"Nemo: Kayıp Balık"
Animasyon aleminin yeni kralı!
Animasyon aleminin yeni kralı!

Sinema.com 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
"Nemo: Kayıp Balık"ın önceki Pixar-Disney ortaklıklarını gölgede bırakacak bir gişe başarısına ulaşmış olmasının pek çok nedeni var. Ancak bunların en önemlisi, arka arkaya çektikleri filmlerle 'büyük' izleyicilere de sinemada animasyon izleme alışkanlığını aşılamış olmaları.
Sinemada biçimsel anlamda ve/veya içerik anlamında, anlatımın aracı ve/veya amacı olarak, ‘gerçek’ ve ‘gerçeklik’ konularının sık sık tartışıldığı bir dönemdeyiz. Dogville mi daha çok gerçeklerden bahsediyor, yoksa Afili Delikanlı (Sweet Sixteen, 2002) mı? Hangisinin sinemasal anlatım tarzı ‘gerçeğe’ daha yakın, ‘gerçekliği’ daha iyi yakalıyor? ‘Gerçeğe’ yaklaşmak sadece onu taklit etmeye çalışmakla mı mümkündür, yoksa olabildiğince gerçeklikten uzak bir anlatım tarzı -Dogville’deki tebeşirle çizilmiş kapı ve yollar örneğin- ‘gerçeği’, ‘gerçek benzerlerinden’ daha mı iyi temsil eder? Bu sorular kafaları dönem dönem daha sık, bazen de arada bir kurcalayadursun, Pixar diye bir şirketin ortaya çıkması işleri iyice birbirine karıştırıyor.
İnsan olmayan varlıkların -canavarlar, balıklar, oyuncaklar, böcekler- dünyalarında kurgulanan animasyonlar, hem birer ‘gerçek dünya’ simülasyonu olma, hem de aynı anda hayal gücünün sınırlarını olabildiğince itekleme işlevine sahip. İnsan karakterlerin, balıklardan, oyuncaklardan, böceklerden veya canavarlardan daha ‘çizgi’, ‘sahte’, ’karikatürize’ bir formatta sunulduğu bu animasyonlar, algı biçimlerimizi öyle bir şekillendiriyor ki, filmi izlemeye başlamadan önce ‘fantazi dünyası’ olarak kabul ettiğimiz dünyayı, filmi izlemeye başladıktan bir süre sonra ‘gerçek dünya’, izlediğimiz filmin içinde ucundan kıyısından gözüken ‘gerçekten uzak’ insan karakterlerin yaşamlarını da, gerçek dışı, karikatürize algılamaya başlıyoruz. Bu koşullanma bizi, fantazinin gerçek olduğunu kabul etmenin daha makul olduğu bir noktaya yaklaştırıyor. Sonuç olarak bu animasyonlar, izleyiciyi yaşadığı dünyaya benzeyen, ya da onun içinde insan olmayan bir simülasyonunun yaşandığı, koskocaman bir alanda, keşfedilmeyi bekleyen ‘yeni gerçeklerle’ baş başa bırakıyor. Kendilerini hem alabildiğince bilinmeyen dünyalara ve yepyeni keşiflere olanak tanıyan bir yapıda, hem de ucundan yakalayabileceğimiz kadar gerçek dünyaya yakın bir noktada konumlandıran bu animasyonlar, yakaladıkları bu dengenin kusursuzluğu ölçüsünde başarı kazanıyorlar.
Disney’in, Dreamworks’le kapışsın diye, palazlanmasına el verdiği Pixar, CGI teknolojisinin en etkili şekilde kullanıldığı; insana “olur olur da, bu kadar da olur mu?” dedirten birçok animasyona imza atmış. Alanında en başarılı teknik adamları ve en iyi yazarları bünyesinde barındıran Pixar’ın muhteşem animasyonlarından Oyuncak Hikayesi (Toy Story, 1995), Oyuncak Hikayesi 2 (1999), Bir Böceğin Yaşamı (A Bug's Life, 1998), ve Sevimli Canavarlar’ı (Monsters Inc., 2001) daha önce vizyonda misafir etmiştik. İyi teknik donanım, süper teknolojinin her zaman bu derece başarılı sonuç vermediği gerçeği; Final Fantasy, Iron Giant veya Titan AE gibi iç bayıcı örneklerle desteklenedursun, diğer taraftan bu sene yapılan animasyonlardan da Orman Kitabı 2 (Jungle Book 2) ve Piglet’s Big Movie dışında kayda değer bir isim de gelmiyor akla -ki bu isimlerin de koyun yokluğunda Abdurrahman Çelebi muamelesi gördükleri de bir gerçek.
