Mesaj: Din ile bilimi uzlaştırma mesajı
Esin Küçüktepepınar 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
Salt inanca bağlı kalarak zaman içinde gerçeği sorgulamayı unutan din ile, dini safsataları reddetmek adına tüm duygulara kendini kapatan bilimin keskinliğini yontmak isteyen ve gizemin bu iki kavramın birlikteliğiyle çözülebileceği mesajı ulaşmıyor.

Din ile bilimi uzlaştırma mesajı

“Sence diğer gezegenlerde yaşam var mı?” “Bilmiyorum. Ama eğer yoksa, kocaman kainatta yalnızca biz varsak, bu korkunç bir yer ziyanı olurdu.”
Öykümüzün bu anahtar cümleleri, aslında filmimizin mesajını basite indirgeyen yorumlar olarak ilk dakikalarında yüzümüze çarpıyor. Üstelik, başrolü üstlenen kahramanımızın “Araştırmamız için gereken parayı sağlamak için Hollywood’a başvuralım. Nasılsa uzay filmlerinden çok para kazandılar” cümleleri de cabası. Oysa bu tuzağa düşmeden, niyet ve mesajının ağırlığını başka anlamlara yüklemek isteyen filmimizi tarafsız bir anlayışla izlemek gerekliliğini yerine getirmek lazım. O yüzden başa dönüyoruz.

Zemekis’in teması
Carl Sagan’ın umut ve merak dolu bir ifadeyle konuşturduğu kahramanları, keşfedilecek milyarlarca yıldızda yaşamın olup olmadığı konusunda tartışıyorlar. Kurduğu araştırma ekiplerinin çalışmalarıyla öne çıkan ve en önemlisi, katı bilim kurallarının sınırlarını zorlayarak uzay teknolojisine yeni bir bakış getiren ama yine de önce bilim adamı, sonra bilim kurgucu Carl Sagan’ın 1985 tarihli kitabı “Temas/Contact”ın, insan uygarlığı kadar eski bir konuyu ele alarak “mutlak gerçeği” arayan kahramanlarının optimistik tartışmalarının ilk cümleleriydi yukarıdakiler. Bilmediğimiz alemlerdeki yabancıları merak eden bu kahramanlarımızın “Bağımsızlık Günü/Independence Day” filmiyle bir alakaları yok. Zaten Robert Zemeckis’i kamera arkasına çeken bu projenin cazibesi de uzaydan gelerek dünyayı perişan edecek düşmanlar yerine, uzak yollara bizim düşüp bulmayı umduğumuz uygarlıklara ait bir maceranın olması.

Fanilere ipuçları
Başrolde Jodie Foster var gibi görünse de öykünün çıkış noktası bir sarmal. En az gezegenimizin varoluşu kadar eski spiral figürü ile, “spiritual” yani ruhani bir ilintinin kurulduğu anlayışın sembolü tüm öykümüzün mesajını oluşturuyor. Kainattaki herşeyin içine döndüğü ve içerden de yeniden dışına tekabül ettiği bir oluşumla varolduğu felsefenin anlatımı bu. Bu anlayışın biz faniler için filmdeki en belirgin örneği ise kahramınımızı bilinmeyen uygarlıklara taşıyacak uzay gemisinin atom çekirdeğine benzeyen figürü.
Zemeckis malumunuz; “Geleceğe Dönüş/Back to the Future” ile zaman yolculuğunda gezinerek eğlendirdi, “Who Framed Roger Rabbit” ile gerçeğin alternatif boyutunu keyifli bir yaklaşımla anlattı, “Forrest Gump” ile basit dini kuralları hafif zihin özürlü bir adamla harmanlayarak ruhani söylevler sundu. Hollywood’un en iyi iş yapan filmlerine imza atan yönetmen ve prodüktörünün zaten “Temas” gibi, uzayın atari oyunları bölümüyle değil, felsefi öğretileriyle ilgilenen bir best-seller romanın etki alanına girmesi doğal görünüyor. Bir bilim adamının, daha doğrusu kadınının çocukluk öyküsünden başlayarak uzayın derinliklerindeki bilinmez dünyalara olan merakını duygusal ve makul bir açıklama yaparak anlatan roman, din ile bilimin günümüzdeki uzlaşmaz takıntısını da gündeme getirerek “gerçeği” arama peşinde.

