
John Clark, orta yaşın üst sınırlarını zorlayan, yoğun çalışan ve tekdüze hayatından sıkılmış Chicagolu bir avukattır. İki yetişkin çocuğu ve sevdiği bir eşi vardır fakat ‘fena halde’ sıkılmaktadır. Her geçen gün, geride kalanın aynısıdır sanki. Yaşam gelip geçmektedir ve John, bir akşam yine aynı trenle işinden evine dönerken kararını verir. Her akşam, aynı saatte tren penceresinden gördüğü kadına, bir dans stüdyosunun penceresinden dışarıya bakan gizemli güzele koşar. Amacı dans etmek değildir önceleri. Dans stüdyosunda eğitmenlik yapan Paulina’yla yakınlaşmak istemekte, güzel kadının, içinde kaybolmaya ramak kalmış heyecanı yeniden ateşlemesini arzulamaktadır. Fakat dansı ve oradaki büyülü atmosferi keşfettikten sonra John, kaybettiği bazı önemli şeyleri yeniden yakalar. Gizli bir gerçeği de fark eder: Dans etmekten büyük zevk almaktadır.
Masayuki Suo isimli bir Japon 1996’da “Shall We Dansu?” adında bir film çeker. Tokyo’da muhasebeci olarak çalışan bir adamın dans dersleri alarak sorunlarından kurtulmasıdır beyazperdeye yansıyan. Film ABD’de önemli bir gişe başarısı elde edince, prodüktörler filmin Hollywood versiyonunu çekerler. Böylelikle “Town & Country”, “Serendipity” ve “The Mighty” filmlerinden tanıdığımız Peter Chelsom imzalı “Shall We Dance” ortaya çıkar. Filmin senaryosunda orijinal filmin yönetmeni Suo’nun imzası var. Yeni öyküde, Tokyo yerini Chicago’ya, muhasebeci ise avukata bırakmış. (Fred Astaire-Ginger Rogers ikilisinin 1937 tarihli filminin adı da “Shall We Dance?”dır. Fakat bizim filmimiz, bahsettiğimiz Japon filminin yeniden çevirimi.)
Başrollerini Richard Gere, Susan Sarandon ve Jennifer Lopez’in paylaştıkları filmde, Stanley Tucci, Bobby Cannavale [“Hayatın İçinden” (“The Station Agent”)] gibi yetenekli oyuncular yer alıyor. Müzik ve dansla iç içe geçen bu romantizm şöleni gerçekten, seyirciye kendini çok iyi hissettiren, ‘eski zamanlardaki gibi mutlu’ olduğunu düşündüren bir film. Şiirsel anlamında değil, gerçek anlamında bir ‘eski zaman’ mutluluğu bahsettiğim. Uçup giden anlara kesin bir saygı duruşu, aşka sunulmuş hoş bir selam. Her şeye rağmen sevginin ve umudun var olduğu hakkında çağdaş bir masal. İnsanın kanını kaynatan, salsadan rumbaya, salon valsinden çaçaya kadar ritim ve dansla dolu bir yetişkin masalı.
Orta yaşın sonlarına hızla ilerlerken, bir tren penceresinden mutluluğu ve aradığı ‘o eski güzel şeyi’ gören kahramanımız, güzeller güzeli dans eğitmeni, stüdyoda dans aşkıyla yanan birçok farklı karakter, kahramanımızın fedakâr ve güvensiz eşi, çocukları ve birçok yan unsur. Filmin lokomotifi olan dans ve müzik eşliğinde bir araya gelen tüm bu etmenler, yüzünde bir gülümseme ve içinde dans etme isteği ile salondan yolcu ediyor insanı. Muhtemelen, eve gidip sevgilinize, eşinize veya çocuklarınıza sarıldıktan sonra, birçok aynılık içinde uykuya dalmadan önce bir an kendinizi çok iyi hissettiğinizi düşündüren naif bir eğlencelik “Aşka Davet”. Başta, çevresinin, üstünde daracık deri bir pantolon, kafasında bir perukayla çılgınca dans ettiği için efemine ve hafif deli olarak nitelediği Link Peterson’u canlandıran Stanley Tucci olmak üzere başrollerdeki Richard Gere ve Susan Sarandon’un dengeli ve sevimli performansları, hatta Jennifer Lopez’in bile gayet ölçülü ve kendini bilen oyunu, filmi daha da zenginleştiriyor. Müzikler ve dans kareografileri birinci sınıf. Denenmiş senaryo, dengeli ve titiz bir yönetimle de desteklenince ortaya olumlu bir sonuç çıkmış. Filmin kurgusu da oldukça özenli.
Bing Crosby, Gene Kelly, Fred Astaire, Ginger Rogers gibi unutulmaz yıldızlara bir saygı duruşu niteliğinde olan film, özellikle orta yaş izleyici grubu tarafından daha da fazla beğenilecek. Aslında filmin yapısı, özel bir içsellik üzerine bina edilmiş. İflah olmaz bir romantikseniz eğer, filmden memnun ayrılmama ihtimaliniz sıfıra iniyor. Aşıklar, aşık olmak isteyenler, büyük ‘aşklarla’ yaşayanlar ve en önemlisi aşkın ve tutkunun her türlüsüne inananlar “Aşka Davet”i kaçırmamalı, tabii bir de dans tutkunları. Gerçek bir müzikal-romantik salon filmi var karşımızda. 1930’lu ve 40’lı yılların aynı tür filmlerinden beslenen ve onlara günümüzden seslenen film, değişmeyen bir şeyin, insanoğlundaki tutkunun kanıtı niteliğinde.


Michael Haneke, "Kent Üçlemesi"nin bu ilk filminde, sıradan orta sınıf Avusturya ailesini karanlık bir sona doğru giderken soğukkanlı bir gözlemci edasıyla izliyor. The Seventh Continent bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de!

Bir balık asla düşünmez çünkü balıklar herşeyi bilir.








Seanslar
Fragman


