"Anlat İstanbul"
Masal şehrinde kesişen hayatlar...
Masal şehrinde kesişen hayatlar...

Sinema.com 11 Mart 2005, Cuma 00:00
Dünya çapından tanınan beş batı masalından esinlenen ve İstanbul ortak paydasında kesişen beş hikâyeyi konu alan "Anlat İstanbul", özgünlüğüyle dikkat çeken bir film. Her bir hikâyesi farklı bir yönetmen tarafından çekilse de, episodik olmayan, bütünlüklü bir yapıya sahip film, senaristi Ümit Ünal'ın sözleriyle "bize Batı diye Doğu diye bir ayrım olmadığını, insanın gerçek masalının dünyanın her yerinde aynı olduğunu" anlatıyor.
“Anlat İstanbul”un en önemli özelliği, Türk sineması içinde pek çok açıdan kendine özgü bir proje oluşu. Senaryosu, ilk uzun metrajlı filmi “9” ile Türkiye'nin ilk uzun metrajlı dijital filmine imza atan Ümit Ünal'a ait olan filmde, Ünal'la birlikte dört genç yönetmenin daha imzası var: Kudret Sabancı, Ömür Atay, Yücel Yolcu, Selim Demirdelen. Ancak filmin beş yönetmenli bir proje oluşu, basit bir pazarlama tekniği değil; aksine filmin senaryo yapısının beraberinde getirdiği bir zorunluluk. Şöyle ki, “Anlat İstanbul”un senaryo fikri, Ümit Ünal'ın aklına yıllar önce kızına masal okuduğu bir sırada düşmüş. Genç senaristin zihni bir süredir Borges'in bir hikâyesiyle meşgulmüş. 'Komplo' adlı bu hikâye bir kabadayının Buenos Aires’te pusuya düşürülerek öldürülmesini konu alıyormuş. Kabadayı ölmek üzereyken, kendisine pusu kuranların arasında vaftiz oğlunun da olduğunu görünce, tam “sen de mi Brütüs?” gibi bir laf edecekken, “sen de…” deyip son nefesini veriyormuş. Borges de bunu, filmin girişinde de alıntılanandığı gibi, şu ifadelerle bağlıyormuş: “Kader tekrarlara, çeşitlemelere ve simetriye düşkündür. O adam da aslında Jules Sezar’ın sahnesi Shakespeare’den sonra bir kez daha tekrarlansın diye ölüyor ve o yüzden öldüğünü bilmiyor.” Ünal, benzer bir şekilde, hepimizi birbirimize bağlayan bir öğe kullanarak bir öykü yazmayı düşünürken, kızına masal okuduğu sırada, masalların Borges'in hikâyesindeki Jules Sezar esprisiyle aynı işlevi görebileceğini fark etmiş ve senaryoyu yazmaya koyulmuş.
Son şekliyle, evrensel öneme sahip beş Batı masalından, 'Fareli Köyün Kavalcısı', 'Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler', 'Kül Kedisi', 'Uyuyan Güzel' ve 'Kırmızı Başlıklı Kız'dan esinlenen ve birbirinin içine geçen beş hikâyeden oluşan filmin her bölümünün farklı bir yönetmen tarafından çekilmesi fikri ise, çok sonra, Ünal'ın senaryosunu okuyan bir arkadaşının tavsiyesiyle ortaya çıkmış. Zaman zaman hem ülkemizde, hem dünya sinemasında, birkaç yönetmenin imzasını taşıyan filmlerle karşılaşıyoruz; ancak bu filmlerin hemen hepsi episodik bir yapıda anlatılmış, çoğunlukla birbiriyle organik bağlantıları olmayan hikâyeler çıkarırlar karşımıza (Son olarak !f İstanbul'un programinda yer alan ve yakında vizyona girecek olan “Üç... Sırdışı”/”Three... Extremes” böyle bir filmdi.) “Anlat İstanbul”un özgünlüğü, beş farklı yönetmenin imzasını taşımasına rağmen, tek bir sinemacının elinden çıkmış gibi olması. Kuşkusuz bunda senarist olduğu için projenin süpervizörlüğünü de yapan Ünal'ın payı var. Ancak Ünal ve filmde birlikte çalıştığı yönetmenler, herkesin hikâyesini filme almakta özgür olduğunu her fırsatta dile getiriyor ve filmdeki tarz bütünlüğünü aynı görüntü yönetmeni, sanat yönetmeni ve yapımcıyla çalışmalarına bağlıyorlar.
