"Little Children" - Yanlış hayat doğru yaşanmaz
Sinema.com 14 Ocak 2007, Pazar 00:00
"Little Children" yarattığı atmosferle, hikâye anlatımındaki başarısı ve oyunculuklarıyla yetkin bir film olsa da, kendinden önceki filmlerden çok da farklı bir şey söyleyemeyen, tuzu kuru bir banliyö filmi.

"Little Children", başından sonuna kadar "ben bunu daha önce görmüştüm" hissi uyandıran bir film. Kurgulamaya çalıştığı temel yapıyla da "Desperate Housewives"ın bir adım ötesine geçemiyor. Yani yine liberal bir zat-ı muhterem, püriten toplumunu eleştirir gibi yapıp aslında alkış tutuyor ve belli bir noktadan sonra daha da sertleşip iyice ahlâkçı kesiliyor ki söylemiyle neredeyse çoğunluğun faşizmini onaylamaya başlıyor. 

"Little Children"da "iyi çocuklar olabilmek için" illâ hadım edilmemiz gerekiyor, açlığımızı bastırmak için midemizi aldırmaktan başka şans sunulmuyor bize. Bedenin arzularına karşı uygarlığımız boyunca hiç bir mesafe kat edemediğimiz, bir araya geldiğimizde birbirimizle sevişmekten ya da birbirimizi öldürmekten başka bir şey istemediğimiz gibi bir ön kabulden hareket ediliyor... "Little Children", ilk bakışta ismiyle müsemma bir film aslında. Olur olmadık yerde pipisini karıştıran, hiç bilmediği tehlikeli bir oyunu oynarken düşüp kafasını kıran, havuz başındaki küçük eğlenceleri hayatın anlamı sayan, aptalca iddialara giren çocukların filmi... Söz konusu küçük çocuklar olduğu için de tamamen oyun ve cezaya odaklanıyor, kimin daha ilginç oyuncağı olduğuyla, kimin kendi oyuncağından sıkıldığıyla ve yasak oyuncakların cız yapmasıyla ilgileniyor. 

Oyuncaklar ve oyunlar... Amerika'nın tuzu kuru bir banliyösünde geçen hikâye, yolları çoğu zaman paralel geçse bile nihayetinde kesişmek zorunda olan karakterleri getiriyor önümüze... Geçmişleri, zevkleri, duygu durumları farklı bile olsa tüm karakterler, beyhude yaşamları içinde birer oyuncak arayışı içine giriyor ve her oyuncak çok net çizgilerle doğru ya da hatalı olarak etiketleniyor. Örneğin kimi, çocuklara karşı duyduğu cinsel ilgiyi oyuncağı yapıyor ki steril ve neredeyse homojen olduğuna inanacak kadar safdil bu küçük banliyö topluluğu tarafından derhal lanetleniyor. Öte yandan neredeyse aynı duyguyla aynı oyuncağa sahip olmaya çalışan, kendi oğluna ödipal bir tutkuyla bağlı olan, yatağını eşi yerine çocuğuyla paylaşmayı tercih eden anne ise arzularını akla uydurduğu için toplum tarafından ödüllendiriliyor. Bir erkeği şiddetle arzu eden dört kadından; erkeği -yani oyuncağı- alabilen kötü kadın oluyor, sadece muhtemel yenilgiden korktukları ve zorlukla topladıkları düzenleri içinde mutlu değil ama güvenli hissettikleri için erkeği elde edemeyen diğer üçü ise iyi kadın konumuna "yükseliyor". Film sekans sekans oyunlara bölünüyor: Topla oynananlar, akılla, kaykayla; kadın, erkek, çocuk vücutlarıyla oynanan oyunlara... 

Ve her oyun sonunda herkes mutlaka kaybediyor, zira tüm oyunlar düzen için bir tehlike oluşturuyor. Varoluşun, özünde sahip olduğumuz her şeyi kaybetmeye dayandığını kabul ediyor film. Bu yüzden en yaşlı ve muhtemelen en bilge olduğu düşünülen karakter, filmin kreşendo noktasında hikâyenin belki de elle tutulur tek söyleminde insanlığı bir mucize olarak adlandırıyor: Her nefes alışımız bayram olduğu için değil tam tersine her an elimizdeki her şeyi kaybedebilecek (tüm oyuncaklarımızı yani) olduğumuz ve sonunda kaybedeceğimiz halde inatla devam edebildiğimiz için... "Little Children", varoluşçu bir metinden yola çıkıyor. Fakat insan tabiatını yargılama gibi pek de parlak sonuçlar vermeyecek bir uğraşa girişiyor. "Tuzu kuru banliyö" filmlerini alt tür olarak ele alırsak kendinden önceki filmlerden örneğin bir "Amerikan Güzeli"nden ("American Beauty") çok da farklı bir şey söyleyemiyor; hata yapan, sanki dünya mükemmel bir yermiş gibi, mutlaka cezasının çekiyor, dersini alıyor... 

Hikâye sonunda her şey bir sonuca varmış gibi gözükse de özünde sorunları yaratan hiçbir şey değişmediği için bir bitmemişlik duygusu kalıyor perdede... Hiçbir karakterin evrimi hayatlarındaki serbest değişkenleri istedikleri hale getirdikleri için gerçekleşmiyor, sadece belirsiz salınımda, sonraki krize kadar durumlarını toparlıyorlar. "Little Children" uzun ve ağır tempolu bir film. Her karakterle uzun uzun ilgilenerek, her birinin gelişimi üzerinde durarak ilerliyor. Hikâyeyi daha çok karakterlerinin üzerinden çözümlemeye çalışıyor. Film boyunca sık sık sembollere başvuran yönetmen Todd Field, görsel allegori açısından başarılı sonuçlar elde etse de (örneğin havuz sahnesi) edebiyat üzerinde verdiği referanslarda söylemek istediklerini seyircinin gözüne fazla sokuyor... Sonuçta "Little Children" yarattığı atmosferle, hikâye anlatımındaki başarısı ve oyunculuklarıyla yetkin bir film olsa da bir başyapıt değil ve bu haliyle Eastwood'dan Oscar'ı kapması zor gözüküyor... Filmden çıkarken tüm bunların yanında ilginç bir de soru kalıyor geriye: Sizi seven tek kişiyi kaybetseniz, onun son arzusunu yerine getirebilmek için ne kadar ileri gidebilirsiniz? 

Henüz kimse yorum yapmamış.

TV'de bugün
Yedinci Kıta (The Seventh Continent) 5 Aralık 2008, 22:00, Cnbc-e
Michael Haneke, "Kent Üçlemesi"nin bu ilk filminde, sıradan orta sınıf Avusturya ailesini karanlık bir sona doğru giderken soğukkanlı bir gözlemci edasıyla izliyor. The Seventh Continent bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de!
Replik
Küçük Gün Işığım
Gerçek kaybeden kazanmayan değildir. Gerçek kaybeden; kaybetmekten o kadar korkar ki kazanmayı denemez bile.
Alan Arkin
« »
Copyright © 1998-2008 Sinema.com