"Kadersizlik" - Auschwitz'de mutlu anlar var mıydı?
Nadir Öperli 10 Mart 2006, Cuma 00:00
"Kadersizlik", Macar yazar Imre Kertész'in, henüz 14 yaşındayken geçirdiği toplamak ampı deneyiminden yola çıkarak kaleme aldığı, 2002 yılında Nobel Ödülü kazanan, ülkemizde Can Yayınları tarafından yayınlanan romanının beyazperde uyarlaması. Filmin Holokost hakkında yeni bir söz söyleme gibi anlamlı bir derdi olsa da, söylediği sözün etkisi romanın çok uzağında kalıyor.
"Kadersizlik" filmini "yine bir Holokost filmi ve yine aynı tartışmalar" önyargısından soyunarak izlediğimizde, filmin -zayıflıkları olmakla birlikte- bize söylediği şey şu: Soykırıma dair her zaman anlatmaya değer bir şeyler kalacak, o yüzden anlatmaktan yorulmamalı ve yeni anlatım imkânlarının, yeni sözlerin peşine düşmeli. Tabii bu tavrın beraberinde gelen sorular yok değil: Yeni şeyleri yeni şekillerde anlatmalı tamam, ama ne pahasına? "Kadersizlik"i konuşmaya başlarken bu soruyu aklımınız bir köşesinde tutmamız gerekiyor. Toplama kampına duyulan özlem "Kadersizlik"in Holokost'a dair söylediği söz, yönetmenden çok filmin senaryosuna da imza atan, filmin uyarlandığı Nobel ödüllü romanın yazarı Imre Kertész'in sözü: Toplama kamplarında yaşanan tüm baskı ve zulümlerin yanında mutlu anlar da vardı ve savaş bittikten sonra hayata yeniden dönmenin zorluğuyla bu mutlu anları evini özler gibi özlemek mümkündü. Kertész'in toplama kampında olanları, kulağa ilk anda kabul edilemez gibi gelen, böylesi bir bakışla yeniden gündeme getirmesi, salt radikal bir şey söyleme amacını taşımıyor. Yazarın amacı, dehşetinin büyüklüğüyle, neredeyse insanlığın dışında konumlandırılagelmiş, mekanize bir kötülük makinesinin marifeti gibi sunulan soykırımın içindeki insan faktörüne işaret etmek. Böylesi sistematik bir yoketme planı uygulanırken dahi, insanlar arasında bildik ilişkilerin sürdüğünü, toplama kampındaki hayatın içinde de gündelik hayattaki banalliğin izlerinin olduğunu ve orada bile insanın kendisini iyi hissedeceği anlar bulabildiğini söylemek niyetinde Kertész. Ve bunu sağlam bir meşruiyet zemini üzerinde durarak yapıyor: Kertész henüz 14 yaşındayken, savaşın son yılında Budapeşte'deki evinden koparılıp Auschwitz'de başlayıp Buchenwald Çalışma Kampı'nda noktalanan bir toplama kampı deneyimi geçirmiş ve yarı otobiyografik romanı (ve romandan uyarlanan film) bizzat bu deneyimi aktarıyor. Yönetmen Lajos Koltai, Kertész'in toplama kampında yaşananlara bakışından fazlasıyla etkilenmiş. Filmin takip ettiği ana karakter Gyuri Köves'in monologları kadar, yönetmenin anlatımda yaptığı tercihler de yazarın bu bakışının altını çizmeye dönük. Koltai'nin anlatımdaki ilk önemli tercihi, Holokost anlatılarında sıkça yapılan, filmin tarihi bağlamını sürekli gündemde tutma tavrını gözardı etmek. Koltai, hikâyenin geçtiği dönemi ifşa ederek izleyicinin gözüne sokmuyor. Filmin İkinci Dünya Savaşı'nın sonlarında geçtiğini biliyoruz, ancak bu, araya giren bilgilendirici bir yazı, karakterlerin radyoda dinledikleri haberler gibi alışıldık işaretlerle gösterilmiyor bize. Karşımızda sürekli savaş hakkında konuşan, sürekli savaşı düşünen