Kayıt
Viggo Mortensen
Şiddetin tarihçesini yeniden yazıyor...
Ender Ayna 9 Aralık 2005, Cuma 00:00
Aslında Orta Dünya'nın 'kralı' olmadan önce de sürekli karşımıza çıkıyordu. Para uğruna cinayet işlemeye kalkan ressam, 'sefih' futbol oyuncusu, 'yumuşak' kalpli sert görünüşlü subay rolleri hatırladıklarımızdan sadece bir kaçı. Aynı zamanda ressam, şair, fotoğrafçı ve müzisyen olarak da diğer bir çok usta gibi farklı sanat disiplinlerinde kendini ispatladı. Viggo Mortensen, "Şiddetin Tarihçesi"yle Hollywood sinemasının tipik starlarından olmayacağını bir kez daha kanıtlıyor.

Viggo Mortensen'in tanıyanlar hiç bitmeyen bir yaratıcı yeteneği olduğunu keşfederler. Sinema dışındaki sanatlara ilişkin yetenekleri süphesiz film kariyerine de bir ucundan bulaşmıştır. "Sinema çok farklı, çünkü bir takım işi. Ama aynı zamanda oyuncuya değil yönetmene ait bir iş. Diğer taraftan resimde şiirde veya fotoğrafta hem süreç hem de sonuç tek bir kişiye ait. Fark aslında hızda yatıyor. Bir kez başladılar mı filmleri veya oyunları asla durduramazsınız. Ama kendi başınıza çalışıyorken işi ağırdan alma şansınız hep vardır.” diyen oyuncunun hayatı da hiç bitmeyen bir yolculuk gibi. 

New York'lu Grace ve Danimarka'lı Viggo P. Mortensen'in en büyük çocukları olan Viggo, sadece bu iki kültürün değil onların farklılaşmasından doğan yeteneklerle donatılmış olarak dünyaya gelir. Çocukluğunun ilk yıllarını Manhattan'da geçiren Viggo'nun başka kültürlerle tanışması babasının Venezuela ve ardından Arjantin'de tavuk çiftliği satın alması üzerine olur. Güney Amerika'ya taşınan Mortensen ailesi, Viggo yedi yaşına geldiğinde onu Arjantin dağlarının eteklerinde izole edilmiş disiplinli bir okula yazdırır. 11 yaşına geldiğinde ailesi boşanır. Annesi çocuklarını alarak New York'a geri döner. Viggo burada liseye başlayarak başarılı bir öğrenci ve sporcu olur. 1976'da mezun olup New York Canton'daki St. Lawrence Universitesi'ne gider. Başarılı bir eğitimin ardından Danimarka'ya taşınır. Babasının geçmişiyle yüzleştiği bu yolculuk bir anlamda hayattaki amacını araştırmak üzerine bir deneyimdir. Danimarka'da bir taraftan çiçek satıcılığından liman işçiliğine çeşitli işlerde çalışırken diğer yandan şiir ve kısa öyküler yazmaya başlar. 1982'de aşık olarak, sevgilisiyle beraber New York'a geri döner. Aşk ve yazarlık kariyeri uğruna gerçekleşen bu yolculuk, ona her ikisini de sunmayacak ancak önüne daha önce hiç düşünmediği fırsatlar çıkaracaktır. 

