Asker: Can sıkıcı bir film
Kutlukhan Kutlu 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
Hem öyküsü, hem atmosferi, hem de aksiyonuyla, yeniliğe yol açabilecek her şeyden hummalı bir şekilde kaçan ve sonuçta can sıkan bir film.
Asker yolunu emin adımlarla, açık ve net bir şekilde çiziyor… Çiziyor çizmesine de, hem bildiğimiz, daha önce yığınla konvoyun geçtiği bir yolu yeniden yürüyor, hem de on dakikalık mesafeyi bir buçuk saatte katediyor. Söylediklerinin, gösterdiklerinin çoğunu bir yere bağlıyor, ama özgünlükten öylesine uzak, giydiği üniformaya bir düğme bile eklemeye o kadar niyetsiz bir film ki senaristin ve yönetmenin, bunca klişenin ötesine geçmeyi (ya da kendisini oluşturan klişelerden bir anlam çıkarmayı) hedeflemiyorlarsa filmi yapma zahmetine niye katlandıklarını anlamakta güçlük çekiyor insan. Göstereceği her şeyi seyircinin gözünün içine sokan, bir “anlaşıldı mı asker?” demediği kalan bir film “Asker”.

Sorun David Webb Peoples’da başlıyor. Peoples, bir senarist olarak çok önemli filmlere imza atmıştı. Hampton Fancher’ın “Blade Runner” için yazdığı senaryoyu düzeltip bildiğimiz hâline getirmiş, Eastwood’un “Unforgiven”ını yazmış ve eşi Janet Peoples ile birlikte, rahatlıkla 90’ların en iyi bilimkurgu filmleri arasında gösterilebilecek “Twelve Monkeys”inin senaristliğini üstlenmişti. Ancak, bu üç senaryodan ikisinin çekirdeği ona ait değildi - birer uyarlamaydı bu öyküler. Sonuçta Peoples, sadece Unforgiven’ın öyküsünü kendisi yazmıştı. Şimdi “Asker”i izleyince, insan ister istemez Peoples’ın senaryo mekaniğini iyi bildiği, ama (en azından bu defalık) samimi bir öykü fikrine sahip olmadan yola çıktığını düşünüyor. Çünkü “Asker”in öyküsü söyleyeceklerini çok çabuk tüketiyor.

Peoples, alegorik şemayı tanıyan bir senarist. Bunun izlerini “Asker”de de görebiliyoruz (keşke bu kadar belirgin bir şekilde görmeseydik). Her şey birebir eşlemeyle yürüyor: Kurt Russell’ın oynadığı, bebekken ordunun malı hâline gelen ve ifadesiz bir ölüm makinasına dönüştürülen Todd, otoritenin istediği gibi yoğurup, işi bitince çöpe attığı çaresiz ve “harcanabilir” vatandaşı temsil ediyor. Bu karakter, orduyla teknolojinin tekrar tekrar vurgulanan ilişkisine uygun bir şekilde, bir “donanım” olarak sunuluyor seyirciye. O, ordu teknolojisinin bir ürünü - yanağından etiketlenmiş olması da bunun göstergelerinden biri. Her donanım gibi, yeni teknolojiler çıkınca hurdalığa atılıyor (benzetme değil - bir çöp gemisi Todd’u, bir yığın hurdayla birlikte, çöplük olarak kullanılan bir gezegene atıveriyor).

Todd’un fırlatıldığı çöplük gezegeninde, kimsenin haberdâr olmadığı barışçı bir komün yaşıyor. Otoritenin baskısından uzak kalmak için sürgün hayatı yaşayan insanlar. Todd’un antitezini oluşturuyorlar. Otorite tarafından biçimlendirilmemiş, özgür bir topluluk. Hatta Peoples ve yönetmen Anderson, Todd’un yoketmeye programlı zihnine ve bedenine bir şok olsun diye, sakin, anlayışlı, genç ve güzel bir annenin ona bitki ekmeyi (hayat başlatmayı) öğretişini gösteriyor bize.

Alegori, iyi kullanıldığında Öklidyen bir keyif veren, her bağlantı ve göndermeyle daha da yoğunlaşabilen ve sürekli kendini ispatlayan bir yapı. Ancak Peoples bir alegori oluşturmak için asgari ihtiyaçları yerine getirip ipin ucunu bırakmış gibi görünüyor. Çünkü bu yapının geometrik konforuna kondurduğu öykü, ancak yarım saatlik bir filmi sürükleyebilir (o zaman bile, kullandığı simgeler ve bunların işaret ettiği noktaların klişeliğinden dolayı can sıkıcı olabilir). Üstelik, Peoples’ın yarattığı karakterler - kendileri dışında bir şeyleri temsil etme telaşından olacak - fazlaca tek boyutlular. Ve hem onlar hem de film, ana referanslarını oluşturan klasik western Shane’in (şiddet kullanan rol modeli), Unforgiven’ın, hatta First Blood’ın (İlk Kan - ilk Rambo filmi) bile karikatürü gibi duruyor.

Bu yapıyı görsel bir dile çevirmekten sorumlu olan yönetmen Paul Anderson ise, bu konuda çok da iyi bir sicile sahip değil. İngiliz yönetmen, kendi ülkesinde çektiği “Shopping”in ardından konsolların fatihi dövüş oyunu “Mortal Kombat”in uyarlamasıyla Hollywood’a transfer olmuştu. Özellikle görselliğiyle beğeni toplayan “Event Horizon” (Ufuk Faciası) ise, devasa bir kolajdı. Anderson, bilimkurgu tarihinden birçok parçayı ödünç alıyor, ama neyi niçin aldığı konusunda hiçbir ipucu vermiyordu. Hem öyküsünde hem de görselliğinde yönlendirmeye hiç girmeyen, sürekli “büyük” bir şeyleri ima edip bütün anlamı ısrarla seyirciye yükleyen ve umudu serbest çağrışıma bağlayan bu filmden sonra “Asker”de, öbür kutba seyahat ediyor Anderson. Çünkü “Asker”in en can sıkıcı yanı, seyirciye üzerinde düşünecek, hayal edecek ve yeniden kuracak hiçbir şey bırakmaması.

Üstelik film, söylenecek olanı doğrudan söylemediği zamanlarda, yani uzun dövüş sahnelerinde, çok kuru bir aksiyon sunuyor. Yönetmen de görsel tercihlerinde senaristin öyküde yaptığı gibi, akla ilk geleni kullanıyor - elbette seyircinin de akla ilk geleni.

Hem öyküsü, hem atmosferi, hem de aksiyonuyla, yeniliğe yol açabilecek her şeyden hummalı bir şekilde kaçan ve sonuçta can sıkan bir film “Asker”. Ve kahramanının yapaylığı, filmin de her yanına sinmiş durumda.

Henüz kimse yorum yapmamış.
TV'de bugün
Yedinci Kıta (The Seventh Continent) 5 Aralık 2008, 22:00, Cnbc-e
Michael Haneke, "Kent Üçlemesi"nin bu ilk filminde, sıradan orta sınıf Avusturya ailesini karanlık bir sona doğru giderken soğukkanlı bir gözlemci edasıyla izliyor. The Seventh Continent bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de!
Replik
Constantine
Genç öleceksin çünkü 15 yaşından beri her gün 30 tane sigara içiyorsun ve aldığın bu hayat yüzünden cehenneme gidiceksin!
« »
Copyright © 1998-2008 Sinema.com