Her daim çocuk, her daim masalcı...

Gerçeklerden masallar, masallardan gerçekler yaratan ve hâlâ çocuksu ruhuyla yaşayan, üreten bir yönetmen Tim Burton. 1958 California doğumlu, asıl adı Timothy William Burton’dur. Karanlık, kasvetli hikâyelerin anlatıldığı; süslü, abartılı dekorların kullanıldığı ve hikâyenin tersine eğlenceli geçen bir film izliyorsanız, çok büyük olasılıkla bir Tim Burton filmi izliyorsunuzdur. Onun sineması, lunaparktaki korku tüneline benzer. Eğlence ve korku unsurlarını bir arada yaşarsınız. Fakat nasıl ki lunaparka gitmekteki asıl amaç korkmak değilse, Tim Burton filmlerinde de öyledir. Çoğunlukla filmlerinde, dışlanmış ya da bir şekilde ezilmiş olan karakterlerin, çocuklara karşı mesafeli tutulan, korku unsuru olarak adledilen nesnelerin sempati çerçevesinde sunulduğuna şahit olunur. En önemlisi bu sunumda yapmacıklık, zorlama duygusu hissetmezsiniz. Samimiyet filmin her anında kendini hissettirir. Burton’ın sinema anlayışını bir-kaç cümle ile anlatmak mümkün değil tabii ki. Fakat film başladığında jeneriği kaçırmış bile olsanız, eğer daha önce de Tim Burton filmi izlemişseniz, filmin kime ait olduğunu anlayabilirsiniz.
Sinemaya doğru ilk adımlar Kendine has tarzı olan bir yönetmendir Burton. Çoğu yönetmende olduğu gibi, bu tarz sonradan kazanılma değil; çocukluğundan gelen bir özelliktir. Yaşıtları masal kitapları okurken; o, korku hikâyeleri okumayı tercih ederdi. Okuduğu karakterleri ve mekânları hep farklı şekilde düşlerdi. Alışılmadık suratlar, abartı büyüklükteki mekânlar, kısacası gerçekdışı yakıştırmalar... Resme olan ilgisi küçük yaşlarda başlayan Burton, California Institute Of Arts'da animasyon eğitimi aldı. Eğitiminin ardından uzun bir süre Disney’de çalıştı. Disney’deki günlerini, kendi yazdığı ‘Burton on Burton’ kitabında "her şeyi düşünüp çizmeme izin veriliyordu, ama hiçbirisi kullanılmıyordu," sözleriyle anlatıyor. Disney yıllarını hapse benzeten yönetmenin kendine göre burada çalışmasının en büyük nedeni ise, stüdyonun Tim Burton’un kendi projeleri için sağladığı imkânlardı. Yönetmenliğini yaptığı ilk film “Vincent”, Disney’de çalıştığı yıllarda ortaya çıktı. 1982 yapımı “Vincent”, stop-motion tekniğiyle çekilmiş, 6 dakikalık bir animasyon. Hayranlık beslediği oyuncu Vincent Price anısına yapılan film, aynı zamanda oyuncunun kendi sesiyle hayat buldu. Burton’un, filmdeki çocuk (Vincent Malloy) ve yetişkin (Vincent Price) arasında gidip gelişlerinin, bir bakıma kendi çocukluğunun esinlenmeleri olduğu söylenir. Televizyon için yaptığı az sayıda projenin ardından, 1984 yılında ikinci filmi, yine bir kısa metraj olan 29 dakikalık “Frankenweenie”yi çekti. Bir çocuğun, ölen köpeğini tekrar hayata döndürme çabasının anlatıldığı film, asıl olarak