"İstanbul Hatırası: Köprüyü Geçmek"
Yedi tepenin tüm sesleri bu filmde!
Yedi tepenin tüm sesleri bu filmde!

Sinema.com 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
Fatih Akın'ın Cannes Film Festivali'nde gösterildikten sonra vizyona giren filmi "İstanbul Hatırası: Köprüyü Geçmek", Alman müzisyen Alexander Hacke'nin İstanbul'daki müzisyenlerle yaptığı kayıtlardan yola çıkarak İstanbul'u yeniden keşfediyor. Bu filmi mutlaka izleyin!
“İstanbul Hatırası: Köprüyü Geçmek”, her şeyden önce bir tutkunun filmi. Fatih Akın'ın, “Duvara Karşı”nın ikinci bölümünde hissettiğimiz İstanbul aşkı, bu filmde daha da taşkın bir hale geliyor ve yönetmen, aynı zamanda yakın arkadaşı olan alman müzisyen Alexander Hacke'nin İstanbul'un seslerini kaydetmek için atıldığı macera üzerinden, kendi İstanbul'unu gözler önüne seriyor. Alexander Hacke gibi, o da İstanbul’da bir kovboy.
20 yıldır 'Einstürzende Neubauten' (türkçesi: 'Çöken Yeniyapılar') adlı müzik grubunun üyesi olan Alman basçı Alexander Hacke, ilk kez “Duvara Karşı” filmi için yaptığı müzik çalışması vesilesiyle İstanbul'a gelmiş ve ilk görüşte bu kente ve müziğine aşık olmuş. Bu vesileyle, İstanbullu neopsychedelic müzik grubu 'Baba Zula'nın üyeleriyle tanışıp kaynaşan Hacke, grup üyelerinin basçılarını kaybettiklerinden dem vurmalarının ardından onlara katılmak üzere İstanbul'a geri gelme sözü vermiş. Ve Hacke seslerine vurulduğu bu kente, sadece bas gitarıyla değil, mobil kayıt stüdyosunu ve dünyanın dört bir yanından insan sesi ve diğer sesleri kaydetmiş olduğu 'mucizevi mikrofonu'nu da getirmiş. Amacı, 'sokak kaydı' adını verdiği ve akla gelebilecek her yerde profesyonel müzik kaydı yapılmasını sağlayacak bir yöntemle, İstanbul’un müzik çeşitliğini kaydedmekmiş. Böylece Batılı kulaklara modern elektronik müzikten, rock’a, hip-hop’a ve arabeske varana kadar çok çeşitli müzikler sunma imkânı bulacaktı. “İstanbul Hatırası: Köprüyü Geçmek” belgeseli de, Fatih Akın'ın bu yolculuğunda Alexander Hacke’ye kamerasıyla eşlik etmesinin sonucunda ortayan çıkan bir belgesel. Akın'ın bildiğimiz enerjisi Hacke'ninkiyle birleşince, ortaya çıkan film, sadece İstanbul’un müzik panaromasını belgelemekle kalmıyor, adeta yaşadığımız kenti bizlere bir daha anlatıyor.
Belgesel, Türkiye'nin en otantik otellerinden olan Büyük Londra'da bir müzik üssü kuran Hacke’nin İstanbul'un tuhaf, aykırı, çalkantılı ve baştan çıkarıcı dünyasında dolaşmasına tanıklık ediyor. O, izlenimlerini ve sesleri kaydettikçe, biz izleyiciler de kendimizi İstanbul'un büyüsüne kaptırmadan edemiyoruz. Her ne kadar Hacke, şehrin tüm seslerini kaydetme gibi ütopik bir amaçla yola çıksa da, binbir çehreye sahip bu dev kent karşısında, teknolojinin son ürünü aletlerinin yetersiz kalacağının farkında. Bu yüzden sıkça kendini kaydettiği müziğin akışına bırakıyor, kaydettiği sesleri yeniden dinlediğinde hiçbir zaman yakalamayacağı deneyimi, kayıt sırasında yaşıyor, kendini ânın büyülü akışına bırakıyor. Sonuç olarak, hem bu müthiş deneyim, hem paha biçilemez kayıtlar, hem de izleyecilerin koltuklarında hop oturup hop kalkmasını sağlayan müthiş bir belgeselle dönüyor ülkesine; bu kentin büyüsünü ve çeşitliliğini her yönüyle kavrayabilmenin, insanın algısını çok aşan bir şey olduğunu kabullenerek tabii ki...
İstanbul Hatırasu’na ses verenler...
