
Hangi çakal !
Açılış jeneriklerindeki yaratıcılık, son dönemde grafik tasarımlarıyla yükselen yeni trendi izliyor. “Se7en”dan bu yana göreceğiniz en iyi açılış jeneriklerinden birisi de “Çakal”a ait. Aslında izleyiciyi ilk bir kaç dakikada havaya sokan jeneriklerin en önemlilerinden birisi olarak içerik ve grafik anlatımıyla gayet başarılı.
Siyah beyaz belgesel görüntülerin renkli karelerle hızla yer değiştirerek yakın tarih bilgisinin hatırlatıldığı, müzik ve sayısız ayrı kanal ses efektlerinin üstüste yüklenerek dinamizmin desteklendiği bir jenerik bu. Başrol oyuncuları Bruce Willis, Richard Gere ve yönetmen Michael Caton-Jones gibi isimlerin, titrek fontlarla kaydırılan harflerin tedirgin edici anlatımıyla sunularak seyirciyi filme hazırladığını ve beklentiyi yükselttiğini görüyoruz.
Dağınık bir senaryo
Yönetmen Caton-Jones’un beklentileri hayalkırıklığına uğratmaya niyeti yok. Hemen ardından drum and base ritminde patlayan müzik eşliğinde, mafya kılıklı adamlarla birlikte Moskova’nın pahalı bir gece klübüne giriyoruz. Ancak yönetmen, Batı alemindeki eğlence yerlerinden hiç de aşağı kalmayan bu lüks yerde, yeni düzenin Rus vatandaşlarıyla birlikte eğlenmemize fazla izin vermiyor. Dışarıda, sigara içerek dondurucu soğukta bekleyen gizemli bir kadınla işaretleşen gizli polis tipli insanları görünce diskodaki havanın ısınacağını anlıyoruz.
Nitekim olanlar oluyor. Amerikan ile Rus gizli servisinin adamları içeriye dalıyor, patırtı çıkıyor ve teslim olmak istemeyen mafya kılıklı önemli adam, rüşvet ve polis üzerine “gerçekçi” bir iki replik söyledikten sonra kurşunu yiyerek beyazperdedeki süresini dolduruyor. “Çakal”ın entrikasını düğümleyen bu ilk anlardan itibaren yönetmen Caton-Jones da süresini doldurmuş görünüyor. Adeta filmini tamamlamış da, senaristin arada unutulan başrol oyuncularının yer alması için düşündüğü ek süreyi doldurmak için isteksizce yönetmenlik yapıyormuş havası veren bir dağınıklığa giriyor.
Mantık boşlukları
Ancak önünde daha yaklaşık iki saat, iki star oyuncunun yer aldığı geniş oyuncu kadrosu, mantık boşluklarıyla dolu ve kopuk senaryonun itelemeye çalıştığı bir entrika var. Arkasında ise Fred Zinnemann ustanın 1973 tarihli klasiği “Çakal/The Day of The Jackal” adlı filmi yer alıyor.
Geçtiğimiz yıl aramızdan ayrılan Zinnemann ölümünden kısa bir süre önce filminin özgün bir isimle yeniden çekileceğini açıklamıştı. Ancak bu köprünün altından çok sular aktı ve yönetmen Michael Caton-Jones yeni “Çakal”ın eskisiyle hiç bir alakası olmadığını söyledi. ilk filmi “Skandal” ile övgüler toplayan, “This Boy’s Life” ile tökezledikten sonra iskoç westerni “Rob Roy” ile geniş kitlelere ulaşan, kendi deyişiyle “işçi sınıfından gelme” İngiliz Caton-Jones’un açıklamaları ilgi topladı. Caton-Jones, değişen dünya dengeleriyle oluşan modern zamanın dekorunda özgün bir hikaye yaratmak ve enerjik bir film yapmak istediğini açıkladı.
Frederick Forsyth’ın ünlü romanından uyarlanan, bir ingiliz centilmeni havasındaki Soğuk Savaş döneminin akıllı ve zeki uluslararası tetikçisi “Çakal”ın yerine, Hollywood’un bu iddialı ve pahalı projesine “yakışacak” dinamizmde bir suikastçi yarattıklarını vurguladı. Orijinalindeki General De Gaulle yerine FBI Başkanı’nı hedef alan bu yeni yapımda gerilim yerine aksiyon istediğini söyledi. Zaten yapılmış iyi bir örneği tekrarlamanın anlamsızlığını bilen sinemaseverlerin de, Willis ve Gere isimleriyle desteklenen aksiyon vaadini merakla beklemesi gayet doğaldı.
Olay çok, karakter bol
