Kayıt
Dövüş Klubü: Arenaya buyrun!
Kutlukhan Kutlu 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
Fincher'ın bu unutulması zor sinema gösterisiyle, 90'lı yılların görsel hafızasındaki yerini sağlamlaştırdığı kesin.
Matrix’in ne olduğu anlatılamaz, kendin görmelisin” diyen “Matrix”ten sonra, “Dövüş Kulübü” de benzer bir yol tutup “Dövüş Kulübü’nün birinci kuralı: Dövüş Kulübü hakkında konuşmayacaksınız” diyor...

Elbette pratikte amaçlanan şey, “sormayın, gidip izleyin”den ziyade, “fazla anlatmayın da keyfini kaçırmayın” türünden bir uyarı...
Doğrusu, haklı da bir uyarı. Çünkü “Dövüş Kulübü”, David Fincher’ın adet hâline getirdiği türden bir sürprizle bitiyor.
Yönetmenin “Yedi” ve “Oyun” gibi filmleri de finalde seyirciyi bütün öyküyü bir kez daha gözden geçirmeye davet eden sürprizlerle bitiyordu; yakında bu başdöndürücü final dönemeçleri ‘Fincher sürprizi’ olarak anılmaya başlarsa kimse şaşırmaz herhalde. Bu yüzden öncelikle, en azından öykü mekaniği açısından, Dövüş Kulübü’nün iki kez izlenmeye davetiye çıkardığını söylemek gerekiyor.

Ama bu, işin sadece öykü kurgusuyla ilgili kısmı...
Dövüş Kulübü’yse her açıdan dikkat çekmek, ve birinci kuralının tersine, üstüne konuşulmasını garantilemek için elinden geleni ardına koymayan bir film:
Örneğin, temalar. “Dövüş Kulübü”nün tüketim toplumunun boş vaatleri üzerine bir eleştiri olduğunu duymuşsunuzdur... ki öyle de zaten.
Komik bir şekilde Brad Pitt’e oynatılan Tyler Durden karakteri, doğumundan bu yana televizyonla yetişmiş olan ilk kuşağın nasıl bir illüzyonla (sinema ve rock yıldızları olma beklentisiyle) büyüdüğü üzerine nutuklar atıyor.

Konformizmin atıllaştırdığı insanlar üzerine bir yorum olduğunu da duymuş olabilirsiniz... ki öyle. Bu atalet ilk olarak, isimsiz anlatıcımızın (Edward Norton) Tyler Durden’la tanışmasından önce yaşadığı uyuyamama sorununda (insomnia) cisimleniyor.
“Insomnia’nız varsa, ne tam olarak uykudasınızdır, ne de tam olarak uyanıksınızdır” diyor Anlatıcı.
David Fincher’ın ışığın gözleri ısırdığı, mavi ve beyaz tonların baskın olduğu karelerle çok etkili bir şekilde verdiği bu ‘görme biçimi’, anlatıcının ne tam anlamıyla yaşadığına, ne de ölü olduğuna işaret ediyor adeta.
Daha sonra bu konunun iyice altının çizildiğini görüyoruz:
Anlatıcı, çok ciddi rahatsızlıkları bulunan ve çoğu ölümün eşiğinde olan hastaların katıldığı destek gruplarına bağımlı hâle geliyor.
Orada, ölmekte olan insanlar arasında, duygusal boşalımı buluyor.
Ağlıyor, ve o gece ‘bebekler gibi’ uyuyor: “Her gece ölüyor, her sabah yeniden doğuyordum”.

Öte yandan “Dövüş Kulübü”nün birbirinin suratlarını dağıtırcasına döven erkeklerle resmedilmiş bir tür maço-porno olduğunu da duymuş olabilirsiniz... ki film bu işe de soyunuyor.
Ömürlerindeki ‘ilk dövüş’lerinin ardından Anlatıcı’yla Tyler Durden’ın yüzlerine katıksız bir memnuniyet yerleşiyor.
Birbirlerini döven ve bütün bu ‘keşif süreci’ boyunca kadınları ‘kulüp dışında’ bırakan erkeklerin görüntüleri, sinemadaki ‘erkek ikili”lerin arasındaki üstü kapalı eşcinsel çekimi adeta vitrine çıkarıyor (Eh, sonuçta dövüşmenin doğası gereği: kendi bedenini keşfeden erkekler, ister istemez karşısındaki erkeğin bedenini de keşfediyor). Bir tek kadının bütün dengeleri bozduğu “Alien 3”ü, kadınların erkekler arasındaki hesaplaşmada dışarıda kaldığı, nihayetinde de kurban edildiği “Yedi”yi hatırlayınca, David Finchersinemasında artık pek de şaşırtıcı olmayan bir vaziyet bu.

