
Kitano'nun Bebekler'ini, Vinterberg’den Kaurismaki’ye soğuktan gelen yönetmenlerin ‘sevgi’ boyutlarını, Kioristami’nin dijital kamera yetkinliğini, Malkovich’in ilk yönetmenlik çalışmasını merak ediyorsanız, buyrun.
Kocasına doğum günü pastası almak için arabayla yollara düşen genç anne ile boşandığı ilk eşinden olan küçük oğlunun tartışmalarıyla açılan film, akraba, dost veya yoldan aldığı yolcularla gerçekleşen sohbetleri içeren 10 kısa bölümden oluşuyor. Dijital kameranın keskin objektifi önünde son derece doğal akan oyunculuklar Kioristami’nin bu yalin filminin ardındaki titiz çalışmayı gösteriyor. Anne Mania Akbari ile oğlunu rolündeki Amin Maher’in ilk kez bir filmde rol adıklarını söylemeyi de unutmayalım.
“Bu konuda söylenecekler biter mi hiç! ” demişti hınzır ve sevimli bir gülümsemeyle Claude Chabrol. Altın Ayı için yarışan yeni filmi “La fleur du mal / Kötülük Çiçeği” ile daha geçtiğimiz Şubat ayında Berlin’deydi. İki yıl önce yine festivalde izlediğimiz “Merci pour le chocolat / Sıcak Çikolata” ile gözde temaları olan taşra burjuvazisi ve burjuva ahlakını sorgulayan 73 yaşındaki Chabrol, yeni filmiyle yine bildiği sularda ilerliyor ve ironi ile pompaladığı bir cinayet öyküsü aracılığıyla burjuva suçluluğu üzerine yıllardır söylediklerini tekrarlıyor. Haneke’nin “Piyanist”nden hatırlayacağınız Fransız sinemasının etkileyici yeni jönü Benoit Magimel ile Nathalie Baye bir yana ve neredeyse asırlık Suzanne Flon’un benzersiz bir performansla boygösterdiği filmin künyesinde birden fazla Chabrol adı görüyoruz. Yönetmenin oğlu Thomas Chabrol da filmde önemli bir rolde. Müzikler ve senaryo denetiminde de aynı sayadıyla iki imza daha var.
Kaurismaki kardeşlerden en yeni filmler
Festival programındaki yeni filmlerini beklediğimiz bir cok ünlü sinemacının Turkcell Galaları bölümünde yer alıyor. En özgün isimlerden birisi kuşkusuz sıradışı Finli yönetmen Aki Kaurismaki. Sinemada önemle telaffuz edilmeyen, yeterince ‘cazip’ bulunmadığı için ikinci plana atılan, kısaca sistemin bir kenara itelediği karakterlere yer vererek ‘refah’ toplumuna keskin ve alaycı bir eleştiri getirirken mesafeli stiliyle de niyetini sakinleştiren 45 yaşındaki Kaurismaki, 2002 Cannes Jüri Büyük Ödüllü “Man Without a Past / Geçmişi Olmayan Adam”la ile karşımızda. İş aramaya geldiği Helsinki’de bir saldırı sonucu hastanede yaşamını kaybeden (bunu başka türlü okuyabilirsiniz tabii ki) ve hafızasını kaybetmiş olarak yeniden doğan bir adamın şehrin varoşlarında bir grup evsiz insanla birlikte yaşamına idame ettirmesiyle gelişiyor. Evsizlere aş ve iş sağlayan yardım kuruluşundaki bir genç kadın ile birlikte sevgiye ve selamate kavuşan kahramanımızın yanlız kalplerin bu ‘kurtuluş’ öyküsü kuşkusuz ancak Kaurismaki’nin incelikli sinemasıyla keskin toplumsal eleştirilerle birlikte iç ısıtan bir komikliğe sahip olabilirdi. Başrol oyuncusu Kati Outinen’e yine Cannes’da en iyi kadın oyuncu ödülünü de getiren film bu yıl yabancı dilde en iyi film dalında da Oscar adayı.
Aki Kaurismaki’nin kendisinden iki yaş büyüğü Mika Kaurismaki de bir samba çoşkusuyla festivalin belgesel bölümünde. “Moro No Brasil/ Brezilya'nın Müziği”, Kuzey’den gelen ağabey Kaurismaki’nin bu sıcak ülkenin çeşitli ritm ve sesleriyle ifade bulan kültüre olan ilgisininin resmi.
Şölen’den Aşka Dair Her Şey’e...
Kuzey’e çıkıldığında sevgisizlik tam da yokluğu gibi iyice anlamsızlaşıyor galiba. Gerçi Dogma akımının öncülerinden, “Festen / Şölen”le hafızalardan silinmeyen Thomas Vinterberg bu kez Amerikan sermayesi ve oyuncularını kullanmışsa da Kuzeyli bakışını eksik etmemiş. Yeni filmi “It’s All About Love / Aşka Dair Her Şey”in dekoru çevresel hasarların anlık buzul çağına ve yerçekimi kaybına yol açtığı bir yakın gelecekte tasarlanmış. Keder ve yalnızlık yaşayan insanlar, kalplerini aniden donduran ölümcül bir hastalıtan kırılıyorlar. Vintenberg, çağımızın sevgisizlik hastalığını Hitchcockvari bir gerilimle unsurlarından beslenerek boşanmak üzere olan Claire Dennis ve Joaquin Phoenix çiftinin yeniden biraraya geldiği klasik bir aşk öyküsü eşliğinde anlatıyor.
