
Kahramanımız (!) Tom Ripley aslında sahne için yaratılmış: Müzisyen, oyuncu, janglör… Kitabın, dolayısıyla filmin adı bu yüzden “Yetenekli Bay Ripley”. Varlıklı ve arkası sağlam bir genç olmadığı için yeteneklerini tam da böyle birini ortadan kaldırıp onun yerine geçmek için kullanır!
Tom’un iyi aile çocuğu rolüyle gözüne girmeyi becerdiği karun iş adamı Greenleaf ondan bir iyilik ister: Karşılığında çalışarak kazanmayı hayal bile edemeyeceği miktarda para alacaktır. Promosyonu da cabası: İtalya’ya yolculuk! Greenleaf’in mahdumu Dickie, İtalya’da nişanlısıyla gününü gün etmekte ve ABD’ye dönüp başkasıyla çalışmayı aklının ucundan bile geçirmemektedir. Tom’un görevi Dickie’yi ikna etmekir. Eline geçen fırsatı en iyi biçimde değerlendirmek ve İtalya’da kalacağı süreyi olabildiğince uzatıp bu beklenmedik tatilin tadını çıkarmak isteyen Tom, yeteneklerini kullanır. Ancak, yakışıklılığı, neşesi ve haraketliliğiyle çevresine kıvılcım saçan Dickie karşısında süngüsü düşer. Eşcinsel eğilimi olan planların tersine Dickie’ye bağlanmasına neden olur. Kıvılcımları söndüğünde ancak şöminedeki kütük kadar zarif ve duyarlı olan Dickie kendisinden yüz çevirince çareyi onu öldürüp yerine geçmekte bulur. Elbette İtalya’da aylaklık eden şen Amerikalılar gözde arkadaşlarını arayıp soracak ve Tom’a yaklaşanların sonu güneşe yaklaşan İkarus’unki gibi olacaktır…
Anthony Minghella’nın sinemaya tepeden indiğini söylemek yanlış olmaz. “İngiliz Hasta” adlı filmiyle Akademi ödüllerini toplayan yönetmenin 1990 tarihli “Truly, Madly, Deeply” ve 1992 tarihli “Mr. Wonderful” adlı kayda değmez filmlerinden söz edilebilir ancak… Oscarları ve iç bayıltıcı romantizmine gözyaşı dökenleri dışında tedaviye cevap vermeyen “İngiliz Hasta”dan sonra “Yetenekli Bay Ripley”i çekmesi Minghella’dan umut kesmememizi sağladı.
“Yetenekli Bay Ripley” hem geçtiği dönemin atmosferini başarıyla yansıtıyor hem de mekanı iyi kullanıyor. Amerikalıları cezbeden İtalya’nın güzelliğini görmek ve insanı tarihte bir yolculuğa çıkarak dokusunu hissetmek mümkün.
Uyarlama olarak niteliği çok tartışılır, elbette. Ama senaryo kendi içinde gayet başarılı. Olaylar hızla gelişirken izleyicinin merakı hep uyanık tutuluyor. Diyaloglar akıcı.
Oyunculara gelince: Jude Law, Dickie Greenleaf’in olumlu ve olumsuz özelliklerini ustalıkla sentezlemiş. Züppe, şımarık, bencil ve vurdumduymaz bir yanı olduğunu sezdirerek son derece sevimli, zeki ve çekici bir genç adam portresi çizebiliyor. Matt Damon ise çocuksu ve saf görünümünün altındaki soğukkanlı katili; biraz sevgi arayıp seçkin bir çevrede kabul görmeye çırpınan sanatçının içindeki şiddeti yansıtabiliyor. Ama dört dörtlük bir kompozisyon çizdiği söylenemez.
Gwyneth Paltrow ve Cate Blanchett’in canlandırdıkları karakterler de yetenek sergilemeye uygun değil. Ancak her ikisi de rollerinin gereğini hakkıyla yerine getiriyor
- "A.R.O.G": Zor olanın peşine düşünce...
- "Muro": Devrimciliğin parodisi
- "Madagaskar 2": Firar devam ediyor
- "Sınıf": Gerçekliğin sınırında...
- "Aramızda Casus Var": Okumadan yakma!
- "Lorna’nın Sessizliği": Medeniyetin cehennemi
- "Osmanlı Cumhuriyeti": Kolpa padişahın kolpa yurtseverliği
- "Gomorra": Günah şehri insanları
- “Gomorra” : Otonom Mafya
- "Son Buluşma": Bir sözlü tarih denemesi
- "High School Musical 3": Nasıl yani?
- "Rec: Ölüm Çığlığı": Sıradan bir korku filmi
- "Quantum of Solace": Her şey kişisel
- "Issız Adam": Demode formüller peşinde...
- "Mükemmel Bir Gün": Özpetek çıkış arıyor


Michael Haneke, "Kent Üçlemesi"nin bu ilk filminde, sıradan orta sınıf Avusturya ailesini karanlık bir sona doğru giderken soğukkanlı bir gözlemci edasıyla izliyor. The Seventh Continent bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de!









Seanslar
Fragman

