
Anlatımın gücü
Filmin iki şiddet sahnesine odaklanarak çözümlenmeye çalışılmasının, bütün tartışmaların dönüp dolaşıp “şiddet meşrulaştırılıyor mu / lanetleniyor mu” noktasında kilitlenmesinin doğru olmayan bir yaklaşım olduğunu ortaya koymak, “peki alternatif yaklaşım ne?” sorusunu beraberinde getiriyor. Bu alternatif yaklaşımın odağının ne olması gerektiği, Dönüş Yok’un her yerine sinmiş durumda, hatta Gaspar Noé, tartışmaların alacağı biçimi öngörmüş olacak ki, henüz filmin afişlerinde bu odak konusunda izleyiciyi bilgilendirmeye başlamış: “Geriye dönüş yoktur. Çünkü zaman her şeyi mahveder. Bazı şeyler onarılamaz. İnsan bir hayvandır ve intikam isteği, doğal bir dürtüdür. Çoğu suç cezalandırılamaz. Sevilen birini kaybetmek, insanı yıldırım çarpmış gibi mahveder. Çünkü aşk, yaşamın pınarıdır.” Filmin afişinde yer alan bu metni alıp her bir cümlesi üzerine yazılmış yüzlerce kitap bulabilirsiniz ve oturup her bir cümlesi üzerine saatlerce konuşabilir, yazabilirsiniz. Tartışmanıza şiddeti de dahil edebilirsiniz, ama ancak zaman, intikam, suç ve aşk kavramlarıyla ilişkilendirildiği ölçüde... Burada bir yanlış anlaşılmayı önlemek için şunu belirtmemde yarar var: Filme yönetmenin bizi çekmeye çalıştığı noktada durarak yaklaşmamız gerektiğini söylemiyorum, aksine durduğumuz bu nokta, tam da filmin (bütünü izlenmesi halinde) bizi getirdiği nokta. Noé’nin bizi bu noktaya bu denli başarıyla çekebilmesinde, kuşkusuz anlatım biçimiyle filmin içeriği arasında inanılmaz bir uyum yakalamış olmasının payı yadsınamaz. Filmin başlarında, görüntüleri adeta kendi iradesiyle topluyormuş izlenimi veren kamera, başdöndürücü hareketleriyle hem filmin ritmini belirliyor, hem de izleyicide hipnoz etkisi yaratarak onu filmin içine çekiyor. Öyle ki, hâlâ çektiği kokainin etkisindeyken, içi nefret ve intikam isteğiyle dolu bir halde Retrum adlı gay kulübüne giren Marcus’ün çevresindeki cehennemvari atmosferi algılayışıyla, aynı atmosferi izleyicinin algılayışı arasında pek bir fark olmadığını hissediyorsunuz. Filmin ilerleyen sahnelerinde, geriye yürüyen anlatımın etkisiyle sakinleşen bir kamera karşımıza çıkıyor; gerçekten Noé her bir sahnenin ruhuna uyan kamera hareketlerini ve açılarını bulmakta çok başarılı olmuş. Örneğin, malûm tecavüz sahnesinde, geçmek bilmeyen zaman, oyuncuların mükemmel performansları kadar; kameranın rahatsız edici bir açıda, müthiş bir yargılayıcılıkla konuşlandırılmış olmasının ve bir an olsun titrememesinin etkisi de gerçekten çok büyük. Ancak, Noé’nin anlatımdaki başarısını yalnızca kamera kullanımıyla sınırlı görmemek gerekiyor. Daha önce Aklı Defteri’nde (Memento) karşımıza çıkan geriye doğru akan anlatım, Dönüş Yok’ta bir kez daha karşımıza çıkıyor. Akıl Defteri’nde coşkuyla karşılanan bu anlatım tekniği de, gereksiz şiddet tartışmalarının gölgesinde kaldı. Oysa Dönüş Yok’un, içeriğiyle sağladığı uyum bağlamında düşünülürse, bu tekniği Akıl Defteri’nden daha yalın ve yerinde bir biçimde kullandığını söyleyebiliriz. Filmin dokusuna hakim olan “geriye dönüş yoktur” ve “zaman her şeyi mahveder” temalarının içi filmin bu anlatım yapısı sayesinde fazlasıyla doluyor.