İlk dakikalarından sonra dağınık ilerleyerek tempoyu düşüren senaryoya rağmen, sizin de merakınız aynı beklentiyle devam ediyorsa yeni “Çakal”da olay da çok, karakter de bol. Ancak gereken ritmde, uygun tiplemelerle ve özgün fikirlerle olduğunu söylemek zor. Yine de sırada, ölen mafyöz gencin babası var. Derken ünlü Çakal’ı görüyoruz. Oğlunun öldürülmesine dayanamayan acılı baba, dünyanın bu en usta ve de pahalı suikastçisini kiralayarak önemli bir insan için ölüm emrini veriyor. Ama Rus polisinden sigara tiryakisi Diane Venore ve bir şey yiyip içtiği görülmeyen Amerikalı ortağı Sidney Poitier olayın peşini bırakmıyorlar. Resmi makamların itarafıyla “varlığı bile ispat edilememiş” Çakal’ın izini sürmek için de, mapushaneye düşmüş Amerikan aksanlı eski bir IRA tetikçisinden yararlanıyorlar. Pardon aslında, irlanda aksanlı Richard Gere bu. Brad Pitt gibi elinden geleni yaparak irlandalı vurgusuyla konuşmaya çalışan ve danseder gibi yürüyen çekici Gere’in canlandırdığı bu IRA’lıya senaryo gereği iyice sempatimiz artıyor. Zaten senaryo da dünyada ve sinemada değişen güç dengeleriyle belirlenen yeni klişeleri tekrarlıyor.
Ruslar ile Amerikalılar elele vererek “yeni düşman” Rus mafyasına karşı savaşıyorlar, davadan dönmeseler bile uzlaşma yoluna giden IRA üyelerinin yardımsever insani yönü vurgulanıyor, mutlaka bir eşcinsel karakter yaratılıyor ama ömürleri uzun olmuyor, sadece politik ya da kişisel sorunları olan kahramanlar sigara içebiliyor ve iyi polisler zenci aktörlerden seçiliyor. Neyse ki filmi sürekleyecek akıllı ve yakışıklı düşman beyaz ırktan bir erkek portresinde eski klişeleri tekrarlıyor da, nostaljik bir duyguyla içimiz rahatlıyor.
Bruce Willis ve “Çakal” kılıkları
Ama, Çakal rolündeki Bruce Willis bir garip. Hani “Aziz/The Saint”teki Val Kilmer gibi. Kılık değiştirme cezası almış da, bu nedenle ne yaparsa yapsın yine kendisi gibi görünerek intikamını alan bir adamın muzip edasıyla ortalarda dolaşıyor. Bu durumda, nasıl oluyor da tüm gizli polis örgütlerinin hala onun gerçek yüzünü belirleyemediğini hiç anlamıyoruz. Son derece “cool” takılıyor gibi ama yüzündeki alaycı gülümsemeyle “Mavi Ay/Moonlighting” dizisinden bir bölümü hatırlıyormuş gibi hafif çapkın bakıyor. Ancak kadınlarla pek arası yok. Kötü emellerine alet etmek için barda bir eşcinselli tavlıyor ve tutkulu bir öpüşmeyle adamcağızı baştan çıkarıyor. 007’nin ABD versiyonu gibi teknolojik oyuncaklara bayılıyor. Lap top bilgisayarıyla öldürücü dev silahları uzaktan kumanda edebiliyor ve kanun dışı işlerini e-mail aracılığıyla yürütüyor. istanbul ve Washinton’da yaşayan vatandaşların ortak kabusu olan park sorununu bile hallediyor ve vallahi koca kamyoneti için en kalabalık mahallede yer bulabiliyor.
Anlayacağınız gibi Çakal pek becerikli. Böylesine modern, serseri ruhlu, sempatik ve de üstelik zengin bir erkeğin korkutucu olabileceğini düşünen yapımcılara şaşırıyoruz. Gere’in IRA militanını sevdiğimiz gibi Çakal’ı da bağrımıza basıyor ve bu adamlarda böyle çekici özellikler varken kariyerlerinin hiç önemli olmadığını düşünüyoruz.
Gülünesi bir becereksizlik
Ancak bu sempati duygularının “Çakal”a pek faydası yok. Sadece yanlış oyuncu seçimi ve yönetimi konusunda fikir veriyor. Bask savaşçısı Mathilda May gibi oyuncuların arada parladığı, Poitier ustanın sınırlandığını, Diane Venora’nın döktürmesine karşın tüm karakterler genel alaycı bakışın kurbanı oluyor ve karikatür yüzeyselliğinde kalıyorlar. “Çakal”ın başarısızlığı senaryo aşamasında başlıyor. Gerilim yerine aksiyonu tercih etmesi makul bir seçim olabilecekken bu tren de kaçıyor ve başıboş, mantıksız, kopuk ve dolayısıyla heyecansız gelişen olaylar zinciri ile kilişelerin sıkıcılığı arasında sıkışıyoruz. Misyonu, Çakal’ın izini sürerek heyecan yaratmak olan film, bir bulmaca çözümünün keyifli süreciyle ilgilenmeyen anlayışıyla, sadece iki star oyuncunun varlığına yaslanmış gibi görünüyor. Genel tavrını belirleyen alaycı hava ise mizah anlayışını değil gülünesi bir beceriksizliği gösteriyor.
Herşeye rağmen ABD vizyonunda yapımcıların yüzünü güldüren bir gişe başarısı elde eden “Çakal”, bazen duyarlılıklarını Yeni Dünya’ya taşıyamayan Avrupalı yönetmenlerin durumununa bir örnek adeta.


Michael Haneke, "Kent Üçlemesi"nin bu ilk filminde, sıradan orta sınıf Avusturya ailesini karanlık bir sona doğru giderken soğukkanlı bir gözlemci edasıyla izliyor. The Seventh Continent bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de!

Hayat sen başka planlar yaparken sana olandır.








Seanslar
Fragman