Mary Shelly’nin roman uyarlaması olmasından ziyade, James Whale’in ‘Frankenstein’ından beslenmiştir. Öyle ki, senaryoda çocuğun soyadının Frankenstein olması pek de tesadüf sayılmasa gerek. Film, çocuklar için ‘sakıncalı’ bulunsa da, eleştirmenler tarafında gelecek vaad edici bulundu. Tam bir sene sonra 1985’te ilk uzun metrajını çekti. “Pee-wee’s Big Adventure” ile artık gerçek anlamda dikkat çekmeyi başarmıştı. Film, çocuklukla yetişkinlik arasında sıkışıp kalmış bir karakteri anlatıyordu. Tıpkı ilk kısa metraj filmi “Vincent” gibi. Bu filmiyle sürpriz bir başarı yakalayan Burton, sonraki filmini daha ciddi bir bütçeyle ve daha gösterişli bir anlatımla devam ettirebilirdi. Öyle de oldu. 1988 yılında, Michael Keaton’ın oyunculuğuyla hayat verdiği “Beetle Juice” çıktı ortaya. Burton bu filmde, öncekilerden farklı bir bakış açısı yakalıyor. Trajik bir şekilde ölen, fakat hâlâ evlerinde yaşamaya (!) devam eden mutlu çift, evlerinin yeni sahiplerini kabullenmek istemez. Eve henüz yerleşmiş ailenin ölüme yakın ruh halindeki yeni yetme kızlarıyla başlayan yakınlık, aralarında bir uzlaşma yolu bulmaya doğru gider. Hikâyeden çok görselliğin, atmosfer ve obje kullanımının önde olduğu filmde ölüler ve ilginç yaratıklar kullanılmasına rağmen fantastik, komedi ve korku filmidir “Beetle Juice”. Zaten Burton’ın dünyasında hiçbir şey salt olarak bulunmaz. Korku ve komedi, renk cümbüşü ve karanlık... Zıt kavramları başarıyla harmanlayabilmesi ve artı olarak ortaya çıkan işin samimi olması gerçek bir ustanın elinde çıktığını kanıtlar. “Beetle Juice” sayesinde hem izleyiciye, hem de yapımcılara kendini kabul ettirmişti artık.
Burton’ın gişeyle imtihanı... Başarılı performansını, filmlerinin gişe yapmasıyla pekiştiren Burton, bir çizgi roman uyarlaması olan 1989 yapımı “Batman” ile kendini bir kez daha beyazperdede gösterme şansı buldu. Burton’ın tarzının ve üzerine eğildiği konuların “Batman”in yapımcıları tarafından da anlaşılmış olması tesadüf değildi. Kahramanımız Bruce Wayne, Burton için yazılmış bir karakterdi adeta. Hayatını çift kişiliğiyle sürdüren Wayne/Batman)’in yaşamı, çift kişilikli diğer süper kahramanlardan farklılık gösteriyordu. Bu farklılık kuşkusuz, Wayne’in nispeten gizemli, kısmen bunalımlı ve ağır, oturaklı kişiliğinden kaynaklanıyordu. Bruce’un en büyük korkularından biri de, Tim Burton’ın diğer karakterlerinde de ortak özellik olan ‘anlaşılamama’ ve ‘dışlanma’ duygusuydu süphesiz. Ayrıca önemli bir nokta da, filmin mekânlarıyla ilgiliydi. Suçun ve kaosun hüküm sürdüğü karanlık kent Gotham, ustanın işçiliğiyle gösterişli bir şölen havasına bürünüyordu. Kullanılan kıyafetler, yardımcı karakterler tam da Burton için biçilmiş kaftandı. Yönetmen, kendisine sunulan bu malzemeyi