Diyalektik bir anlatım
Dönüş Yok’u başyapıt olarak nitelendirmemdeki en büyük etmen, filmin anlatımına içten içe hissedilen bir diyalektiğin hakim olması. Afişinde sorduğu soruları temel alırsak, “geriye dönüş yoktur / zaman her şeyi mahveder / bazı şeyler onarılamaz” argümanlarının altı bir yandan sürekli olarak çizilse de, filmin geriye yürüyen anlatımı (ve muhtemelen finalinde anlatımın geriye yürümesinin kesilerek gelecekten bir sahneyle baş başa bırakılmamız) geriye dönüşün mümkün olabileceğini, bazı şeylerin onarılabileceğini ve de zamanın düşünüldüğü kadar yıkıcı olmayabileceğini vurguluyor. Benzer şekilde, intikam konusunda, Pierre karakteri sürekli Marcus’ü yatıştırmaya, onu sağduyulu davranmaya çağırırken; birden kendini kaybedip tecavüzü gerçekleştirdiğini ‘sandığı’ bir adamı vahşice katletmesi de, intikamın sanıldığı gibi mantık yoluyla kolaylıkla önleyemeyeceğini ifade ediyor. Bu ikili durumların filmde daha alttan işlenen bir örneği de suç ve ceza konusunda karşımıza çıkıyor: filmin başında gerçekleşen intikamla izleyici (Pierre ve Marcus gibi) suçun cezalandırıldığını sansa da, sonradan öldürülen karakterin suçu işleyen kişi olmadığını anlayınca, bir kez daha suçun cezasız kalmış olduğu gerçeğiyle yüzleştiriliyor.
Filmin işlediği temalara yaklaşımında, izleyiciyi düşünmeye zorlayan bu ikili yapı, karakterler arasındaki ilişkilerde karşımıza güç ilişkisi olarak çıkıyor. Filmi, bu güç ilişkilerini merkeze alarak bile bölümlendirmek ve bu bölümler üzerinden okumak mümkün: Örneğin, başlarda tecavüz sahnesine kadar olan bölüm Marcus ve Pierre; metroda geçen sahneler Pierre ve Alex; Alex’in evinde geçen sahneler de Alex ve Marcus arasındaki güç ilişkisinin ifadesi olarak okunabilir. Bu noktada, yazıya başlarken hiç niyetli olmadığım halde tecavüz sahnesinden bahsetmek zorundayım, çünkü tecavüz sahnesi bu güç ilişkilerinin en sert, en yoz, en dayanılmaz haline işaret ediyor: bir tarafın diğeri üzerinde zorla kurmaya çalıştığı iktidar. Ancak tarihsel bağlamı içinde değerlendirilmesi halinde anlamlı olacak bu konuyu bu yazı çerçevesinde hakkıyla ele almak gerçekten çok güç; ama öncelikle söylenmesi gereken, bu sahnenin sanıldığı gibi basit bir şiddet ifadesi olmadığı, aksine farklı katmanları olan, çok kompleks bir sahne olduğu. Öyle ki, tecavüzü gerçekleştiren Tenya karakterinin sürekli olarak Alex’in zenginliğine ve güzelliğine vurgu yapması, yukarıda bahsettiğimiz filmin geneline yayılan diyalektiğin bir parçası olarak karşımıza çıkıyor. Bu durumda, Tenya’nın erkek olduğu için, iktidar sahibi olması gerektiği yönündeki kestirme (ve de tarihsel) kabullenişi; toplumsal koşulların ona iktidarını gösterebileceği hiçbir alan bırakmadığı bir durumda kendini tecavüz olarak göstermesi çok da anlaşılmaz bir durum değil. Bu durumun kadın ya da erkek olmakla da bir ilgisi yok, çünkü filmin başında öldürülen kişi de Marcus’ün saldırısını bertaraf edip onu yere yatırdığında düşünebildiği tek şey, Marcus’ün pantolonunu indirip ona tecavüz etmeye çalışmak olmuştu.
Dönüş Yok’ta korkulması gereken bir şey varsa, bu ne cinayet, ne de tecavüz sahnesi. Korkulması (ve bu korkunun verdiği gazla üzerine düşünülmesi) gereken, filmin satır aralarına yansıyan, ‘tecavüz toplumu’ olarak adlandırabileceğimiz durumun, globalleşmenin toplumlararası ve toplum-içi gelir uçurumlarını arttıran olumsuz etkisiyle birlikte giderek yaygın bir hale geliyor oluşu. Tecavüzden sonra Marcus’a intikamını alabilmesi için yardım teklif eden adamın vurgu yaptığı, ‘hiç başımıza gelmeyeceğini düşünürüz, ama bir gün bizi de bulur’ ana fikriyle özetlenebilecek tecavüz korkusunun, bizim ülkemizde de ne kadar yaygın olduğunu düşünmek, Dönüş Yok’un yazı boyunca altını çizmeye çalıştığım çok katmanlılığını anlamak açısından bize yardımcı olabilir.
Sonuç olarak, karşımızda öyle bir film var ki, yine yazılıp çizilen her şey, filmle karşılaştırıldığında gücünü yitirmeye mahkûm olacak. Sanırım, bundan sonra, sosyal bilimlerin literatürünü de kullanarak, bu yazı bağlamında işaret etmeye çalıştığım bazı noktaları açmaya çalışmak, Dönüş Yok filmini ve de izleyicinin ona verdiği tepkiyi daha iyi anlamamızı sağlayacaktır...


Michael Haneke, "Kent Üçlemesi"nin bu ilk filminde, sıradan orta sınıf Avusturya ailesini karanlık bir sona doğru giderken soğukkanlı bir gözlemci edasıyla izliyor. The Seventh Continent bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de!










Seanslar
Fragman