Nemo: Kayıp Balık pek çok kaynak tarafından Pixar’ın bugüne kadar ortaya çıkardığı en başarılı animasyon olarak gösteriliyor. Pixar animasyonlarından hemen hepsini izlemiş biri olarak ben de bu fikre kesinlikle katılıyorum. Burada “muhteşem deniz altı görüntüleriyle süslü bir görsel şölen” gibi beylik bir ifade kullanmak, filmin bahşettiği heyecanı ve atılan kahkahaların şiddetini anlatmak için kesinlikle yavan kalır.
Marlin (Albert Brooks) ve Coral yeni yumurtladıkları birsürü yavruyla beraber mutlu evlerinde takılan bir palyaço balığı çiftidir. Günlerden bir gün, bir baracuda yuvalarını tarumar eder, Coral ölür -ama tabi ki biz bunu görmeyiz- ve Marlin hayatta kalan tek yumurtaya o günden sonra gözü gibi bakar. Doğuştan tek yüzgeci kısa Nemo büyümeye başladıkça, evhamlı baba Marlin oğlunun biraz fazla üstüne düşer. Böyle bir “... yapamazsın diyorum” ve “...karışma bana, yapacağım” krizi yaşandığı anlardan birinde, Nemo bir dalgıç tarafından yakalanır ve tekneyle Avustralya’ya doğru yol almaya başlar. Daha önce doğduğu mercanlığın dışına hiç çıkmayan oğlunu kurtarmaya azmeden kahraman baba Marlin de okyanusta Avustralya’ya doğru yol almaya başlar.
Nemo: Kayıp Balık’ın belki de en önemli karakteristiği, öykünün anlatımı devam ederken, öykünün gelişimiyle şekillenen yan karakterlerin, en az baş karakterler kadar ağırlıklı olarak hikayenin atmosferine damgalarını vurmaları. Bu filmde kalplerini ve ruhlarını ortaya koyan, motivasyonları belli ve karşılaştıkları sayısız engellere rağmen yollarına devam eden karakterlerin hepsi, özenle tasarlanmış, üzerlerinde ince ince hesaplar yapılmış, başarıyla vücuda getirilmiş karakterler. Hatta biraz daha ileri gidip şöyle de diyebilirim: Bu filmin karakterleri, Coen Biraderler filmlerinin en iyilerindeki yan karakterler kadar iyi tasarlanmış, üzerinde düşünülmüş, emek verilmiş karakterler. Elbette Nemo: Kayıp Balık’ı izlemek bir Coen filmi izlemekten farklı bir tecrübe, fakat seyir zevkinde benzer tatlar bulacağınıza da inanıyorum.
Bu yolculukta Marlin’e eşlik eden Selçuk Erdem’in ‘balık hafıza’ karikatürlerinden fırlamış Dory (Ellen De Generes), grup terapiyle her gördükleri balığı yeme alışkanlıklarından kurtulmaya çalışan köpekbalığı ekürisi, Coen’lerin Büyük Lebowski’sindeki (Big Lebowski) Dude’un kaplumbağa versiyonu Crush ve birçok birbirinden renkli yan karakter bahsedilen özen ve tasarımdan nasibini almış. Nemo’nun hapsedildiği akvaryumdaki akıl hocası, ağır abi Gill’in (Willem Dafoe) başını çektiği akvaryum çetesi ve şapşal pelikan Nigel’in varlıkları da, filmi zenginleştiren diğer unsurlar. Giriştiği yolculuğun imkansızlığı dilden dile dolaşan Marlin’in, okyanusta bir efsane haline gelmeye başlaması ise, öykünün bir başka boyutunu oluşturuyor.
Klasik Disney filmlerinin tanıdığımız kokusunu her karesinde barındıran Nemo: Kayıp Balık -ölmüş anne, destansı yolculuklar, renkli karakterler-, bazı eleştirmenlerce çocuklar için yapılmış gibi gözüken ama aslında yetişkinlerin beğenisine oynayan bir film olmakla, başka bir değişle sahtekarlık yapmakla suçlandı. Bunca gürültüye hiç gerek yok; Nemo: Kayıp Balık vizyona bomba gibi düşüyor, ortalığı darmadağın edecek. Bu filmin kimi güldürmeyi hedef alınarak yapıldığı bana kalırsa hiç de önemli değil; filmle ilgili hatırladığım en taze anı, 8 yaşındaki bir veletle yan yana oturduğum sinema salonunda, beraberce gülmekten ikiye yarıldığımız. Koskocaman okyanusta bu zevkli yolculuğu sakın kaçırayım demeyin. Filmin bitiş jeneriğine ayrıca dikkat.
Elif Refiğ tarafından kaleme alınan bu yazı Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Ocak 2004 sayısında, "Ararım Seni Her Yerde" başlığıyla yayınlanmıştır.