karakterler yerine daha çok gündelik sorunlarla ilgilenen insanlar var. Gyuri'nin Budapeşte'de geçirdiği zamanda, babasının, deposunu ve üvey annesinin mücevherlerini, yanında çalıştırdığı Yahudi olmayan Bay Süto'ya devretmesi, yahut komşuları Bay Fleischman ve Bay Steiner arasındaki en büyük tartışmanın, Gyuri'nin işe otobüsle mi tramvayla mı gitmesinin daha iyi olacağı konusunda yaşanması, filmin gündelik olana yaptığı vurguyu gösteren örnekler. Gyuri'nin toplama kampına gönderilen babasının ardından olabilecekler üzerine konuşmak, bu gündeliğin dışında kalan bir tabu gibi. Herkes her şeyi, "Yahudiler'in kaderi" olarak kabullenmiş ve bu kader(sizlik)i yaşamaya boyun eğmiş, dikkatlerini başka şeylere yöneltmiş. Filmin mekânı Budapeşte'den toplama kamplarına taşındığında, bu inkâr, insanın kendi hayatına sıkı sıkıya sarılması olarak şekil değiştiriyor. Gyuri ve 16 yaşında olduklarını söyleyerek gaz odası yerine çalışma kampına gönderilmeye hak kazanan diğer çocuklar, her şey bir oyunmuşçasına seçilmiş olmanın sevincini yaşıyorlar sadece. Uzaktan hikâyelerini dinledikleri gaz odaları karşılarına geldiğinde, yokoluşun soluğunu enselerinde duyduklarında, ilk düşündükleri, ne pahasına olursa olsun hayatta kalmak oluyor. Toplama kampında bir tür yemek karaborsası oluşması, herkesin kendi tayınının derdine düşmesi de bu eğilimin işareti. Ancak bu kendi hayatını devam ettirme çabasının yanında, özellikle bunalım anlarında kendini gösteren bir sessiz dayanışma da yok değil. Özellikle Gyuri'ye kol kanat geren, onun hayatta kalmasını sağlayan Bandi Citrom'le olan ilişkisi, toplama kamplarının bu insani yanına işaret etme işlevi taşıyor. "Kadersizlik", toplama kamplarında gündeliğin izlerini ararken bundaki samimiyetini, orada olanların tek bir yönüne eğilmemesiyle gösteriyor: Bencillik kadar dayanışma da, derin bir acı ve zulüm kadar, bir an görülüp kaybolan sevinç ve mutluluklar da oradaki hayatın bir parçası olarak yansıyor filmden. 'Çözünme'nin estetiği Filmin kamptaki bu banalliğin altını çizmek için bulduğu en önemli anlatım yolu, sahneleri birbirine sürekli olarak 'çözünme'lerle ('dissolve') bağlamak. Bu, yaklaşık yirmi beş yıldır görüntü yönetmenliği yapan ve István Szabó'nun pek çok filminin görüntülerine imza atmış olan yönetmen Koltai'nin, filmde oluşturduğu etkileyici görsellikle ve Ennio Morricone imzalı dramatik tema müziğiyle birleştiğinde, toplama kampının sıkıcı döngüsü sizi de içine alıyor. "Kadersizlik"in problemi de belki bu 'içine alma' durumunda yatıyor. Film Holokost'u tarihsel bir bağlam içine kapatılmış, başı sonu, iyileri kötüleri olan bir hikâye olarak anlatmayı reddederken ve hem olay akışı, hem diyalog yazımı hem de oyunculuk anlamında dramatizasyondan kaçınırken; görselliği, kurgu mantığı ve müzik kullanımıyla dramatizasyon tuzağına düşüyor ve ana akım sinemaya yakınlaşıyor. Bu, kaçınılmaz olarak, filmin söylediği sözün radikalliğini azaltan, skandal yaratan niteliğini yumuşatan bir etki yapıyor. Şöyle ki, filmde olay örgüsünden ya da hikâye gelişiminden söz etmek çok zor; bunun yerine Koltai'nin bize sunduğu, ardı arkası kesilmeyen