Baba Zula: Alex’in basçı olarak yardımcı olduğu, neo-psychedelic müzik grubu Baba Zula’ya göre İstanbul ne Batı ne de Doğu. Şehrin uzun tarihine çok sayıda etnik etki damgasını vurdu. Bu etki günümüze kadar etkisini sürdürdü, Zeki Müren ve Pink Floyd’un müzikleriyle yetişen ama ikisinden de aşırı hoşlanmayanlara, kendi yollarını aramaktan başka bir seçenek kalmıyor. Bu açıdan Asya’yı Avrupa’dan ayıran ve Tufanla oluştuğu söylenen İstanbul Boğazı, kültürler arası bir uçurumu da simgeliyor. Kendilerini ne Asya’ya ne de Avrupa’ya ait hissettiği için, grup üyeleri, belgesel için müziklerini suyun üzerinde kaydetmeyi tercih etmiş. fikri ortaya çıktı. 70’li yılların başındaki müzik akımının izlerinden giden grup, Murat Ertel (gitar ve elektrosaz) ve Levent Akman (perküsyon ve ses efektleri) ekseninde kurulu.
Orient Expressions: Orient Expressions projesi üyeleri için İstanbul, Doğu ile Batı arasındaki jeopolitik orta nokta. Ancak bundan kaynaklanan medeniyet çatışmasını duymak bile istemiyorlar. Doğu’nun Hindistan’da başlayıp İstanbul’da bittiği ve Batı’nın İstanbul’da başlayıp Los Angeles’ta son bulduğu ve de iki medeniyetin İstanbul’da karşılaştığına dair düşmanlıkları ayakta tutmaya yarayan ideoloji, efsane bir saçmalıktan ibaret. Müzikal konseptlerini de buna dayandırıyorlar. Proje, iki İstanbullu DJ, bir Amerikalı saksofoncu, bir saz virtüözü ve değişen bayan vokallerden oluşuyor.
Duman: Duman’ın müziğinde bir parça Punk etkisi de var, ancak ‘Türk Rock’ geleneğinin peşinden gidiyorlar. Hippie ve Heavy Metal müziği tutkunu babalarından etkilenen grup henüz ergenlik çağında bir araya gelip barlarda, ilk olarak İngilizce sözlerle sahneye çıktı. Solistleri, 21 yaşındayken kendini denemek amacıyla birkaç yıllığına Grunge kalesi Seattle’a taşındı. Sıla hasretinden dolayı Türkçe şarkı sözleri yazmaya başladı ve böylece grubun ülkesindeki başarısının temel taşını atmış oldu. Filmde yer alan İstanbul adlı parçaları, tamamen Punkrock tarzında ve metropolün karanlık taraflarını ortaya koyuyor.
Replikas: Replikas grubu daha nezih, daha entellektüel beğeniye hitap eden rock, gitar müziği yapıyor. Günlük hayatlarında Batı etkisi daha hakim ancak grup üyelerinde 20’li yaşlarında kendi kökleriyle ilgili bir bilinç oluşmaya başlamış. Bu keşifle birlikte yeni bir bilince ulaşarak bugünkü müziklerini bunun üzerine kurmuşlar. Şarkı sözleri dışında doğu etkisini müziklerinde de ilk dinleyişte fark etmek zor. Soundlarından bu tür etkileri görmek mümkün ancak genel olarak bir hayli örtülü. Replikas’ın filmdeki kayıtları müzik kulübü Babylon’da gerçekleştirilmiş.
Erkin Koray: Erkin Koray, 60’lı yılların ortasında sahneye çıktığında Türk müziğini elektronik çalgılarla ilk çalanlardan biriydi. Beatles ve Rolling Stones müziğini, Türk sazlarıyla destekledi. Bunlar o dönemde yozlaşmanın bir simgesi olarak hor görülürdü. Ancak Erkin Koray yolundan dönmedi, Türkiye’de Beat döneminde devreye girdi ve ülkenin dünyadaki imajına etkisi oldu. Bugün kendisi, sonraki nesillere yeni bir müzik anlayışına kapıları aralayan bir öncü olarak görülüyor. Gitar kahramanı artık 60’lı yaşlarında ve direnişini, aykırılığını koruyor. 20 yaşındaki gençler için bile o hâlâ, şarkılarını ezbere söyledikleri Erkin Baba.
