Atlara Fısıldayan Adam: Redford'un Mastürbasyon Filmi

Kutlukhan Kutlu 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
"Atlara Fısıldayan Adam", başka şartlarda pekala ilginç olabilecek konusuna, usta oyuncularına ve başarılı sanat yönetimine karşın, düpedüz sıkıcı bir film.
Filmle aynı hataya düşmemek için, lafı uzatmadan meramımızı söyleyelim: “Atlara Fısıldayan Adam”, başka şartlarda pekala ilginç olabilecek konusuna, usta oyuncularına ve başarılı sanat yönetimine karşın, düpedüz sıkıcı bir film. Melodram ile western türlerinin kalıplarını harmanlamak gibi son derece zor bir işe soyunup altında kalan, baştan sonu belli olduğu gibi bu sona bir türlü ulaşmak bilmeyen, tahmin edilemeyecek tek bir kare bile içermeyen, bir çok başarılı öğesi olmasına karşın mayası bir türlü tutmayan filmin, yönetmen ve başrol oyuncusu Robert Redford’un bir mastürbasyon girişimi olduğunu düşünmeden edemiyor insan.
Eh sinemanın bu çınarının da mastürbasyon yapmaya hakkı var doğrusu. Ne de olsa Redford gerek oyunculuğu, gerek yönetmenliği, gerekse Sundance Vakfı ve festivali dolayımında Bağımsız Amerikan Sineması’nın muhteşem yükselişinin tek müsebbibi olma sıfatıyla sinema sanatına eşsiz katkılarda bulunmuş bir isim. Yine de “Atları Fısıldayan Adam”ı izlemek Redford’a saygı duruşunda bulunmanın olası en kötü yollarından biri olmaktan kurtulamıyor.
“Atlara Fısıldayan Adam”, bir kaza sonucu kızı da atı da sakat kalan, işkolik bir New York’lu olan Annie’nin, yollara düşüp, hala doğayla iç içe geleneksel bir yaşam süren, atların ruhundan anlayan Tom Brooker’a başvurmasının öyküsünü anlatıyor. Annie ile Tom arasında kaçınılmaz olarak önce bir çekişme sonra da bir aşk yaşanıyor ve bu ikili bağlamında kent ile kır, modern yaşam ile geleneksel yaşam arasında fazlasıyla kaba bir kıyas yapılıyor.
Karakterler ve kalıplar…
Redford’un canlandırdığı Tom karakteri, John Wayne ekolü bir western kahramanı. Ağzından cımbızla laf alınabilen, “aynası iştir kişinin lafa bakılmaz” düsturunu benimseyen, insanlardan ziyade atlarla geçinen, duygularını belli etmeyen, kaya gibi sert, eğilmez bükülmez, korkusuz bir adam Tom. Annie ise, western filmlerinde kadınlara düşen geleneksel görevi üstleniyor ve uygarlığın simgesi olarak karşımıza geliyor. Western’in altın çağında erkekleri yapmaları gereken erkekçe işlerden alıkoymak, uygarlık adına onları yumuşatıp pasifleştirmeye, yolundan döndürüp, uçsuz bucaksız çöllerden yakalayıp evlere hapsetmeye çalışarak hata eden kadın kahramanların modern versiyonu Annie. Hep acelesi olan, huzursuz, cep telefonuyla atları ürküten, herkese yukardan bakan, bilmiş bir kadın ama sonunda hem Tom’un hem de Batı’nın muhteşem doğası kanına giriyor onu sakinleştirip, süngüsünü düşürüyor. Bu uğurda ünlü bir derginin editörü olarak başarıyla sürdürdüğü mesleğinden de oluyor. Filme kötü bir anne ve kötü bir eş ama iyi bir iş kadını olarak başlayan Annie, filmin sonunda işsiz kalmış olsa da iyi bir anne ve eşe dönüşmüş oluyor. Tom Brooker, vahşi at Pilgrim’i terbiye ettiği gibi, asi kadın Annie’yi de terbiye ediyor.
Kısacası “Atlara Fısıldayan Adam”, feminizm sonrası dönemde çok az filmin cesaret edebileceği denli fütursuz bir ataerkil düzen methiyesi niteliğinde. Redford nasıl ki yaşlanmayı kendine yediremiyorsa, eski değerlerin ölmesine de tahammül edemiyor belli ki. Tabii bu kendi bileceği iş ama bizden de filmine tahammül etmesini beklememeli.
“Atlara Fısıldayan Adam”a adını veren Tom Brooker’ın bir kez bile atlara fısıldamadığı film, insanlarla atların arasındaki temel iletişim yolu olan göz temasını odak aldığından, bitmek bilmeyen bakışmalarla bezeli. Karakterlerin tümü iç bayacak kadar uzun süre birbirlerine gözlerini dikip bakışıyorlar. Belli ki anlamlı bakışlar bunlar ama anlamını çözmemiz mümkün olmuyor. Filmin en büyük başarısızlığı da Tom’un vahşi atı terbiye ettiği sahnelerin etkileyici biçimde çekilememiş olması. Tom sanki hiçbir şey yapmıyormuş gibi gözüküyor ve ne eğitim alanının etrafına toplanan diğer karakterlerin ne de sinema salonunu dolduran biz izleyicilerin dikkat kesilip izlemesine neden olacak bir iş çıkmıyor ortaya. Başarılı bir oyunculuk çıkaran Kristin Scott – Thomas ile Redford’un kimyasının tutmaması da cabası.
Kısacası “Atlara Fısıldayan Adam”, Redford’un yüzü suyu hürmetine bile izlenecek bir film değil. Redford hayranları ve western meraklıları, “Atlara Fısıldayan Adam”ı izlemek yerine, bir yolunu bulup bir kez daha “Butch Cassidy ve Sundance Kid” (Sonsuz Ölüm) filmini izlemeyi tercih etseler daha iyi ederler. Bizden söylemesi!