kotarmakta, beklenen başarıya ulaşmakta haliyle çok da zorlanmıyor. Film de başarısını jeneriğinin “dünyanın en ilginç jenerikleri” arasına girmesi ve filmin, “tüm zamanların en iyi filmleri” sıralamasına girmesiyle kanıtlıyor. Özellikle yüksek bütçeli “Batman” filminde gösterdiği başarılı performans sayesinde, bütçe sıkıntısı yaşamadan film çekebilen ender yönetmenlerden biri olma şansı verildi kendisine. Daha sonra, vazgeçemediği oyunculardan biri olacak Johnny Depp ile ilk çalışması “Edward Scissorhands”i çekti. Hayal gücünün zirvelerinden olan 1990 yapımı filmin aynı zamanda yapımcılığını da üstlendi.. Film, eleştirmenlerce büyük beğeni topladı. Bütçeyi özgürce kullanabilme şansını, serinin ilk filminde gösterdiği başarının ardından, “Batman” serisinin ikinci halkası olan “Batman Returns”de de en iyi şekilde sürdürdü. Warner Bros. yapımı olan ve yaratıcılığından ödün vermediği devam niteliğindeki çizgi roman uyarlaması, ne yazık ki gişede beklenen başarıya ulaşamadı. Tüm zamanların en kötü yönetmeni olarak efsaneleşen “Ed Wood”un yaşamından kesitler sunan Burton, filminde sinemasal doygunluğa ulaştıysa da, 1992 yılında “Batman Returns” ile yaşanan gişedeki hüsran, 1994 yılında “Ed Wood” ile tekerrür etti. Bu olumsuzlukları unutturan film ise, 1993 yılında, Burton’un senaryo ve yapımcılığına imza attığı “The Nightmare Before Christmas” oldu. Yönetmenliğini Henry Selick’in yaptığı, Danny Elfman imzalı müziklerle bir kült haline gelen muhteşem animasyon, dünya çapında büyük ses getirdi. Animasyonun her karesine, kullanılan atmosfer ve çizgilerde Tim Burton’un hayal gücünün getirdiği soluk, buram buram hissediliyordu. Filmle ilgili bir not da, masrafları Disney tarafından karşılanan ve dolayısıyla çocuklara hitap eden filmin korkutucu bulunması nedeniyle, MPA tarafından yanında ebeveynleri olmayan çocuklara yasaklanmasıdır. Ardından, uzaylıların dünyayı istilasını konu alan, bolca animasyon, özel efekt destekli eğlenceli fakat bir o kadar da hiciv içeren “Mars Attacks”, Tim Burton’un kamerasından izleyicilere her zaman olduğu gibi farklı bir ifadeyle sunuldu. Alışılmışın dışında uzaylıları görmek, dünyalıların katledilmesini kahkahalar atarak izlemek için, herhalde filmin bir Tim Burton filmi olması gerekiyor. “Ed Wood”un ardından, “Sleepy Hollow”da bir kez daha Johnny Depp ile sete giren yönetmen, fantastik bir hikâye olan ‘kesik başlı süvari’yi anlatıyor bu filminde. Atmosfer ile hikâyenin kusursuz harmanlandığı bir örnek daha görüyoruz böylelikle. Sanat yönetimi ve oyuncu seçimi de birinci sınıf her zamanki gibi. Ayrıca Burton, oyuncu seçimini çoğunlukla kendisi yapan –belki de yapabilen demek daha doğru- nadir yönetmenlerden. Bu yöndeki başarısı da göz ardı edilebilecek gibi değil doğrusu.