Ceza: Public Enemy’nin Türk versiyonu sayılabilecek Ceza, Amerikan Gangsta-Rap’çi görünüşüyle ve tutumuyla uzaktan yakından ilgisi olmayan ciddi bir genç. Sözler ağzından inanılmaz bir hızla, dökülüyor. Hip-Hop’un eğlence yönünü kullanarak hayatıyla ve manevi dünyasıyla ilgili konularda sosyal ve siyasi mesajlarını iletiyor. Dostluk ve hayat felsefesi müziğinde kilit rol oynuyor. Etrafındaki insanları ailesi olarak görüyor. Onun için özel önemi olan bir kişi, bir kadın olarak erkek hakimiyetindeki rap dünyasına girmeye çalışan kızkardeşi, Ayben.
İstanbul Style Breakers: İstanbul Style Breakers, breakdance tutkunu olan gençlerden oluşan bir topluluk. Danslarını sokakta ve diskolarda sergiliyorlar, kendilerini beden ve ruh sağlıklarıyla insanları kutsayan ve uyuşturucu ve diğer yıkıcı etkilerden uzak tutmayı amaçlayan misyonerler olarak görüyorlar.
Mercan Dede: Dijital derviş Mercan Dede dünya müzik sahnesinin modern Club soundlarıyla, geleneksel tasavvuf müziğini çok iyi birleştiren ve en tanınan sanatçılarından biri. Ney’i olduğu kadar sound aletlerini ve bilgisayarları da bir virtüöz gibi kullanıyor. Kendine eşlik eden müzisyenlerin profesyonelliğine ve seslerine yönelik olarak büyük bir önsezi gücü var. 2004’te dünya turnesine birlikte çıktığı topluluk, zamanla etrafına topladığı kişilerden oluşuyor. Klarinetçisi daha 16 yaşındaki genç bir çingene.
Selim Sesler: Selim Sesler, bir Roman çingenesi ve Trakya’daki Keşan kasabasından klarnetiyle çıkarak, ülkesinin müziğini dünyaya taşıyan ve ebedileştiren saygın bir virtüöz haline geldi. Keşan’da sunulan müzik tüm caz tutkunlarının kalp atışlarını hızlandırabilecek nitelikte, bu yüzden bu seansları da farklı bantlarda kaydediliyor ve saklanıyor. Filmin İstanbul’un dışına çıktığı tek bölüm Selim’le birlikte yetiştiği semte gidip bir çingene düğününün kaydedildiği bölüm.
Brenna MacCrimmon: Bir arkadaşından aldığı Türk asıllı Bulgar müzisyenlerin CD’lerinden çok etkilene ve bu CD’lerdeki müziğin izini Türkiye’de süren Kanadalı müzisyen Brenna MacCrimmon, kısa sürede Türkçe’yi öğrenmiş ve çok güzel Türkçe şarkı söylüyor. Araştırması sonucu bulduğu şarkıları Selim Sesler’le birlikte büyük bir hayret uyandıran bir CD’de topladılar. Selim Sesler, bu CD’yle insanların hem utanıp hem de sevindiklerini söylüyor; çünkü uzaklardan, Kanada’dan gelen genç bir kadın uzun zaman önce unutulmuş müzikleri gün ışına çıkarmış ve hatta bunları Türkçe seslendirerek, ülkedeki kültürde unutulan değerleri ortaya çıkarmıştı. Bu arada Brenna kendi ülkesine döndü ancak İstanbul’a her dönüşünü, memleketine dönüş olarak görüyor.
Siyasiyabend: Siyasiya’lar aslında adından anlaşılacağının aksine bir müzik topluluğu değil, (Siyasiyabend Mezopotamyalı bir halk kahramanının adı) sokak müziğiyle uğraşan insanlardan oluşan bir birliktelik. Sahneleri Beyoğlu’nun sokakları, yaya bölgeleri ve meydanları, yayalar da onların seyircisi. Önemli olan para kazanmak için müzik yapmak değil. Siyasiyabend’ın üyelerinin bir misyonları var, onlar insanları sarsmak, şikayetçi olmak ve daha iyi ve adil bir dünyayla ilgili vizyonlarını yaymak istiyorlar. Müzik onların ruh halini değiştiriyor, bazen bir tür Rockjazz çalıyorlar, bazen doğu halk müziği ve bazen protest şarkılar. Mzik ile bir şeyleri değiştirebileceklerine inanmaları, onları günlük hayatın ve hayat kavgasının ötesine taşıyor.