Ama her şeyin üstünde ve öncesinde, “Dövüş Kulübü” erkeklerin erkeklik organlarını yitirme korkusu üzerine bir film.
Anlatıcı’nın ilk katıldığı destek grubu; testis kanseri sebebiyle testislerinden olmuş erkeklerin toplandığı bir grup ve ‘birlikte, yeniden erkek olmayı öğreneceğiz’ türünden bir sloganları var.
Dahası, bu destek grubunda ilk tanıştığı karakter olan Bob, hormon dengesizliği sebebiyle aşırı derece gelişmiş, ‘dişileşmesi’ni tamamlayan göğüslere sahip. Bir ara Anlatıcı’nın kendi organını yitirme tehlikesiyle karşılaştığını bile görüyoruz.
Bu “hadım edilme” korkusu, Dövüş Kulübü’nde amaçsızca dolaşan bir süs değil: Filmdeki diğer bütün temalar bu ana temanın etrafında toplanıp, seyirciyi ‘erkeğin dişileştirilmesi’ konulu temel tartışma alanına çekmede kullanılıyor; filmin dişil özellikler atfettiği söylenebilecek olan konformizm ve alışveriş tutkusu da bu bağlamda farklı bir anlam kazanıyor.

Dövüş Kulübü” zaten mükemmeliyetçiliğe iki tane patlatmak isteyen bir film olduğu için, anlatacaklarını anlatırken ağaç devirme kaygısı duymuyor.
Üstelik, söyleyeceklerinin önemli bir kısmını seyircinin gözüne sokarak söylüyor; ama insanların alttan almakla harap olduğuna dikkat çeken bir filmin başka türlü olması da düşünülemezdi zaten...
İşin ilginç yanı, ‘kulaklarda ve gözlerde patlayan’ bütün bu agresif tarza karşın, “Dövüş Kulübü”nün aslında ne söylemek istediği konusunda herkesin bambaşka fikirlere sahip olabilmesi.
Dövüş Kulübü” saldırganlığın nedenlerini arayan bir çözümleme olarak da, saldırganlığa davetiye olarak da, modern ve ilkel sado-mazoşizmin üzerine bir karşılaştırma olarak da, feminist akımların çizdiği erkek tiplemesi üzerine bir taşlama olarak da görülebilir.

Ama etrafında adeta bile isteye oluşturduğu ahlaki ve felsefi mayın tarlası bir yana, “Dövüş Kulübü”, David Fincher’ın sinema tekniğiyle de çok dikkat çekici bir film. Fincher’ın video klip çıkışlı estetiğine, hızlı, gür sesli ve tabii ki karanlık tarzına en uygun düşen filmi bu olsa gerek.
Kısmen “Blade Runner”ın bilimkurgu/kara film dokusundan damıtılmış gibi görünen sürreal atmosferiyle öyküsünü ihya eden, diğer taraftan kendisinin de eleştirdiği bütünün parçası olduğunu saklamayan bir sinema bu.
Ve Fincher’ın bu unutulması zor sinema gösterisiyle, 90’lı yılların görsel hafızasındaki yerini sağlamlaştırdığı kesin.

Henüz kimse yorum yapmamış.
Haftanın Filmi
Dante 01
Dante 01
5.9/10
TV'de bugün
İkinci Cephe (6 Eylül 2008 20:45 Tv8)
Craig Sheffer, Todd Field, Svetlana Metkina ve Ron Perlman'ın oynadığı İkinci Cephe adlı aksiyon filmi bu akşam 20:45'te Tv8 ekranlarında...
Replik
Başkan'ın Adamları
Bugüne dair iyi bir plan, yarına dair mükemmel bir plandan iyidir...
« »
Copyright © 1998-2008 Sinema.com