içtimada bekleme, çalışma, yemek saatinden önce dinlenme ve yemek alma sahneleri... Ancak bu sahneleri izlerken belirli bir acıyı dayatan tema müziği, kusursuz bir şekilde oluşturulmuş ışıltılı görsellik ve her şeyden çok 'çözünme'ye dayanan kurgu mantığının yarattığı estetik, izlediğimiz sahnelerin bizi dışına iten aynılığının yarattığı etkiyi azaltıyor. Böylece film, söylediği sözü çok daha sert bir yerden, daha radikal bir noktadan söyleyebilecekken -belki de daha geniş bir izleyici kitlesine hitap edebilme pahasına- sözünü yumuşatıyor; toplama kampındaki mutlu anları, oradaki hayata duyulan özlemi anlayabileceğimiz, özdeşim kurabileceğimiz duygulara dönüştürüyor. Zygumnt Bauman 'Modernlik ve Holokost'* adlı kitabında, toplama kamplarında yaşananlara insanların verdiği tepkilere dair şöyle bir tespitte bulunur: "İnsanlar gözlerinin önünde olan biten şeylere inanmayı reddettiler. Duygusuz ya da kötü niyetli oldukları için değil, o ana kadar bildikleri hiçbir şey onları böyle bir şeye inanmaya hazırlamadığı için..." 'Kadersizlik' romanında, Imre Kertész'in bize sunulan deneyimin, toplama kamplarında olan bitene dair oluşturduğumuz ezberi bozan tekilliği karşısında hissettiğimiz, buna benzer bir çaresizlik. Bu çaresizlik, tüm bu zulmün insan elinden çıktığını ve insanların boyun eğişin rahatlığıyla kendini bu zulme nasıl teslim ettiğini, Auschwitz'de bile bir gündelik hayat oluşturabildiğini yüzümüze vururken, kendimizi zamanında soykırımı kabul etmek istemeyen, gözlerinden uzaklaştırmaya çalışan insanların kıstırılmışlığına yakın hissetmemiz mümkün. Gyuri'nin deneyimiyle özdeşleşip rahatlamaktan çok, Auschwitz'i ve onun deneyiminin dehşetini asla anlayamayacak olmanın yarattığı eksiklik duygusuyla bir kez daha yüzleşiyoruz. Ancak yer yer romanın yarattığı bu etkiye yaklaşmayı başarsa da filmin asıl yaptığı, bizi Gyuri'nin deneyimine, onun acısına ortak etmek ve Auschwitz'de yaşanan soykırımın nasıl bir şey olduğuna dair ezberimizi güçlendirmek. Nihayetinde hissettiğimiz, Gyuri'nin toplama kampından döndüğünde, eski evinin merdivenlerinde karşılaştığı, evinden ayrılmadan önce küçük bir flört yaşadığı Annamaria'nın hissettiğine yakın; yaşananlara dair sorabildiğimiz soru da onun sorusuyla aynı: "Çok mu korkunçtu?" Gyuri'nin bu sorumuzu yanıtsız bırakmaktan başka yapacak bir şeyi yok... Bu yazının daha uzun bir versiyonu Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Şubat 2006 tarihli sayısında, Eleştiriler bölümünde yayınlanmıştır. Burada kullanmamıza izin verdikleri için Altyazı ekibine teşekkür ederiz. www.altyazi.net Imre Kertész'in Kadersizlik romanını satın almak için tıklayın...
Henüz kimse yorum yapmamış.
TV'de bugün
Yedinci Kıta (The Seventh Continent) 5 Aralık 2008, 22:00, Cnbc-e
Michael Haneke, "Kent Üçlemesi"nin bu ilk filminde, sıradan orta sınıf Avusturya ailesini karanlık bir sona doğru giderken soğukkanlı bir gözlemci edasıyla izliyor. The Seventh Continent bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de!
Replik
Recep İvedik
Tanıtacam ayağına 20 milyonu indiregandi yapacan değil mi, çakal ?
« »
Copyright © 1998-2008 Sinema.com