Aynur: Şarkıcı ve müzisyen Aynur, Türkiye'de yeni yeni kavuşulan bir hak olan farklı dillerde müzik yapma bu yeni özgürlüğünü, halkının geleneklerini bilinçli bir şekilde temsil etmek ve Kürt müziğine modern bir çehre kazandırmak için kullanıyor. Şarkıları, baskı görmüş bir halkın destanlarından oluşuyor ve yaşanmış olan acıların birer ifadesi. Bunun adı 'dengbejen' ve Anadolu, Mezopotamya, hatta Yahudi etkilerini taşıyan bir kültür. Hacke, filmde Aynur ile yapacağı çekimlere görsel ve akustik olarak uygun bir çerçeve kazandırmak amacıyla kayıtları Türk hamamında yapmaya karar vermiş. Gerçekten, hamamın kubbesi, şarkıya hipnotize edici bir tını katıyor ve müziği tinsel bir deneyime dönüştürüyor.
Orhan Gencebay: Arabeskin Elvis’i, taksicilerin, dolmuşçuların kahramanı, halkın 'Orhan baba'sı için fazla söze gerek yok. Kullandığı müzik aleti saz ve kendine ait geniş bir koleksiyonu var. Bu sazların içinde en iyisi, onun adına sahip olan saz ve tüm şarkılarını da bu sazla besteliyor. O saz, onun bir parçası, onun sırrı. Ve bu müzik aletinde gerçekten ustalığı aşmış durumda. Hiç canlı konser vermedi, hiçbir zaman yorumcu olmadı, bunun yerine halk, sanat ve doğu müziklerini araştırdı, mevcut olanı zenginleştirdi ve yeni yapılar aradı. O bir mükemmelliyetçi, müzik mutfağında usta bir şef. Filmde, stüdyosunda iki perküsyoncu, kontrabas ve klavye eşliğinde tüm doğu unsurlarına rağmen batılı bir kulağın kesin olarak anlayacağı bir müzik eseri çalıyor: caz!
Müzeyyen Senar: Müzeyyen Senar, kendisini bir İstanbul hanımefendisi olarak görüyor, türünün son örneklerinden biri olarak... Kendisi ve sesi 86 yaşında. Köyde doğan sanatçı, 10 yaşında şehre geldi ve Anadolu yakasında, köprünün ayağının dibindeki Üsküdar’da büyüdü. O yaşa kadar kekemelik yaşayan Senar kendisini şarkı söylemeye verdi. Keşfedildi ve ünlü oldu, 1933’te ilk kez sahneye çıktı ve aynı yıl plak çıkardı. Müzeyyen Senar Türk sanat müziği tarzındaki salon müziği, yaygınlaşan pop kültürü ve artan Amerikalılaşma yüzünden giderek daha az dinleyici buldu. 1983 yılında son kez sahneye çıktı ve o zamandan beri kamuoyunun gözünden uzak durdu. Ancak, devlet sanatçısı olup nostalji müzesinde kalmayı beğenmedi. Sezen Aksu sayesinde sanatçı, tamamen unutulanlar arasında yer almadı. Aksu, yaşlı hanımefendiyi hâlâ sahneye davet ediyor ve dinleyicilerine onu müzikal annesi olarak tanıtarak onun hafızalarda kalmasını sağlayan görüntü ve ses malzemesinin oluşmasını sağladı.
Sezen Aksu: Sezen Aksu, İstanbul’un sesi olduğunu söyleyebiliriz. Onun sesinde ülkedeki her türlü tabakadan ve nesillerden insanlar kendilerini bulur, hatta Almanya’daki pek çok göçmen çocuğu bile özlem ve aşk acıları yaşadığında onun şarkılarını dinleyip göz yaşlarını yastığa akıtmışlardır. Filmdeki İstanbul Hatırası şarkısında, kendisinin hiç yaşamadığı, geçmişin İstanbul’u hakkında şarkı söylüyor. Görünen görsel izlenimler, geçen yüzyılın ortasından itibaren şehrin önde gelen tanıklarından biri olan fotoğraf sanatçısı Ara Güler’in siyah beyaz resimlerinden oluşuyor.
