Güzel resimli bir klişe
Sinema.com 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
Kemik Koleksiyoncusu" tamamen görsel bir açıdan takip edilebilecek, resimli bir kitaba bakar gibi izlenebilecek bir film hâlini almış. Bu görsellikle yetinmeyen seyirciye sıkıcı geleceği kuşkusuz.
“Kemik Koleksiyoncusu”, seyirciyi tamamen işin “bilmece çözen” tarafında, polislerin yanıbaşında tutuyor. Cinayetleri belli bir düzene göre işlediği ve “beyin takımı”yla satranç oynamak istediği apaçık belli olan katilin ardında kasıtlı olarak bıraktığı ipuçlarını, çaresiz bir şekilde, adli tıp polisleriyle birlikte takip ediyoruz.

Çaresiziz, çünkü okuyucularına beyin cimnastiği yaptıran, irili ufaklı dedektiflik sınavlarına sokan klasik polisiye öykücülüğü geleneğinin aksine, “Kemik Koleksiyoncusu”nda seyircinin çözmesi beklenen hemen hiçbir şey yok. Boyundan aşağısı felçli olan ve bütün operasyonları parmağının altındaki teknoloji sayesinde yattığı yerden yönetebilen adli tıp dehası Lincoln Rhyme, bizim sahip olamayacağımız verileri değerlendirip bizim kuramayacağımız bağlantıları kuruyor. Bu durumda bize düşen onunla yarışmak değil, neyi nasıl çözdüğünü görüp takdir etmek oluyor. Neyse ki Philip Noyce’un filmi, polisiyelerde yaygın olduğu üzere zekayı adeta fetiş hâline getirmesine karşın asıl olarak işin bu yönüyle ilgilenmiyor. Çünkü seyircinin özdeşleşeceği düşünülen kişi Denzel Washington’ın oynadığı Rhyme değil, Angelina Jolie’nin oynadığı Amelia Donaghy.

Amelia Donaghy, filmde ilk cesedi bulan kişi. Bu genç ve güzel polis memurunun, pek adli tıp bilgisine sahip olmamasına karşın, cesedi çevreleyen kanıtların kaybolmasını önlemede gösterdiği başarı (örneğin bu uğurda bir tren durduruyor) Rhyme’ın dikkatini çekiyor. Rhyme bir “cevher” bulduğunu anlıyor ve Donaghy’den, kendi gidemeyeceği suç mahallerinde onun gözü - kulağı olmasını istiyor. Böylece deneyimsiz ve hazırlıksız Donaghy’yle birlikte her cinayetin işlendiği mekana gidiyoruz: “Kemik Koleksiyoncusu” bu açıdan bir tür “adli tıbba giriş” filmi olarak görülebilir.

Donaghy bu işte yeni olduğu için, cinayet mahallinde karşılaşacağı tablo konusunda anlaşılabilir bir tedirginlik yaşıyor. Philip Noyce’un filmi, gerilimini kurbanın ölüp ölmediğinden, polisin olay yerine zamanında ulaşıp ulaşamayacağından almıyor; kurban adına değil, zaten başından işe hiç sıcak bakmayan bu genç ve güzel kadının korkunç bir tabloyla karşılaşacak olmasından korkuyoruz. Hatta Noyce bu hissi güçlendirmek için cinayetlerin ne şekilde işlendiğini sürpriz olmaktan çıkaran ön hazırlık sahneleri de sunuyor: Katilin ölümü getiren düzeneğini nasıl kurduğunu (kurbanını hiçbir zaman kendi elleriyle öldürmüyor) gösteren sahneler izliyoruz. Dolayısıyla, ölüm anını görmememize karşın Donaghy’yi ne tür bir tablonun beklediğini üç aşağı beş yukarı biliyoruz.

Yönetmen Noyce, filminin görselliğini de tamamen suç mahalli denen şey üzerine kuruyor. Tıpkı David Fincher’ın “Yedi”si gibi, cinayetin işlenmiş olduğu yerin loşluğundan, boşluğundan ve iticiliğinden başlı başına bir estetik çıkarıyor. Sonuçta katil “eser”ini bir anlamda görülüp takdir edilecek bir şey gibi de tasarladığı için, Donaghy’nin cinayet mahalline adım attığında karşılaştığı tablonun ustaca çizilmesi çok önemli. Ve Noyce bu konuda çok iyi bir iş çıkarıyor. “Kemik Koleksiyoncusu”nun en iyi tarafı bu: suç mahalli etrafına kurduğu loş polisiye filmi estetiği, türün görsel galerisinde kendine hatırı sayılır bir yer edinebilecek kadar etkileyici. Noyce, katilin öykü açısından çok da anlamlı olmayan “eski şeyler saplantısı”nı da kullanarak, New York’un altındaki mezbahalarda ve kanalizasyonlarda tam bir kokuşmuş şehir gotiği kuruyor. Bir açıdan Karındeşen Jak-vari bir eskilik hissi, bir açıdan - bu hissin “eskiliği” ve unutulmuşluğu açısından - da tamamıyla modern zaman şehrine ait bir şey bu.

Ancak suç mahalli üzerine kurulu etkileyici görselliğinin (ve güzelliğiyle o görselliğe epey katkıda bulunan Angelina Jolie’nin) dışında, Kemik Koleksiyoncusu’nda türün hararetli takipçilerine bile hitap edecek çok az şey var. Zaten iştirak edemediğimiz ve çok da incelikli olmayan bilgi değerlendirme ve mantık yürütme oyunlarına yabancılaşmışken, filmin bütün öyküyü bizi ikide birde cinayet mahalline götürmek için bir bahane olarak kullanması, olana bitene ilgiyi epey azaltıyor. Örneğin katilin kim olduğuyla, bütün bunları niye yaptığıyla ilgilenmemeye başlıyoruz; hatta final geldiğinde elimize o kadar baştan savma bir açıklama veriliyor ki, filmin de bu konuyu hiç dert etmediği ortaya çıkıyor. Ayrıca karakterlerin çoğu, polisiye türüne göre bile kişilikten fazlaca mahrum, sadece öyküye alet olmakla görevli tipler: hele işleri yokuşa sürmekten başka bir varoluş amacı yokmuş gibi görünen kıskanç komiser. Philip Noyce’un bütün bu projeyi, “Yedi”den sonra çok revaçta olan “polisiye estetiği”ne katkıda bulunma fırsatı şeklinde değerlendirmiş olması kuvvetle muhtemel. Bunun sonucunda “Kemik Koleksiyoncusu” tamamen görsel bir açıdan takip edilebilecek, resimli bir kitaba bakar gibi izlenebilecek bir film hâlini almış. Ama polisiye türüne ve cesetlerin, loşluğun ve rahatsız ediciliğin üzerine inşa edilmiş bu görselliğe ilgi duymayan hemen her seyirciye hem itici hem de tembel gelmesi neredeyse kaçınılmaz.

Henüz kimse yorum yapmamış.

TV'de bugün
Yedinci Kıta (The Seventh Continent) 5 Aralık 2008, 22:00, Cnbc-e
Michael Haneke, "Kent Üçlemesi"nin bu ilk filminde, sıradan orta sınıf Avusturya ailesini karanlık bir sona doğru giderken soğukkanlı bir gözlemci edasıyla izliyor. The Seventh Continent bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de!
Replik
Akıl Defteri
Hepimizin kendimizi hatırlamak için bir aynaya ihtiyacı var. Ben farklı değilim.
(Leonard Shelby)
« »
Copyright © 1998-2008 Sinema.com