İnsan olmayan varlıkların -canavarlar, balıklar, oyuncaklar, böcekler- dünyalarında kurgulanan animasyonlar, hem birer ‘gerçek dünya’ simülasyonu olma, hem de aynı anda hayal gücünün sınırlarını olabildiğince itekleme işlevine sahip. İnsan karakterlerin, balıklardan, oyuncaklardan, böceklerden veya canavarlardan daha ‘çizgi’, ‘sahte’, ’karikatürize’ bir formatta sunulduğu bu animasyonlar, algı biçimlerimizi öyle bir şekillendiriyor ki, filmi izlemeye başlamadan önce ‘fantazi dünyası’ olarak kabul ettiğimiz dünyayı, filmi izlemeye başladıktan bir süre sonra ‘gerçek dünya’, izlediğimiz filmin içinde ucundan kıyısından gözüken ‘gerçekten uzak’ insan karakterlerin yaşamlarını da, gerçek dışı, karikatürize algılamaya başlıyoruz. Bu koşullanma bizi, fantazinin gerçek olduğunu kabul etmenin daha makul olduğu bir noktaya yaklaştırıyor. Sonuç olarak bu animasyonlar, izleyiciyi yaşadığı dünyaya benzeyen, ya da onun içinde insan olmayan bir simülasyonunun yaşandığı, koskocaman bir alanda, keşfedilmeyi bekleyen ‘yeni gerçeklerle’ baş başa bırakıyor. Kendilerini hem alabildiğince bilinmeyen dünyalara ve yepyeni keşiflere olanak tanıyan bir yapıda, hem de ucundan yakalayabileceğimiz kadar gerçek dünyaya yakın bir noktada konumlandıran bu animasyonlar, yakaladıkları bu dengenin kusursuzluğu ölçüsünde başarı kazanıyorlar.
Disney’in, Dreamworks’le kapışsın diye, palazlanmasına el verdiği Pixar, CGI teknolojisinin en etkili şekilde kullanıldığı; insana “olur olur da, bu kadar da olur mu?” dedirten birçok animasyona imza atmış. Alanında en başarılı teknik adamları ve en iyi yazarları bünyesinde barındıran Pixar’ın muhteşem animasyonlarından Oyuncak Hikayesi (Toy Story, 1995), Oyuncak Hikayesi 2 (1999), Bir Böceğin Yaşamı (A Bug's Life, 1998), ve Sevimli Canavarlar’ı (Monsters Inc., 2001) daha önce vizyonda misafir etmiştik. İyi teknik donanım, süper teknolojinin her zaman bu derece başarılı sonuç vermediği gerçeği; Final Fantasy, Iron Giant veya Titan AE gibi iç bayıcı örneklerle desteklenedursun, diğer taraftan bu sene yapılan animasyonlardan da Orman Kitabı 2 (Jungle Book 2) ve Piglet’s Big Movie dışında kayda değer bir isim de gelmiyor akla -ki bu isimlerin de koyun yokluğunda Abdurrahman Çelebi muamelesi gördükleri de bir gerçek.
Nemo: Kayıp Balık pek çok kaynak tarafından Pixar’ın bugüne kadar ortaya çıkardığı en başarılı animasyon olarak gösteriliyor. Pixar animasyonlarından hemen hepsini izlemiş biri olarak ben de bu fikre kesinlikle katılıyorum. Burada “muhteşem deniz altı görüntüleriyle süslü bir görsel şölen” gibi beylik bir ifade kullanmak, filmin bahşettiği heyecanı ve atılan kahkahaların şiddetini anlatmak için kesinlikle yavan kalır.
Marlin (Albert Brooks) ve Coral yeni yumurtladıkları birsürü yavruyla beraber mutlu evlerinde takılan bir palyaço balığı çiftidir. Günlerden bir gün, bir baracuda yuvalarını tarumar eder, Coral ölür -ama tabi ki biz bunu görmeyiz- ve Marlin hayatta kalan tek yumurtaya o günden sonra gözü gibi bakar. Doğuştan tek yüzgeci kısa Nemo büyümeye başladıkça, evhamlı baba Marlin oğlunun biraz fazla üstüne düşer. Böyle bir “... yapamazsın diyorum” ve “...karışma bana, yapacağım” krizi yaşandığı anlardan birinde, Nemo bir dalgıç tarafından yakalanır ve tekneyle Avustralya’ya doğru yol almaya başlar. Daha önce doğduğu mercanlığın dışına hiç çıkmayan oğlunu kurtarmaya azmeden kahraman baba Marlin de okyanusta Avustralya’ya doğru yol almaya başlar.