Optimistik çıkarmalar
“Mesaj” romanın ruhuna sadık bir yol izliyor. Yani, başka dünyalarda yaşam yoksa bu korkunç bir yer kaybı ve ziyanı olurdu, anahtar cümlesinden yola çıkıyor Zemeckis. Ama bu cümleyi pek seven yönetmen, kahramanlarının ağzından pek çok kez tekrarlattığı bu göndermelerle, paralelindeki “toplu iğne başında bile bir evren olabileceği” öğretisine ters düşerek mesajını basitleştiriyor ve “Demek ki var!” çıkarmasının optimistik anlamına sığınıyor. Ancak tavrı öyle değil. Sanki kainatla ilgili büyük sorular sormayı üstlenmiş bir hali var “Mesaj”ın. Ancak hiç düşünce ve inancı ürkütmeden, devecinin külahını uçurtmadan başarmak istiyor.

Foster’ın başarılı oyunculuğu
Jodie Foster’ın canlandırdığı bilimci, yüzyılımızın insanını tanımlıyor adeta. Acılarını içinde büyüterek gönüllü bir izolasyonla kendini yaşamdan soyutlayan, fani zevkleri asgaride yaşayan ve yalnızca işini dert eden bir yalnız kadın var ortada. Bilim adamı kimliği olması rasyonel bir portre yaratırken, duygusal açılımlarıyla bu dünyada bulamadığı mutluluğu diğer alemlerde aradığı izlemini veriyor, üstelik ateist. Kısaca, sinsi patronunun alaylı yorumuyla “gece gündüz E.T’den mesaj bekleyen” uzaylı dostu bir insan. Ancak Foster’ın başarılı oyunculuğuyla bu yalnız ve güçlü olmaya çalışan hassas kadın figürünü benimsiyoruz. Öykünün yapısı toplumun tüm katmanlarını ve inançlarını barındıran bir anlayışla kurgulanmış. Foster’ın birlikte çalıştığı ekibin gayretli ve inançlı elemanları var ortada. Keşiften ziyade uzay fetihlerinden yana güç odaklarına rağmen bulunan parayla araştırmalarına devam ediyorlar. Gece gündüz kainatın bir yerlerinden mesaj almak için uğraşan bu bir gurup bilim adamını ciddiye alan özel para kaynağı ise kapitalizmin finans impatorluğu tanımına pek uygun bir kişilik; çok güçlü ve çok düşman sahibi, ama neyse ki ölümlü.

Din ile bilim buluşuyor
Bu kadar rasyonel adamın yanında bir de inancı ve Tanrı figürünü temsil eden genç bir rahip var. Ancak bildiğimiz rahiplerden değil bu, bir diğer bin yılı devirmekte olan gezegenimizin gerçeğine uygun bir profilde boygösteriyor. Büyük kentin arkak sokaklarındaki herhangi bir barda rastlayabileceğiniz sıradanlıkta, bira içen, çiçekli gömlek giyen, yeri gelince üzerine smokin geçiriveren, ama herşeye rağmen saç modelinden yana sorunu olduğu görülen yakışıklı Matthew McConaughey bu. Ateist kızımızla ruhani erkeğimizin filmin başlarındaki kısa ama ateşli birliktelikleri din ile bilimin ilk buluşması niteliğinde. Ancak ilişkinin pek kısa sürmesi bu temasın da ilk başarısızlığını simgeliyor. James Woods ve Angela Basset gibi sistemin ve kamoyunun değişik görüşlerini simgeleyen tiplemeler de cabası. E.T. benzeri, patlak gözlü yeşil yaratıklarla tanışmayı bekleyen izleyicinin hevesini kursağında bırakarak, işin mesajına yönelen film, bu renkli galerinin bütünlüğünde yoluna devam ediyor.

