
Doğum uzmanı doktor Do-il ve nakış ustası eşi Jin-seong’un mutlu bir evlilikleri vardır. Yaşamlarındaki tek problemse çocuk sahibi olamamalarıdır. Sonunda bir çocuk evlat edinmeye karar verirler. Yetimhaneyi ziyarete gittiklerinde Jin-seong’un dikkatini, sıradışı ağaç çizimleri yapan bir erkek çocuğu çeker. Resimlerden biri sanki ünlü ressam Edward Munch’un klasik eseri ‘Çığlık’tır. Öğretmen, çocuğun daha önce bir Munch eseri görmediğini, onun resim konusunda bir dâhi olduğunu, ancak ağaçlarla takıntılı derecede ilgisi bulunduğunu açıklar. Aile, çocuğu evlat edinmeye karar verir.
Büyük bir bahçe içindeki evde Do-il, Jin-seong ve büyükbaba ile yaşamaya başlayan çocuk, garip davranışlar sergilemekte, bahçedeki akasya ağacının yanından ayrılmamaktadır. Bir süre sonra Jin-seong tuhaf ve beklenmedik biçimde hamile kalır ve çift, çocuk sahibi olurlar. Do-il’in annesi, torunu olduktan sonra evlatlık çocuğa düşmanca yaklaşmaya başlar. Kısa zamanda çocuğun hareketleri, ailenin bütün üyelerini rahatsız ve tedirgin eder. Ve bir gün Jin-seong ile tartışan çocuk ortadan yok olur. Çocuğun kaybolmasıyla bahçedeki ölü akasya ağacının yaprakları açar ve evi çiçek kokusu kaplar. Tuhaf olaylar birbirini takip eder. Küçük çocuk nerededir?
Uzakdoğu sineması son yıllarda en çok korku filmleriyle adını duyuruyor. “Akasya” da, bu türün Güney Kore sineması imalatlı yeni bir ürünü. Mistik geleneklerden, masallardan ve yerel inanışlardan güç alan Güney Kore filmi, son zamanlarda ‘Uzakdoğu’ usulü olarak tanıdığımız bir korku hissini yüreklerimizde hissettirmeyi başarıyor. 1998 tarihli korku denemesi “Fısıltılı Koridorlar” (“Whispering Corridors”) ile tanınan ve sevilen Ki-Hyung Park’ın üçüncü yönetmenlik denemesi olan “Akasya”, aslında sevgi ve gerekliliği üzerine bir film. Park, meselesini, filminin alt metinlerine iyice yedirmeyi başarmış. Filmin başlarındaki klasik anlatım ve atmosfer, sonlara doğru büyük bir değişim geçiriyor ve izlediğimiz filmin aslında birçok başka boyutu, yüzü olduğunu gösteriyor bize. Hünerli bir yönetmen Park. Beyazperdenin temel faktörlerinden ışık ve gölgeyi ustaca kullanıyor. Güney Koreli yönetmen, bizleri filmin sonundaki finale hazırlasa da, ustaca hamleleriyle seyircinin kafasında değişik soru işaretleri ve tereddütler bırakıyor. Kesme, biçme, doğrama gibi ‘mezbaha’ sahnelerine bulaşmadan, kadrajda belirlediği enfes bir ortamda –bir ev, onun bahçesi ve bahçedeki akasya ağacı- anlatıyor hikâyesini. Bir an koltuğunuzda zıplıyorsunuz, hemen ardından içinizi bir ürperti kaplıyor ve ardından hüzünleniyorsunuz. Gözleriniz doluyor ve o aniden gelen ağlama hissi yerini yeniden sıkı bir tedirginliğe terk ediyor.
Ki-Hyung Park, Güney Koreli orta sınıf bir ailenin iki yüzlü yaşamını taşıyor beyazperdeye. Kentsoylu, erdemli ve her şeyi bildiklerini düşünen karakterleri hazır olmadıkları çelişkilerle yüz yüze bırakıyor. Suçluluk duygusunu ve vicdan azabını ele almayı da unutmuyor tabii. Aldatmalar, gizlenen yönler, yalanlar ve basbayağı kötü yanlar yönetiyor insanı çoğu zaman Park’ın filminde. Üstünü örttüğümüz kötülükler, bizi bir sona, kesin bir bitişe sürüklüyor. Asıl meselesi de sevmeyi beceremememiz. Park’ın çizdiği mutluluk tablosunun ne kadar yapay olduğunu derinlerde saklanan mutsuzlukları kavrayınca fark ediyoruz. “Akasya”, hayal kırıklıkları, bastırılan hisler, vahşi duygular ve hepsinin ötesinde insanın içinde yaşayan o inanılmaz kötücül şey üzerine bir masal anlatıyor. Kalbimizi doldurması gereken tek şeyin sevgi olması gerekirken, ‘sevgi’ haricinde her türlü hisse yenik düşmemizi ve insanlıktan uzaklaştığımızı resmediyor Güney Koreli yönetmen. Küçük çocuğun aradığı sevgi ve şefkati bir ağaçta –ağaçlarda- bulması ve ağacın koruyuculuğu, insan doğasının özündeki kötücül yanın karşıtı olarak kullanılmış filmde. Sembolik ve romantik anlatım, finalde gerçeğin buz gibi yüzüne dönüşüyor ve Park’ın, öyküsüne ne denli hakim olduğunu kanıtlıyor sanki. Küçük çocuğu kucağında sarıp sarmalayan ağaç kökü bir anne yüreği işte ve her anne sonuçta çiçekler açan ve gökyüzüne uzanan bir ağaç gibi.
İnsanın kendi hırslarına ve keskin taraflarına yenik düşmesi ne kadar da kolay. Oysa bu dünyada mutlu olmak var. Şefkatli ve anlayışlı olmak. Sevebilmek, bunu becerebilmek… Güney Kore yapımı korku filmi, derin psikolojik okumalara açık, iyi çekilmiş ve kurulmuş, özenle anlatılmış, iyi oynanmış, hepsinin ötesinde ‘meselesi’ olan ciddi bir yapım. Türü sevenler ve alt metinlere önem verenler mutlaka izlemeliler “Akasya”yı. Filmin ardından etrafınızdaki ağaçlara başka türlü bakabilirsiniz. O size bağlı.



Fox'da bu akşam 23:00'da başrollerini Robert Redford, James Gandolfini ve Mark Ruffalo'nun paylaştıkları Son Kale (The Last Castle 2001) adlı film ekrana geliyor.

Eğer hayattaki prensiplerin seni bu duruma getirdiyse, onlara ne gerek vardı o zaman ?






Seanslar
Fragman