Nemo: Kayıp Balık’ın belki de en önemli karakteristiği, öykünün anlatımı devam ederken, öykünün gelişimiyle şekillenen yan karakterlerin, en az baş karakterler kadar ağırlıklı olarak hikayenin atmosferine damgalarını vurmaları. Bu filmde kalplerini ve ruhlarını ortaya koyan, motivasyonları belli ve karşılaştıkları sayısız engellere rağmen yollarına devam eden karakterlerin hepsi, özenle tasarlanmış, üzerlerinde ince ince hesaplar yapılmış, başarıyla vücuda getirilmiş karakterler. Hatta biraz daha ileri gidip şöyle de diyebilirim: Bu filmin karakterleri, Coen Biraderler filmlerinin en iyilerindeki yan karakterler kadar iyi tasarlanmış, üzerinde düşünülmüş, emek verilmiş karakterler. Elbette Nemo: Kayıp Balık’ı izlemek bir Coen filmi izlemekten farklı bir tecrübe, fakat seyir zevkinde benzer tatlar bulacağınıza da inanıyorum.
Bu yolculukta Marlin’e eşlik eden Selçuk Erdem’in ‘balık hafıza’ karikatürlerinden fırlamış Dory (Ellen De Generes), grup terapiyle her gördükleri balığı yeme alışkanlıklarından kurtulmaya çalışan köpekbalığı ekürisi, Coen’lerin Büyük Lebowski’sindeki (Big Lebowski) Dude’un kaplumbağa versiyonu Crush ve birçok birbirinden renkli yan karakter bahsedilen özen ve tasarımdan nasibini almış. Nemo’nun hapsedildiği akvaryumdaki akıl hocası, ağır abi Gill’in (Willem Dafoe) başını çektiği akvaryum çetesi ve şapşal pelikan Nigel’in varlıkları da, filmi zenginleştiren diğer unsurlar. Giriştiği yolculuğun imkansızlığı dilden dile dolaşan Marlin’in, okyanusta bir efsane haline gelmeye başlaması ise, öykünün bir başka boyutunu oluşturuyor.
Klasik Disney filmlerinin tanıdığımız kokusunu her karesinde barındıran Nemo: Kayıp Balık -ölmüş anne, destansı yolculuklar, renkli karakterler-, bazı eleştirmenlerce çocuklar için yapılmış gibi gözüken ama aslında yetişkinlerin beğenisine oynayan bir film olmakla, başka bir değişle sahtekarlık yapmakla suçlandı. Bunca gürültüye hiç gerek yok; Nemo: Kayıp Balık vizyona bomba gibi düşüyor, ortalığı darmadağın edecek. Bu filmin kimi güldürmeyi hedef alınarak yapıldığı bana kalırsa hiç de önemli değil; filmle ilgili hatırladığım en taze anı, 8 yaşındaki bir veletle yan yana oturduğum sinema salonunda, beraberce gülmekten ikiye yarıldığımız. Koskocaman okyanusta bu zevkli yolculuğu sakın kaçırayım demeyin. Filmin bitiş jeneriğine ayrıca dikkat.
Elif Refiğ tarafından kaleme alınan bu yazı Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Ocak 2004 sayısında, "Ararım Seni Her Yerde" başlığıyla yayınlanmıştır.Henüz kimse yorum yapmamış.
- "A.R.O.G": Arif olan taş devrinde de arif...
- "Muro": Devrimciliğin parodisi
- "A.R.O.G": Zor olanın peşine düşünce...
- "Madagaskar 2": Firar devam ediyor
- "Sınıf": Gerçekliğin sınırında...
- "Aramızda Casus Var": Okumadan yakma!
- "Lorna’nın Sessizliği": Medeniyetin cehennemi
- "Osmanlı Cumhuriyeti": Kolpa padişahın kolpa yurtseverliği
- "Gomorra": Günah şehri insanları
- “Gomorra” : Otonom Mafya
- "Son Buluşma": Bir sözlü tarih denemesi
- "High School Musical 3": Nasıl yani?
- "Rec: Ölüm Çığlığı": Sıradan bir korku filmi
- "Quantum of Solace": Her şey kişisel
- "Issız Adam": Demode formüller peşinde...


Yedinci Kıta (The Seventh Continent) 5 Aralık 2008, 22:00, Cnbc-e
Michael Haneke, "Kent Üçlemesi"nin bu ilk filminde, sıradan orta sınıf Avusturya ailesini karanlık bir sona doğru giderken soğukkanlı bir gözlemci edasıyla izliyor. The Seventh Continent bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de!
Michael Haneke, "Kent Üçlemesi"nin bu ilk filminde, sıradan orta sınıf Avusturya ailesini karanlık bir sona doğru giderken soğukkanlı bir gözlemci edasıyla izliyor. The Seventh Continent bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de!










Seanslar
Fragman