20 yıldır 'Einstürzende Neubauten' (türkçesi: 'Çöken Yeniyapılar') adlı müzik grubunun üyesi olan Alman basçı Alexander Hacke, ilk kez “Duvara Karşı” filmi için yaptığı müzik çalışması vesilesiyle İstanbul'a gelmiş ve ilk görüşte bu kente ve müziğine aşık olmuş. Bu vesileyle, İstanbullu neopsychedelic müzik grubu 'Baba Zula'nın üyeleriyle tanışıp kaynaşan Hacke, grup üyelerinin basçılarını kaybettiklerinden dem vurmalarının ardından onlara katılmak üzere İstanbul'a geri gelme sözü vermiş. Ve Hacke seslerine vurulduğu bu kente, sadece bas gitarıyla değil, mobil kayıt stüdyosunu ve dünyanın dört bir yanından insan sesi ve diğer sesleri kaydetmiş olduğu 'mucizevi mikrofonu'nu da getirmiş. Amacı, 'sokak kaydı' adını verdiği ve akla gelebilecek her yerde profesyonel müzik kaydı yapılmasını sağlayacak bir yöntemle, İstanbul’un müzik çeşitliğini kaydedmekmiş. Böylece Batılı kulaklara modern elektronik müzikten, rock’a, hip-hop’a ve arabeske varana kadar çok çeşitli müzikler sunma imkânı bulacaktı. “İstanbul Hatırası: Köprüyü Geçmek” belgeseli de, Fatih Akın'ın bu yolculuğunda Alexander Hacke’ye kamerasıyla eşlik etmesinin sonucunda ortayan çıkan bir belgesel. Akın'ın bildiğimiz enerjisi Hacke'ninkiyle birleşince, ortaya çıkan film, sadece İstanbul’un müzik panaromasını belgelemekle kalmıyor, adeta yaşadığımız kenti bizlere bir daha anlatıyor.
Belgesel, Türkiye'nin en otantik otellerinden olan Büyük Londra'da bir müzik üssü kuran Hacke’nin İstanbul'un tuhaf, aykırı, çalkantılı ve baştan çıkarıcı dünyasında dolaşmasına tanıklık ediyor. O, izlenimlerini ve sesleri kaydettikçe, biz izleyiciler de kendimizi İstanbul'un büyüsüne kaptırmadan edemiyoruz. Her ne kadar Hacke, şehrin tüm seslerini kaydetme gibi ütopik bir amaçla yola çıksa da, binbir çehreye sahip bu dev kent karşısında, teknolojinin son ürünü aletlerinin yetersiz kalacağının farkında. Bu yüzden sıkça kendini kaydettiği müziğin akışına bırakıyor, kaydettiği sesleri yeniden dinlediğinde hiçbir zaman yakalamayacağı deneyimi, kayıt sırasında yaşıyor, kendini ânın büyülü akışına bırakıyor. Sonuç olarak, hem bu müthiş deneyim, hem paha biçilemez kayıtlar, hem de izleyecilerin koltuklarında hop oturup hop kalkmasını sağlayan müthiş bir belgeselle dönüyor ülkesine; bu kentin büyüsünü ve çeşitliliğini her yönüyle kavrayabilmenin, insanın algısını çok aşan bir şey olduğunu kabullenerek tabii ki...
İstanbul Hatırasu’na ses verenler...
Henüz kimse yorum yapmamış.
- "A.R.O.G": Zor olanın peşine düşünce...
- "Muro": Devrimciliğin parodisi
- "Madagaskar 2": Firar devam ediyor
- "Sınıf": Gerçekliğin sınırında...
- "Aramızda Casus Var": Okumadan yakma!
- "Lorna’nın Sessizliği": Medeniyetin cehennemi
- "Osmanlı Cumhuriyeti": Kolpa padişahın kolpa yurtseverliği
- "Gomorra": Günah şehri insanları
- “Gomorra” : Otonom Mafya
- "Son Buluşma": Bir sözlü tarih denemesi
- "High School Musical 3": Nasıl yani?
- "Rec: Ölüm Çığlığı": Sıradan bir korku filmi
- "Quantum of Solace": Her şey kişisel
- "Issız Adam": Demode formüller peşinde...
- "Mükemmel Bir Gün": Özpetek çıkış arıyor


Yedinci Kıta (The Seventh Continent) 5 Aralık 2008, 22:00, Cnbc-e
Michael Haneke, "Kent Üçlemesi"nin bu ilk filminde, sıradan orta sınıf Avusturya ailesini karanlık bir sona doğru giderken soğukkanlı bir gözlemci edasıyla izliyor. The Seventh Continent bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de!
Michael Haneke, "Kent Üçlemesi"nin bu ilk filminde, sıradan orta sınıf Avusturya ailesini karanlık bir sona doğru giderken soğukkanlı bir gözlemci edasıyla izliyor. The Seventh Continent bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de!

Dün
Hayat sen başka planlar yaparken sana olandır.
Hayat sen başka planlar yaparken sana olandır.








Seanslar
Fragman

