
Filmleri defalarca kez masaya yatırılmış, hakkında yazılan yazılar başlı başına bir külliyat olan, eserleri sinema tarihinin kilometre taşları arasında yer alan, César, Oscar, Altın Ayı, Altın Küre, Goya, Altın Aslan, BAFTA, Altın Palmiye... Aklınıza gelebilecek bir çok prestijli ödülün sahibi bir adam hakkında tekrar düşünmek ve yazmak zor.
Sinemanın diğer ustalarına göre korkudan komediye farklı türler arasında gezinmeyi seven, henüz Lodz Film Okulu'na yeni başlamışken çektiği “Two Men With a Wardrobe” (1958) ile ilk uluslararası ödülünü kazananan Polanski, o dönemde çektiği kısalarla kara mizah ve anti-kahramanlar yaratma konusunda becerisini gösteriyordu. “Sudaki Bıçak”la ("Nóz w wodzie"/"Knife in the Water", 1962) başlayan uluslararası başarısı, senaryolarını Gérard Brach ile yazdığı “Cul-de-sac/Çıkmaz Sokak” (1966) ve “Tiksinti” ("Repulsion", 1965) ile Berlin Film Festivali'nden ödül almasıyla perçinlenerek ona Hollywood’un kapılarını açtı. 1968'de “Rosemary’nin Bebeği” ("Rosemary's Baby") en çok konuşulan filmler arasındaydı. Eşini kaybettikten sonraki çektiği ilk film olan “Kanlı Saltanat” ("The Tragedy of Macbeth", 1971) ile geri döndü. Ardından gelen “Çin Mahallesi” ("Chinatown", 1974) (neo-noir akımını ateşledi) ve “Tess” (1979) ile Oscar dahil bir çok ödül aldı. “Korsanlar”, “Çılgın” ve “Acı Ay”la ("Bitter Moon", 1992) 90'lı yıllara uzanan yönetmen “9. Kapı”yla ("The Ninth Gate", 1999) hayranlarını biraz üzdü. 2003'de ise “Piyanist” ("The Pianist") ile tekrar Oscar'ı kucakladı Polanski. Şu sıralar, tamamen Polanski imzasını hissettiren ve çocukluğundan izler taşıyan "Oliver Twist"le gündemde olan Polonyalı usta, geçtiğimiz yıl İstanbul Film Festivali'ne de konuk olmuştu. Festivalde yer alan filmleri üzerinden yönetmenin filmografisine bir bakış atıyoruz...
"Sudaki Bıçak" ("Nóz w wodzie"/"Knife in the Water", 1962) “Sudaki Bıçak”, Polanski'nin ilk uzun metrajlı filmi olmasına rağmen onun auterist kimliğine ait hemen hemen tüm öğeleri içeriyor. Hareketin kısıtlandığı dış dünyadan kopuk bir mekan, bireyler arasındaki iktidar mücadelesi, cinsellik, psikolojik gerilim ve tabii ki o vazgeçilmez 'film noir' atmosferi. Tek bir bıçağın simgelediği eril iktidar el değiştirdikçe güç dengeleri altüst oluyor. Cinsiyetlerarası çatışmanın yanısıra sınıfsal mücadelenin de yer yer öne çıktığı film boyunca, kullandığı metaforlarla Polanski, okullu olduğunu bize bir kez daha hatırlatıyor. Kamera o daracık alanda her zaman ne görmesi gerekiyorsa onu görüyor. "Tiksinti" ("Repulsion", 1965) Polanski'nin gönüllü veya gönülsüz olarak tecrit edilmiş insanların hikayelerini anlattığı psikolojik gerilim filmlerinden oluşan 'Apartman Üçlemesi'nin (“Tiksinti”, “Rosemary'nin Bebeği”-1968, “Kiracı”, 1976) ilk filmi olan “Tiksinti”nin temelinde psikolojide 'Cinsel Tiksinti Bozukluğu' olarak geçen bir rahatsızlık yatıyor. Filmde olduğu gibi bu rahatsızlık, kişinin karşı cinsle herhangi bir cinsel etkinliğe yol açabileceği korkusu ile dokunmaktan ve iletişim kurmaktan tamamen uzaklaşmasına yol açıyor. Filmin tamamını bu cinsel gerilim üzerine kuran Polanski, Catherine Deneuve'un canlandırdığı Carol karakterindeki değişimleri mekâna da yansıtarak gerçek ve hayal arasındaki çizgiyi belirsizleştiriyor. Yaratılan klostrofobik ortamla, film boyunca Carol'un cinselliğe karşı sürdürdüğü mücadele, sürrealist öğelerle desteklenerek, katharsise izin vermeden nihilist bir sona ulaşıyor.
