
Blues ile hidayete erenler
Orijinalinden sonra yeni senaryoyu da yazan aynı ikilinin yani yönetmen John Landis ve oyuncu, senarist, lokanta sahibi Dan Aykroyd’un aldığı bu görevsizlik kararıyla bocalayan film, artık “Tanrının işine akıl sır ermez” cümlesiyle oyalanarak efsane grubu biraraya getirme çabasına kulp bulmuş oluyor. Bu kez siyah giyen adamların sayısı dört. Dan Aykroyd’un canlandırdığı Elwoood’un hapisten çıkışıyla başlıyor film. Diğer iki biraderinin yokluğuyla yıkılan ve kendine bir amaç arayan Elwoood, önce J. Evan Bonifant’ın oynadığı küçük yetimi peşine takıyor, sonra da barmen olarak çalışan John Goodman’ı henüz biraraya gelmeyen grubunda solist kadrosuna yerleştiriyor. Derken başlıyor koşuşturma. Polis ve Rus mafyasının takibinde eski grup elemanları tek tek ziyaret ediliyor, grup toparlanmaya çalışılıyor. Manevi birader olduğunu kolay kabul etmeyen ama papaz James Brown’ın ilahileri eşliğinde ışığı görerek hidayete eren ve mikrofonu eline alan polis komiseri Joe Morton’un katılımıyla dörtlü tamamlanıyor.
Söylev bağlamında espriler
Bundan sonrası mı? Siyahi ırkın blues ile özüne dönüp, aydınlanması; 90’ların yarattığı gang rap, tekno, “paçavra duygusallığına indirgenen romantik soul şarkılar”gibi baskın ticari anlayışın gerçek müzik üzerine yarattığı tahribat; yeni güç dengeleri gibi söylev bağlamında göndermeler ile polis gücünün müzik, sağ görüşlü askerlerin ve Rus mafyasının kara büyü ile hizaya gelmesi başı çekiyor. Aretha Franklin, B.B King, Eric Clapton, Steve Winwood, Bo Didley, Jonny Lang, Junior Wells, Isaac Hayes, Junior Wells, Dr. John gibi blues müziğin dev isimlerinin önce teker teker, finalde de topyekün kadraja girişini izliyoruz. Plantasyon örneği karargahında yarışma düzenleyen ve kara büyü ile işlerini yoluna koyan Kraliçe Moussette rolündeki Erykah Badu da cabası. Araya biraz da “Thriller” klibinden esinliler de katan John Landis, bu karmaşanın 90’ların tüketici ruhuna pek uygun düşeceği öngörüsünde bulunuyor.
Bir “yeniden yapım” havası
1980 tarihli “Blues Brothers” ya da Türkçe’de kulağa daha bildik ama başka bir türüyle yani “Cazcı Kardeşler” adıyla anılan film, müzik ile komediyi biraraya getirerek popülerliği yakalamıştı. İkincisi ise komedi kisvesi altında müzikal olmaya çalışan bir konser kaydı olmaktan kurtulamıyor. Ortada doğru dürüst bir senaryo yok ve Rus mafyası gibi göndermelerin haricinde “güncelleme” söz konusu değil. Bir devam filmi iddiasıyla ortaya çıkan ama neredeyse bir yeniden yapım havasında gelişen film, şarkılara bahane olsun diye aralara yerleştirilmiş aksiyon ve söylevler toplamı adeta. İki önemli hedefi var gibi: Orijinalinin yarattığı duyguyu tekrar yakalamak ve ilkinden daha fazla sayıda arabayı çarpıştırmak. Yığınla araba telef etmek konusunda gayet başarılı. Ama “eski güzel günler” bir türlü gelmiyor.
Blues’lu bir başkaldırı
İlkinde konunun bir ağırlığı, bu yetersizliğin yarattığı bir endişe filan yoktu. Dönem, rock müziğin isyankar keskinliğiyle bilendiği halde dünyayı değiştirme mücadelesinden artık bitap düşen ruhların mola verdiği bir zamana denk geliyordu. Materyalist dünyanın baskısını blues ile hafifleten ve göğe yükselen film, yeni bir on yıla ayak basan dünyamızın dini ve politik referanslarını parodi anlayışıyla mizaha dönüştüren anlayışıyla eğlendirdi. Kahramanların durumu aslında dokunaklı, vizyona bakışı ironikdi. Bir de üzerine blues müziğin “baba” isimlerin kadroya dahil edilip, şarkılı türkülü sahnelerle bezenince ortaya enerjik ve kıpır kıpır bir iki saat çıkmıştı.
Günahsız olan ilk taşı atsın!
Günahsız olan ilk taşı atsın! Landis ve Aykroyd 1980 yılında yakaladıkları bakış açısını kaçırmış görünüyorlar. Müziği değil ama Blues biraderlerin içinde yaşadıkları evrenin görünüşünü tanımlamakta yetersizler. Artık yaşamayan Belushi, Candy ya da Calloway’in yokluğu değil söz konusu olan, atmosferin ve ruhun yokluğu zedeliyor filmi. Aradan geçen yaklaşık 20 yılda ölenler, kadroda bir daha yer almak istemeyenler bir yana, o günlerden bugüne ulaşan tek birader olan Elwood rolündeki Dan Aykroyd da değişmiş. İlkinde bir çeşit “küçük serseri” karakterindeki Elwood, şansı yolunda gitmeyen, tüm dünyayı kendine düşman belleyen, yaşamında ileriye doğru adım atmayı reddeden bir insandı. İnsan yaşlandıkça daha çok konuşmaya başlar ve gençlerle aşık atmaya çalışır ama başrolü üstlenen Akyroyd, daha çok filmi sürekleme zorunluluğundan kaynaklanan bir haraket içinde. Yan karakterler ise bir zamanki havalı görünümlerinin gölgesindeler. Herkesin saçı pek düzgün, Mercedes oto galerisi sahibi olacak kadar maddi durumları yerinde artık. Şehir blues’unun doğuş yeri olan Chicago’nun kirli ve tozlu sokaklarında dolaşma sevdası ise ortalarda yok. Yine de, 80’lerde Zucker kardeşlerin yiyip tükettiği mizah anlayışının tekrarı esprilere fazla takılmayıp, efsane isimlerin eğlendirici blues örnekleriyle hoşça vakit geçirmek mümkün.
Tanrı bizi üçüncü senaryodan korusun!
Bu arada unutmadan; 90’ların teknojisini vurgulayan tek şey ise rahibenin sopası. Bir zamanlar biraderleri tahta sopayla hizaya getiren rahibe, artık otomatik açılan, antenvari çelik sopasıyla görüyor işini. Allahın ise sopası yok ki Landis ile Aykroyd’a vursun ya da bizi bir üçüncü filmden korusun!


Michael Haneke, "Kent Üçlemesi"nin bu ilk filminde, sıradan orta sınıf Avusturya ailesini karanlık bir sona doğru giderken soğukkanlı bir gözlemci edasıyla izliyor. The Seventh Continent bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de!









Seanslar
Fragman