Ortaya çıkan filmdeki tek tek hikâyeler ve masal bağlantıları üzerine söz söylemek, filmi izlemeyenlerin keyfini kaçırabilir. Bu nedenle sözümüzü genel bir çerçevede tutmakta fayda var. Birbirinin içine geçen ve bize bütünlüklü bir İstanbul portresi sunan “Anlat İstanbul”, her ne kadar İstanbul'un merkezi konumundaki Taksim ve çevresinde odaklanan hikâyeler anlatsa da, Avrupa Birliği'ne giriş süreciyle birlikte yeniden alevlenen Doğu-Batı tartışmalarından mafya dünyasının hayatın her alanına sinmişliğine, İstanbul'da yaşayan insanların belleksizliğinden Kürtçe problemine dek, İstanbul özelinden çıkıp Türkiye'ye genellenebilecek sorunlara parmak basıyor. Filmin çok boyutluluğunu ifade etmek için, bu noktada sözü, projenin kilit ismi konumundaki Ümit Ünal'ın kendisine bırakmakta fayda var:
“İstanbul dünyanın en güzel şehirlerinden biridir... İstanbul masallar şehridir... Burada en sıradan hayatların bile içinde masa pırıltıları yanar söner... Kader oyunlara düşkündür... Mesela bir çingene klarnetçiyi Fareli Köyün Kavalcısı yapıverir. Yeraltı kralı bir mafya babasının kızını Beyoğlu'nda 8. cüceyle karşılaştırır. Bir fahişeden Külkedisi, İstanbul'a yeni gelmiş ve aç kalmış bir işsiz gençten Beyaz Atlı Prens, bir Boğaziçi yalısında delirmiş bir genç kadından Uyuyan Güzel yaratıverir. Kırmızı Başlıklı Kız hain kurtla uluslararası havaalanının parlak ışıklı ormanında buluşur. Zenginler, yoksullar, güzeller, çirkinler, suçlular, masumlar, marjinaller, güç sahipleri, her yaştan her cinsten İstanbullu... ya da yolu buradan geçen yabancılar... Beyoğlu'ndan Aksaray'a, Boğaziçi'nden yer altına, tüm İstanbul'u kucaklayan bir panoramada masal kahramanlarına dönüşürler... Bu masallar hep birbirine bağlıdır. Hayat hikâyeler kesişir, birbirini etkiler. Mesela bir cinayet sadece katille maktülün değil, pek çok insanın hayatını sonsuza kadar değiştirebilir. Herkesin en küçük bir eylemi, farkına varmadan çok büyük sonuçlara yol açabilir. Bir masaıln başkahramanı, bir diğerinin figüranı olabilir. İki kıtayı birleştiren bu şehirde, batının en doğusunda, doğunun en batısında yer alan bu büyük şehirde, batının en ünlü masalları bir kez daha hayat bulur. Bize Batı diye Doğu diye bir ayrım olmadığını, insanın gerçek masalının dünyanın her yerinde aynı olduğunu anlatır.”
Son şekliyle, evrensel öneme sahip beş Batı masalından, 'Fareli Köyün Kavalcısı', 'Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler', 'Kül Kedisi', 'Uyuyan Güzel' ve 'Kırmızı Başlıklı Kız'dan esinlenen ve birbirinin içine geçen beş hikâyeden oluşan filmin her bölümünün farklı bir yönetmen tarafından çekilmesi fikri ise, çok sonra, Ünal'ın senaryosunu okuyan bir arkadaşının tavsiyesiyle ortaya çıkmış. Zaman zaman hem ülkemizde, hem dünya sinemasında, birkaç yönetmenin imzasını taşıyan filmlerle karşılaşıyoruz; ancak bu filmlerin hemen hepsi episodik bir yapıda anlatılmış, çoğunlukla birbiriyle organik bağlantıları olmayan hikâyeler çıkarırlar karşımıza (Son olarak !f İstanbul'un programinda yer alan ve yakında vizyona girecek olan “Üç... Sırdışı”/”Three... Extremes” böyle bir filmdi.) “Anlat İstanbul”un özgünlüğü, beş farklı yönetmenin imzasını taşımasına rağmen, tek bir sinemacının elinden çıkmış gibi olması. Kuşkusuz bunda senarist olduğu için projenin süpervizörlüğünü de yapan Ünal'ın payı var. Ancak Ünal ve filmde birlikte çalıştığı yönetmenler, herkesin hikâyesini filme almakta özgür olduğunu her fırsatta dile getiriyor ve filmdeki tarz bütünlüğünü aynı görüntü yönetmeni, sanat yönetmeni ve yapımcıyla çalışmalarına bağlıyorlar.