2000’li yıllarda Burton... Kariyerinin doruklarında olan yönetmen, 2000 yılında senaryosunu yazdığı ve kamera başına geçtiği 5 dakikalık kısa filmle (“The World of Stainboy”), kısa filmin sinemaya adım atmak için bir yol değil, başlı başına sinemanın bir parçası olduğunu gösteriyor adeta. 1968 yılında, ilk çevrimiyle Franklin J. Schaffner’ın muhteşem bir performans sergilediği ve Burton’un tekrar filme aldığı, bir roman uyarlaması olan “Planet of the Apes”, hayranlarını bir nebze olsun hayal kırıklığına uğrattı. Fakat hayranlarının gönlünü alması çok uzun sürmeyecek, iki sene sonra 2003 yılında muhteşem bir filmle geri dönecekti Burton. Ülkemizde her nedense vizyonda gösterilmeyen “Big Fish”, Burton’ın yine hayallerinin sınırlarında dolaştığı bir film. Tabii ki bu hikâyede de fantastik öğeler mevcut. Bunların başında gelen ise baba Edward’ın anlattığı samimi fakat biraz da abartıya kaçan inanılması zor öyküler. Zaten Edward bu sayede insanların kendilerini dinlemeyi sevdiğini söylemekten geri kalmıyor. Filmde, ağaç üstüne çıkmış arabadan, aşılması imkânsız zorluklardan, Spectre kasabasından, ölümsüzlükten (en azından ne zaman ve nasıl öleceğini bilmekten) bahsediliyor. Hem de Tim Burton dilinde. Film bittiğinde tarifi zor duygular içinde kalıyorsunuz ve filmi tekrar ne zaman izleyeceğinizi sabırsızlıkla bekliyosunuz. Tim Burton izleyicisini ve kimi eleştirmenleri iki ayrı yoruma sürükleyen, yakın tarihte vizyon bulmuş olan “Charlie and the Chocolate Factory” filmi yine bir uyarlama olarak çıkıyor karşımıza. Anlaşılan o ki, Burton’ın tekrar ve uyarlama filmlerle arası pek de iyi gitmiyor. Sadık izleyicisi, kendisinden özgün yaratımlar görmeyi tercih ediyor. Romanın zorlamalara sürüklediği hikâye gidişatına Burton da pek fazla müdahale etmemiş. Hatta kendinden bir takım eklemelerle filmi iyiden iyiye iyimser bir havaya büründürmesi bazı eleştirmenlerce tasvip görmedi. Yine de herkes, masalsı atmosfer yaratma konusunda kolay kolay kimsenin bu dahi yönetmenin eline su dökemeyeceği yönünde birleşiyor. Yönetmen kimliği başta olmak üzere, yapımcı, senarist ve oyuncu (1992 yılında, Cameron Crowe’un yönettiği “Singles” filmi) olarak sinemaya çok büyük katkıda bulundu ve bulunmaya da devam ediyor. Filmlerinin müzikleri çoğunlukla Danny Elfman imzası taşır. Oyuncu konusunda da Jeffrey Jones, Paul Reubens, Michael Keaton, Winona Ryder ve tabii ki muhteşem Johnny Depp, en fazla tercih ettiği isimler. Anlaşılan, Burton önceleri yaptığı seçimlerden pişmanlık duymamış olacak ki aynı isimlerle çalışmayı avantaj görüyor. Bu da onun bu konuda ne kadar başarılı ve istikrarlı olduğunu bir kez daha gösteriyor. Şimdilerde yeni animasyon filmi “Corpse Bride” ile gündemde. Çarpıcı senaryosuyla ilgi uyandıran animasyon, yine kasvetin, ölümün, çaresizliğin anlatımına değiniyor. Tüm bu kötü gibi görünen unsurları birleştirip bir de yanına Tim Burton yazınca, artık ortaya çıkacak işi az çok tahmin edebiliyoruz. Kalem yerine kamera, kağıt yerine beyazperdeyi kullanan bu ‘masalcı sinemacı’ ürettiği müddetçe, bizler de izlemeye devam edecek gibi görünüyoruz. Amaç belli: “Kâbusunu sev.”


Michael Haneke, "Kent Üçlemesi"nin bu ilk filminde, sıradan orta sınıf Avusturya ailesini karanlık bir sona doğru giderken soğukkanlı bir gözlemci edasıyla izliyor. The Seventh Continent bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de!

Eğer yanıtlarım seni korkutuyorsa, o zaman korkutucu sorular sormaktan vazgeçmelisin...
Jules Winnfield
"Pulp Fiction - Ucuz Roman"








Seanslar
Fragman