Yönetmen Zemeckis, yaklaşık iki buçuk saatlik “gerçeği arama” yolculuğunu, iyi bir işçilik örneği göstererek akıcı bir dille anlatmış. Ancak söyleyecek çok lafı olmasına karşın “samimi” bir dille konuşamadığı için mesajının ağırlığı da hafifliyor. Maya uygarlığının el yazıtları gibi kadim bilgilerin ışığında “reality” yani görünen gerçeğin değil, mutlak hakikatin yani “truth”un anlamını veren gerçekliği arayan insanların mesajı ortada görünmüyor ve herşey Hitler’in uyduya yolladığı görüntü dalgaları kadar keskin ve maddi bir anlayışla yansıyor. Oysa Sagan’ın romanını ve Semeckis’in filmini bu kadar popüler yapan çıkış noktası da bu. Yani tanrı ile bilimin katı uzlaşmazlığını ilk elden çözmek değil, alternatif çıkarımlar yaparak ufku genişletmek. Milyarlarca yıl önce “gerçeği” aramak üzere ayrı ayrı yollara düşen ruhaniler ile rasyonellerin efsanesi bu. Ruhanilerin gittikleri yerden dönmedikleri ve rasyonellerin bulundukları yere yerleşerek gidenleri unuttukları bir oluşumla reality’yi açıklayan görüşler ve ruhanilerin uzun aralıklarla kurmaya çalıştıkları temasla gelişen kainat birliğinin felsefi savını ancak filmin altını kazırsak anlıyoruz.

Ateistlere bildiri
Salt inanca bağlı kalarak zaman içinde gerçeği sorgulamayı unutan din ile, dini safsataları reddetmek adına tüm duygulara kendini kapatan bilimin keskinliğini yontmak isteyen ve gizemin ancak bu iki kavramın birlikteliğiyle çözülebileceği mesajının sinyalleri tam olarak ulaşmıyor. Gerçi, her felaket beklentisi öncesinin karnaval ortamı, “diğer taraf”ın anlatılacak değil ama yaşanılacak bir deneyim olduğu göndermeleri hedefini buluyor. Ancak filmin genelindeki toparlanamamışlık duygusunun yarattığı soruların ortaya çıkardığı mantık hataları, mazrufunda anlatacak derdi olan ama kılıfında ortayı bulmaya çalışan Hollywood anlayışını deşifre etme konusuna tuz biber ekiyorlar.
Bunlardan en önemlisi ise 18 saatlik bir kainat yolculuğu yaptığını savunan Jodie Foster’ın, bir hükümet görevlisi kadar zeki olamayıp kayıt bandının süresini sormayı akıl edemeyerek delil olarak sunamaması ve uzayda gezindiği iddiasını kanıtlayamaması.
Hani yine, ağzımıza bir parmak bal çalındığı, klişelerin yeniden pişirilerek önümüze sunulduğu duygusu yakamızı bırakmıyor. Uzay aracını yollayan ekibin başındaki adamın zenci, sabotajı yapanın aşırı dinci bir beyaz olduğu gibi “rasyonel” göndermeleri kim takar! “Mesaj”ın sonunda, yüzde 95 oranındaki nüfusunun Tanrı’ya inandığı bir gezegende tüm ateistlerin şöyle bir uzayda dolaşmalarının caiz olduğunu anlıyoruz. Bu pek pahalı bir iş, diyorsanız yönetmen Robert Zemeckis ve mesai arkadaşları “Mesaj” ile size bir seanslık ucuz gezinti temin edebilir. Ama siz yine de gördüğünüz her uzaylıyı babanız sanmayın!

Henüz kimse yorum yapmamış.
TV'de bugün
Yedinci Kıta (The Seventh Continent) 5 Aralık 2008, 22:00, Cnbc-e
Michael Haneke, "Kent Üçlemesi"nin bu ilk filminde, sıradan orta sınıf Avusturya ailesini karanlık bir sona doğru giderken soğukkanlı bir gözlemci edasıyla izliyor. The Seventh Continent bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de!
Replik
Testere
Ded. Tapp : Seni rahatsız manyak.
John : Evet, rahatsızım.
Beni içten içe yiyen hastalıktan rahatsızım.
Ellerindekinin kıymetini bilmeyen insanlardan rahatsızım.
Başkalarının acılarını önemsemeyenlerden rahatsızım.
Hepsinden rahatsızım.
« »
Copyright © 1998-2008 Sinema.com