Ortaya çıkan filmdeki tek tek hikâyeler ve masal bağlantıları üzerine söz söylemek, filmi izlemeyenlerin keyfini kaçırabilir. Bu nedenle sözümüzü genel bir çerçevede tutmakta fayda var. Birbirinin içine geçen ve bize bütünlüklü bir İstanbul portresi sunan “Anlat İstanbul”, her ne kadar İstanbul'un merkezi konumundaki Taksim ve çevresinde odaklanan hikâyeler anlatsa da, Avrupa Birliği'ne giriş süreciyle birlikte yeniden alevlenen Doğu-Batı tartışmalarından mafya dünyasının hayatın her alanına sinmişliğine, İstanbul'da yaşayan insanların belleksizliğinden Kürtçe problemine dek, İstanbul özelinden çıkıp Türkiye'ye genellenebilecek sorunlara parmak basıyor. Filmin çok boyutluluğunu ifade etmek için, bu noktada sözü, projenin kilit ismi konumundaki Ümit Ünal'ın kendisine bırakmakta fayda var:
“İstanbul dünyanın en güzel şehirlerinden biridir... İstanbul masallar şehridir... Burada en sıradan hayatların bile içinde masa pırıltıları yanar söner... Kader oyunlara düşkündür... Mesela bir çingene klarnetçiyi Fareli Köyün Kavalcısı yapıverir. Yeraltı kralı bir mafya babasının kızını Beyoğlu'nda 8. cüceyle karşılaştırır. Bir fahişeden Külkedisi, İstanbul'a yeni gelmiş ve aç kalmış bir işsiz gençten Beyaz Atlı Prens, bir Boğaziçi yalısında delirmiş bir genç kadından Uyuyan Güzel yaratıverir. Kırmızı Başlıklı Kız hain kurtla uluslararası havaalanının parlak ışıklı ormanında buluşur. Zenginler, yoksullar, güzeller, çirkinler, suçlular, masumlar, marjinaller, güç sahipleri, her yaştan her cinsten İstanbullu... ya da yolu buradan geçen yabancılar... Beyoğlu'ndan Aksaray'a, Boğaziçi'nden yer altına, tüm İstanbul'u kucaklayan bir panoramada masal kahramanlarına dönüşürler... Bu masallar hep birbirine bağlıdır. Hayat hikâyeler kesişir, birbirini etkiler. Mesela bir cinayet sadece katille maktülün değil, pek çok insanın hayatını sonsuza kadar değiştirebilir. Herkesin en küçük bir eylemi, farkına varmadan çok büyük sonuçlara yol açabilir. Bir masaıln başkahramanı, bir diğerinin figüranı olabilir. İki kıtayı birleştiren bu şehirde, batının en doğusunda, doğunun en batısında yer alan bu büyük şehirde, batının en ünlü masalları bir kez daha hayat bulur. Bize Batı diye Doğu diye bir ayrım olmadığını, insanın gerçek masalının dünyanın her yerinde aynı olduğunu anlatır.”
Toplam 1 yorum yapılmış. Yorumları görmek için tıklayın.



Sisler Evi (12 Mayıs 2008 22:00 Tv8)
Tv 8'de bu akşam 22:00'da Oscar'lı oyuncular Jennifer Connelly ve Ben Kingsley'in başrollerini paylaştığı "Sisler Evi" ekrana geliyor.
Tv 8'de bu akşam 22:00'da Oscar'lı oyuncular Jennifer Connelly ve Ben Kingsley'in başrollerini paylaştığı "Sisler Evi" ekrana geliyor.

Kutsal Hazine Avcıları
Tanrı’yla konuşmak mi istiyorsun? O zaman beraber gidip onu görelim, yapacak daha iyi bir işim yok...
Indiana Jones
Tanrı’yla konuşmak mi istiyorsun? O zaman beraber gidip onu görelim, yapacak daha iyi bir işim yok...
Indiana Jones
