"Korkusuz Vampir Avcıları" (The Fearless Vampire Killers 1967) Polanski'nin kuşkusuz önceki filmlerine göre apayrı bir yerde olan “Korkusuz Vampir Avcıları”, sadece korku-komedi olduğu için değil, özellikle başlardaki sabit kamera çekimleri ve uzun planlarıyla diğer filmlerinden ayrılıyor. Farklı türler arasında deneme yaparak o türe ait klişeleri ve imkânları kullanmayı seven Polanski'nin filmde yarattığı fantastik Transylvania atmosferi, ne kadar gerçek dışı olsa da izledikçe sizi içine çekiyor. Filmin karakterleri Kont Breda von Krolock, vampir avcısı Prof. Abronsius, sadık yardımcı Alfred, hancının kızı Sarah ise eşşiz ve bir o kadar da absürd. Sharon Tate'in güzelliğiyle dengelenen gerilim, (ki filmin alt başlığının 'afedersiniz ama dişleriniz boynumda' olduğunu düşünürsek bu gerilimin kişiden kişiye değişeceğini söylemekte fayda var) Polanski filmlerinde ender rastladığımız mutlu sonla noktalanıyor. "Kanlı Saltanat" ("The Tragedy of Macbeth", 1971) Sinema tarihindeki edebiyat uyarlamaları arasında metne sadık kalmasına rağmen yönetmenin imzasını açık biçimde gördüğümüz ender filmlerden birisi “Kanlı Saltanat”. İngiliz edebiyatının bu güçlü trajedisi, Polanski'nin ellerinde şekillenerek sinemanın başyapıtları arasına giriyor. 'Macbeth'de yönetmenin sevdiği konuların hepsi var: İktidar mücadelesi, cinayet, cinsellik, yalnızlık, tiksinti ve paranoya. Filmin karanlık atmosferini ve gerilimi besleyen ise fazlasıyla kanlı cinayetler, Lady Macbeth'in ölümcül soğukkanlılığı ve güzelliği ve onun karşısında cadıların hilkat garibesi görüntüleri... Belki de her şeyi bu denli ağırlaştıran Polanski'nin karısını kaybettiğinde yaşadığı kendi trajedisi.
"Çin Mahallesi" ("Chinatown", 1974) Özel bir dedektif, çekici bir kadın, öldürülen bir koca; silahlar, gizli işler, büyük para... 30'ların ve 40'ların 'kara film'lerinin favori karakterlerini ve konularını “Çin Mahallesi”yle 70'lere taşıyor Polanski. Film içinde küçük göndermeler de yapıyor o yıllara; 'femme-fatale’ Mrs. Mulwray’in (Faye Dunaway) babasını “Malta Şahini”nin ("Maltese Falcon", 1941) yönetmeni John Huston canlandırıyor. Yine de “Çin Mahallesi” hem mizansen hem de hikayedeki ayrıntılarla öncüllerinden ayrılıyor. Filmin sonunda kadın kahramanın yaşadığı travmanın açığa çıkması, dedektifin iktidarının daha ilk başta iğdiş edilmesi bir yana, bütün bunlar hikayenin doğal akışında yerli yerine oturarak; size çözmekten zevk alacağınız mükemmel bir bulmaca sunuyor. Penn, Copolla, Altman, Scorsese gibi yönetmenlere de ilham kaynağı oluyor.


Michael Haneke, "Kent Üçlemesi"nin bu ilk filminde, sıradan orta sınıf Avusturya ailesini karanlık bir sona doğru giderken soğukkanlı bir gözlemci edasıyla izliyor. The Seventh Continent bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de!

Geçici güvenlik için özgürlükten vazgeçenler ne güvenliği, ne de özgürlüğü hak ederler.
Benjamin Franklin








Seanslar
Fragman