Eh sinemanın bu çınarının da mastürbasyon yapmaya hakkı var doğrusu. Ne de olsa Redford gerek oyunculuğu, gerek yönetmenliği, gerekse Sundance Vakfı ve festivali dolayımında Bağımsız Amerikan Sineması’nın muhteşem yükselişinin tek müsebbibi olma sıfatıyla sinema sanatına eşsiz katkılarda bulunmuş bir isim. Yine de “Atları Fısıldayan Adam”ı izlemek Redford’a saygı duruşunda bulunmanın olası en kötü yollarından biri olmaktan kurtulamıyor.
“Atlara Fısıldayan Adam”, bir kaza sonucu kızı da atı da sakat kalan, işkolik bir New York’lu olan Annie’nin, yollara düşüp, hala doğayla iç içe geleneksel bir yaşam süren, atların ruhundan anlayan Tom Brooker’a başvurmasının öyküsünü anlatıyor. Annie ile Tom arasında kaçınılmaz olarak önce bir çekişme sonra da bir aşk yaşanıyor ve bu ikili bağlamında kent ile kır, modern yaşam ile geleneksel yaşam arasında fazlasıyla kaba bir kıyas yapılıyor.
Karakterler ve kalıplar…
Redford’un canlandırdığı Tom karakteri, John Wayne ekolü bir western kahramanı. Ağzından cımbızla laf alınabilen, “aynası iştir kişinin lafa bakılmaz” düsturunu benimseyen, insanlardan ziyade atlarla geçinen, duygularını belli etmeyen, kaya gibi sert, eğilmez bükülmez, korkusuz bir adam Tom. Annie ise, western filmlerinde kadınlara düşen geleneksel görevi üstleniyor ve uygarlığın simgesi olarak karşımıza geliyor. Western’in altın çağında erkekleri yapmaları gereken erkekçe işlerden alıkoymak, uygarlık adına onları yumuşatıp pasifleştirmeye, yolundan döndürüp, uçsuz bucaksız çöllerden yakalayıp evlere hapsetmeye çalışarak hata eden kadın kahramanların modern versiyonu Annie. Hep acelesi olan, huzursuz, cep telefonuyla atları ürküten, herkese yukardan bakan, bilmiş bir kadın ama sonunda hem Tom’un hem de Batı’nın muhteşem doğası kanına giriyor onu sakinleştirip, süngüsünü düşürüyor. Bu uğurda ünlü bir derginin editörü olarak başarıyla sürdürdüğü mesleğinden de oluyor. Filme kötü bir anne ve kötü bir eş ama iyi bir iş kadını olarak başlayan Annie, filmin sonunda işsiz kalmış olsa da iyi bir anne ve eşe dönüşmüş oluyor. Tom Brooker, vahşi at Pilgrim’i terbiye ettiği gibi, asi kadın Annie’yi de terbiye ediyor.
Kısacası “Atlara Fısıldayan Adam”, feminizm sonrası dönemde çok az filmin cesaret edebileceği denli fütursuz bir ataerkil düzen methiyesi niteliğinde. Redford nasıl ki yaşlanmayı kendine yediremiyorsa, eski değerlerin ölmesine de tahammül edemiyor belli ki. Tabii bu kendi bileceği iş ama bizden de filmine tahammül etmesini beklememeli.
“Atlara Fısıldayan Adam”a adını veren Tom Brooker’ın bir kez bile atlara fısıldamadığı film, insanlarla atların arasındaki temel iletişim yolu olan göz temasını odak aldığından, bitmek bilmeyen bakışmalarla bezeli. Karakterlerin tümü iç bayacak kadar uzun süre birbirlerine gözlerini dikip bakışıyorlar. Belli ki anlamlı bakışlar bunlar ama anlamını çözmemiz mümkün olmuyor. Filmin en büyük başarısızlığı da Tom’un vahşi atı terbiye ettiği sahnelerin etkileyici biçimde çekilememiş olması. Tom sanki hiçbir şey yapmıyormuş gibi gözüküyor ve ne eğitim alanının etrafına toplanan diğer karakterlerin ne de sinema salonunu dolduran biz izleyicilerin dikkat kesilip izlemesine neden olacak bir iş çıkmıyor ortaya. Başarılı bir oyunculuk çıkaran Kristin Scott – Thomas ile Redford’un kimyasının tutmaması da cabası.
Kısacası “Atlara Fısıldayan Adam”, Redford’un yüzü suyu hürmetine bile izlenecek bir film değil. Redford hayranları ve western meraklıları, “Atlara Fısıldayan Adam”ı izlemek yerine, bir yolunu bulup bir kez daha “Butch Cassidy ve Sundance Kid” (Sonsuz Ölüm) filmini izlemeyi tercih etseler daha iyi ederler. Bizden söylemesi!
Henüz kimse yorum yapmamış.


Yedinci Kıta (The Seventh Continent) 5 Aralık 2008, 22:00, Cnbc-e
Michael Haneke, "Kent Üçlemesi"nin bu ilk filminde, sıradan orta sınıf Avusturya ailesini karanlık bir sona doğru giderken soğukkanlı bir gözlemci edasıyla izliyor. The Seventh Continent bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de!
Michael Haneke, "Kent Üçlemesi"nin bu ilk filminde, sıradan orta sınıf Avusturya ailesini karanlık bir sona doğru giderken soğukkanlı bir gözlemci edasıyla izliyor. The Seventh Continent bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de!

300 Spartalı
Bu günü unutmayın, çünkü sonsuza kadar sizin olacak.
Bu günü unutmayın, çünkü sonsuza kadar sizin olacak.








Seanslar
Fragman