New York'ta barmenlik ve garsonlukla beraber yazın hayatını sürdürerek bohem bir hayat yaşayan Viggo, kazandığı paralarla Warren Robertson'un oyunculuk okuluna devam eder. Coast Playhouse'da oynanan “Bent”deki yüzbaşı rolüyle 'Drama-logue Eleştiri Ödülü'nü kazanır. Ardından 1984'te CBS'in mini dizisi "George Washington"da küçük bir rol kapar. Aynı yıl "Swing Shift" (1984) ve ertesi yıl "The Purple Rose of Cairo" (1985) da aldığı rollere rağmen her iki filmde de çıkışını yapamaz. Ancak kısa ama başarılı bir rol sergilediği Peter Weir'in "Witness" (1985) filmiyle eleştirmenlerin dikkatini üzerine çekmeyi başarır. Filmde, o kadar iyi bir oyun çıkarır ki bazıları onu gerçek bir çiftçi zanneder. 1987 yılı Mortensen için yeni bir yolculuğun başlangıcıdır. Los Angeles'a taşınan Viggo “Salvation!”da rol alarak filmin başrol oyuncusu Exene Cervenka ile evlenir. Henry adını verdikleri bir çocukları olur. Evlilik ancak 10 yıl sürecektir. Renny Harlin's "Prison" (1988) filmiyle sıkı bir dönüş yapan Viggo, evine dönen askeri canlandırdığı "The Reflecting Skin"le (1991) tecrit edilmiş ve topluma ayak uydurmaya çalışan bir karakterle “Prison”daki rolünü biraz daha geliştirir. Sean Penn "The Indian Runner"da kişilik olarak şiddet dozu öncekilere oranla biraz daha yüksek olan Frank karakteri için onu tekrar eski bir asker olarak sunar. Ruby Cairo (1993) ve Boiling Point (1993) filmlerinin ardından Brian De Palma'nın “Carlito'nun Yolu” (1993) filminde “Lalin” karakteriyle tekrar karşımızdadır. Ayrıca tür filmlerinin klişelerini barındıran "Leatherface: The Texas Chainsaw Massacre III" (1990) ve "American Yakuza" (1995) filmlerinin de yıldız oyuncusudur. 

Canlandırdığı bütün o sorunlu ve psikotik rollerin ardından sonunda Tony Scott "Crimson Tide" (1995) filmiyle ona faklı bir karakter canlandırma fırsatı sunar. Kendi deyimiyle ailesi ve işi olan sıradan bir adamdır artık. Ne var ki bu uzun sürmez "The Prophecy"de (1995) şeytan “Lucifer” rolünü geri çevirmez ancak daha eğlenceli rolleri de düşünmeye başlar. Cazibe ve çekiciliğini en sonunda Nicole Kidman'ın başrolünü oynadığı Jane Campion'nun "The Portrait of a Lady" (1996) filminde ortaya çıkaracaktır. Hemen ardından gelen "Albino Alligator" (1997) filmindeki rolüyle de övgü ve takdir toplar. Ancak, "G.I. Jane"de (1997) acemileri eğiten ılımlı subay rolünü üstlenene kadar halk tarafından kabul gördüğü söylenemez. Mortensen filmdeki performansıyla sonunda geniş bir izleyici kitlesinin dikkatini çeker. Bir çok eleştirmene göre başrolde oynayan Demi Moore'dan daha iyi bir performans sergileyerek ondan rol çalmayı bile başarabilmiştir. Çekiciliğini ve karizmasını ortaya koyuşu ise Gwyneth Paltrow'un ressam sevgilisini canlandırdığı "A Perfect Murder" ile olmuştur. Bu arada filmde kullanılan resimlerin kendi yapıtları olduğunu da hatırlatalım. 

1999 da "A Walk on the Moon" filminde Mortensen, Hippie rolüyle yine bir antikahraman olarak karşımıza çıkar. Daha sonraki yıl “28 Gün”de Sandra Bullock'un eski futbolcu alkolik sevgilisi rolünü oynar. 1999'da Tony Goldwyn'in “A Walk on the Moon” (1999) filminin çekimleri sırasında hakkında hiç bir şey bilmediği bir filmde oynaması için bir telefon aldığında hala “28 Gün” için görüşmeler sürmektedir. İlk başta teklifi oğlundan uzun süre ayrı kalacağı için kabul etmek istemez. Fakat kitabın büyük hayranı olan Henry, babasını uyararak rolu kabul etmesi için onu ikna edip; Viggo'nun bütün dünya tarafından tanınmasını sağlayacak “Yüzüklerin Efendisi”ndeki Aragorn rolü için çalışmaya başlamasını sağlar. 

