
Artık söylenecek fazla ne kaldı, Irlanda ve IRA öyküleri de Vietnam savaşı gibi kabak tadı verdi, demezseniz Jim Sheridan’ın bu konuda söyleyecek bir çift sözü daha var.
IRA içi sorunlar
Film ve senaryolarıyla Irlanda halkının dramını insan hakları penceresinden değerlendiren Sheridan son filmi “Boksör” ile bu kez iç işlerine dalıyor. Artık terör örgütü ile savaşan ordu kavramlarının anlam değiştirdiği, mecburi barış sürecinin sadece askeri değil, politik düzlemde de tartışıldığı günümüzde Sheridan, Ingiliz baskısı üzerine yoğunlaşan dikkatini dağıtıyor ve IRA’ya dönüyor. Tel örgüler, kum torbaları ve Ingiliz askerlerinin gözetimiyle Katolik ve Protestanlar arasında ikiye ayrılmış Belfast kentinin neredeyse viraneye dönmüş sokaklarında dolaşarak, IRA’nın “aileiçi” sorunlarına odaklıyor kamerasını. Ingiliz hapispahelerinde mapus yatan IRA eylemcilerinin mağdur eşlerini, yıllara mahkum olan kocalarını her ne pahasına olursa olsun beklemek zorunda olan bu kadınların dramını, artık davaya değil ateşkese inanmak isteyen yorgun halkın talebini, barış girişimlerini davadan dönmek olarak yorumlayan örgüt içi muhalif kanadın tepkisiyle çarpıştırarak çok yönlü bir tartışma yaratmak istiyor . Acaba değişen dünya dengelerinde barışın mekanı nerdedir, pişmanlık ya da affetme süreci nerde başlar, nerde biter?
Usta oyuncular
Başrolde gözde aktörü Daniel Day Lewis var. 19 yaşında, geleceği parlak bir boksör olan ama karıştığı bir eylem nedeniyle 14 yılını Ingiliz hapishanesinde geçiren Lewis, özgürlüğüne kavuştuğunda artık savaşçı değil, barışçı bir insan olmak üzere evine dönüyor. “Dalgaları Aşmak/Breaking The Waves”de canlandırdığı Iskoçyalı güzel Bess’den sonra şimdi de Irlanda aksanıyla izlediğimiz Ingiliz oyuncu Emily Watson ise Lewis’in yıllar önce ardında bıraktığı sevgilisi rolünde. Usta aktör Brian Cox ise, IRA ve aile meseleleri konusunda dengeyi ve barışı sağlamaya çalışan bir baba ve örgüt yetkilisi rolünde. Ingilizlerle barış imzalamak isteyen Cox ile örgütün “davadan dönmek” istemeyen muhalif grubun “elebaşı” Gerard McSorley arasında gerilim sürerken, birbirine parelel üç tema da gelişiyor: aşk, boks ve IRA.
Iki usta oyuncu Watson ve Lewis arasındaki dokunaklı elektriğin başarıyla yansıdığı bir atmosferde eski moda bir kavuşma hikayesini aktaran Jim Sheridan, politik görüşleri de muhalif örgüt üyelerinin engellediği bu “yasak” aşkla anlatıyor. Ancak barış konusundaki bu iyi niyetli girişimini kendi bozuyor ve sonunda “kötü adam” pozisyonuna oturttuğu radikal muhalifin kafasına sıkılan kurşunu mübah göstermeye çalışıyor. Boksun ise gereksiz bir tema olduğu söylenebilir. Filmin zayıflığı da burada ortaya çıkıyor. Öfkesini silaha değil boks gibi saldırgan ve yıpratıcı bir spor aracılığıyla boşaltmak isteyen halkın bu “hobisine” anlayış gösteriyoruz. Ancak Sheridan’ı anlamıyoruz. Yeni hapisten çıkmış bir mahkum, tehlikeli bir aşk ve IRA politikasındaki kriz başlıkları son derece anlamlı ve güçlü bir film çıkarmaya yeterdi gibi geliyor. “Ben cani değilim, ama burası beni öldürmeye teşvik ediyor” gibi klişe çaresizlik diyalogları, Scorsese’ye özenen boks karşılaşması sahneleri ve dramatik yetersizliği bir yana, yine de anlatması cesaret isteyen bir öyküye soyunmuş yönetmen. Keşke hiç soyunmasaydı, diyemeyeceğimiz özellikteki gerçekçi sahneleri ve oyuncu yönetimi, bu arada Londra’daki zengin klübündeki maç sahnesi gibi anlarla hatırlanacak duygusal bir film çıkarmış.


Michael Haneke, "Kent Üçlemesi"nin bu ilk filminde, sıradan orta sınıf Avusturya ailesini karanlık bir sona doğru giderken soğukkanlı bir gözlemci edasıyla izliyor. The Seventh Continent bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de!

Bu hayatta önemli olan ne umduğunuz ya da ne hakettiginiz değil - önemli olan ne aldığınız...
Frank T. J. Mackey







Seanslar
Fragman