Aslında yukarıda kısaca değindiğimiz 17 yıllık sinema kariyerinde veya Los Angeles, New York, Yeni Zellanda, Kuba ve dünyanın bir çok yerinde düzenlediği sergilerin herhangi birinde Viggo'yu zaten görmüştük. Yine de bir türlü çıkaramadık çünkü o, karakter oyuncusu olarak her performansında faklı bir yüzle karşımıza çıkmayı başardı. “Bu her zaman oluyor. İnsanlar benim filmde hangi rolde olduğumu hatırlamakta zorluk çekiyor...Oynarken asla ve asla duramıyorum. Araştırmayı ve sorgulamayı bitirdiğim anda kendimi boşlukta hissedeceğimi biliyorum.” diyerek bir anlamda bu durumdan feyz almayı da bilir. Filmlerdeki kişilikleri üzerinde yaptığı çalışmalar ve onları canlandırırken her detaya yaptığı vurgu, tutkuyla rolüne sarılması onu benzerlerinden ayırır. İşte bu yüzden “Belki de ben kayıtsızlık ve unutmaya karşı savaşıyorum. Edindiğim izlenimleri hatırlamayı seviyorum. Bir çok oyuncu oynadıkları karakterleri üzerlerinden atmak için ne kadar zorlandıklarını söylüyor, benimse umurumda değil.” diyerek canlandırdığı karakterlerin üzerinde yarattığı kalıcı etkinin altını çizer. Onun yeteneği, oynadığı filmlerde canlandırdığı 30'dan fazla farklı karakteri aynı anda yaşayabilmesi ve hiçbir bütçe, tür veya ulusal kimlik olmaksızın seçimlerindeki başarısında ortaya çıkmaktadır. Belki de bu yüzden “Yüzüklerin Efendisi”nde oynayana kadar star statüsünden hep uzak durmuştur. Ancak "Yüzüklerin Efendisi" gibi bir üçlemede, serinin en karizmatik karakteri Aragorn'u canlandırınca, Mortensen tüm direncine rağmen starlık koltuğuna oturturlmasına engel olamadı. Hemen ardından rol aldığı "Hidalgo" biraz yeni oturduğu bu koltuk nedeniyle rol aldığı bir film gibiydi. 

"Hidalgo"da efsanevi binici Frank Hopkins rolü nedeniyle Viggo Mortensen'in artık geri dönemeyeceği star sisteminin içine tamamen çekilmiş olduğu şeklinde yorumlar yapıldı. Yönetmen Joe Johnston, "Neden Viggo Mortensen?" sorusunun cevabını şu sözlerle veriyordu: "Viggo onunla tanışmamdan önce de başarısını kanıtlamış bir aktördü. Bu filmi rahatlıkla taşıyabileceğinin farkındaydım. Bilmediğim şey ise, Frank Hopkins karakterine ne gibi artı değer katacağıydı. Viggo bu karakterin gelişimi üzerinde öylesine yoğun çalışma yaptı ki, çekimlerin başlamasından önce duygusal bağlamda hazır hale geldi. Filmin kurgusunu yaparken bir gerçeği fark ettim. Hepsi farklı aylarda çekildiği halde Viggo'nun yer aldığı sahnelere şaşırtıcı boyutta bir süreklilik hakimdi." Yüzüklerin efendisinin korkusuz kralı Aragorn olmadan önce sokakta rahatça dolaşabilen Mortensen için artık münzeviliğin sonu gelmiş olabilir. Ama o gözünün şan şöhrette değil iyi işlerde olduğunu David Cronenberg'in "Şiddetin Tarihçesi" filminde fazlasıyla gösteriyor. Bu filmde Cronenberg'le çalışma deneyimi konusunda şunları söylemiş yıldız oyuncu: “Daha önce hiçbir yönetmenle, kendimi David’le olduğu kadar aynı frekansta hissettiğimi sanmıyorum. Onun hikâye anlatma biçimini beğeniyorum. İzleyicileri iyi bir psikolojik dramayla eğlendirmekte bütünüyle orijinal bir beceriye sahip olmasının yanı sıra, izleyicilerin kendilerine şiddetin doğası ve kimlik karmaşası hakkındaki zor soruları sormasını sağlıyor. David hikayede bizden daha çok katman buldu ya da senaryoda olduğunu düşündüğümden daha fazlasını bulmamıza olanak tanıdı. Bu hikayede bir şiddet olayının küçük bir toplumdaki karakterler üzerindeki karmaşık etkilerini gerçekten görebiliyorsunuz.”

Henüz kimse yorum yapmamış.
TV'de bugün
Öfkeli Aşıklar (8 Ekim 2008 21:30 Kanal 1)
Kanal 1'de bu akşam 21:30'da  Joan Allen ve  Kevin Costner’ın başrolü paylaştığı romantik komedi "Öfkeli Aşıklar" adlı film ekrana geliyor.
Replik
Çocuklar için yapılacak en güzel şey onları sevmektir.
« »
Copyright © 1998-2008 Sinema.com