Cannes civarında dolaşmayı sürdürürsek, Fransız entellektüellerinin festivalin açılış filmi olarak Amerikan sinemasının ‘nevrotik’ sularda yüzen ustasını onurlandırdıkları “Hollywood Ending / Hollywoodvari Bir Son”u görüyoruz. Sinema dünyasının gerçekleri Woody Allen’ın son komedisiyle melodramın abartılı bakışından yansıyor. Kahramanımız bir dönüş filmi yapma şansı bulan ve bu telaşla kapıldığı paranoya yüzünden müzdarip olduğu geçici körlüğe rağmen filmini çekmeye çalışan bir yönetmen. Allen’ın kendini tekrarladığı görülen bu filmi izleyicince insanın aklına hemen “Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni” adlı bizim duygusal komedimiz geliyor.
Anderson ve Aşk Sarhoşu
Paul Thomas Anderson takipçilerinin bekleyişleri ise “Punch-Drunk Love / Aşk Sarhoşu” ile bitiyor.
Cannes 2002’de en iyi yönetmen ödülü aldığı bu yeni film Anderson’un deyişiyle bir ‘Adam Sandler’ı sanat sinemasına taşıma projesi’.
Altman sinemasını hatırlatan “Boogie Nights / Ateşli Geceler” ve “Magnolia / Manolya”dan sonra nasıl bir adım atacağı merakla beklenen yönetmenin gerçi ezeli bir Adam Sandler hayranı olduduğu biliniyor. Anderson, aktörün bildik mimiklerini çıkarıp, o malum hafif hüzünlü boş bir yüz ifadesini koruyarak sıradışı bir romantik komedi yapmayı hedeflemiş. Yedi kızkardeşinin baskın kişilikleri altında ezilmiş, çevresiyle uyumsuz küçük çaplı bir işadamı olan Sandler’ın canlandırdığı içine kapanık tuhaf adamın yavan hayatı genç bir kadının yaşamına girmesiyle değişiyor. Beklenmedik gelişmeler üzerine kurulu bu romantik komedide.Sandler’ın karışısında ise Lars Von Trier’in “Dalgaları Aşmak” filmiyle sinemada olaganüstü bir başlangıç yapan tiyatro kökenli İngiliz oyuncu Emily Watsonvar.
John Malkovich kamera arkasında
Oyuncu demişken, festivalin en hoş süprizlerinden birisi de John Malkovich’ten geliyor. Antonio’nin “Beyond The Clouds”u olmak uzere üç yapımda film yonetmenini canlandıran ünlü aktör sonunda gercekten yönetmen koltuğunda. Nicholas Shakespeare'ın poltik gerilim romanını sinemaya uyarlayan Malkovich, ”Dancer Upstairs / Yukarıdaki Dansçı”da Latin Amerika terörünü polisiye türünden ve bir aşk öyküsünden destek alarak anlatıyor. Filmde adı verilmeyen bir Güney Amerika ülkesinde, adalet sisteminden duyduğu hayalkırıklığını polis olarak bertaraf etmeye çalışan eski bir avukatın, ülkede karışıklıklar yaratan ama kim olduğu bilinmeyen bir ‘anarşist’ figürün izini sürmesiyle olaylar gelişiyor. “Jamon Jamon” ve “Live Flesh”’ten hatırladığımız, Latin Amerika’nın popüler aktörü Javier Bardem, kızının müzik öğretmenine olan aşkından yaşam enerjisi bulan polis müfettişi rolünde gayet sağlam duruyor. Malkovich, kimilerine göre Sean Penn’den bu yana yönetmenliği deneyen aktörler arasındaki en başarılı isim.
Saura Salome’yi sergiliyor!
Hazır bu Latin Amerika öyküsünde kan, kin ve antrikaya bulaşmışken Ispanya’ya diyoruz. Müziğin coşkusu, figürlerin yetkinliği, mekanı çok iyi kullanan bir koreografiyi tamamlayan o benzersiz renk, ses ve hareket cümbüşü, hepsi biradada. Evet, Carlos Saura’dan söz ediyoruz. Geçtiğimiz yıl festivalde onur ödülünü alan 71 yaşındaki Saura dans ve müzik tutkusunu son filmi “Salome” ile bir kez daha sahneliyor. Kasik İspanyol balesinin kalıplarını kullanarak İncil’deki Salome hikâyesinin son derece kişisel bir yorumunu Ispanyol yönetmen, başrolü verdiği ünlü dansçı Aida Gomez ve grubuyla yine beyazperdede sahne kuruyor! Üç süreyle İspanya Ulusal Balesi’nin artistik direktörü olarak görev yapan 36 yaşındaki balerin Gomez filmin koreografisini de Jose Antonio ile birlikte imza atmış. Ünlü Ispanyol gitarist Tomatito’nun da müziklere elattığı “Salome”, 2002 Montreal’de Sanata En İyi Katkı Ödülü almıştı.
Dardanne biraderlerden Oğul
Biliyorsunuz Belçikalı Dardanne biraderler de boş durmuyor. 1999 tarihli “Rosetta” ile Altın Palmiye alan Jean-Pierre ve Luc Dardenne’nin son filmleri “Le fils/Oğul” bu kez 30’lu yaşlarında erkek bir karakter aracılığıyla onun yaşadığı çevreyi de kadraja alarak yine bireysel yanlızlığına odaklıyorlar hareketli kameralarını. Başroldeki Olivier Gourmet’nin 2002 Cannes’da en iyi erkek oyuncu ödülünü aldığını da belirtelim.
Neil Jordan’ın Hırsız’ı
Irlanda semalarından Hollywood’a uzanan Neil Jordan’dan üç yıldır haber alamıyorduk. Jordan, yıllar önce “Mona Lisa”yla patlattığı gizli cinsel arzular ve aşkın bedeli gibi temaları İrlanda-İngiltere sorunu üzerinden anlattığı “Ağlatan Oyun/The Criying Game” ile geniş bir hayran kitlesi edinmişti. “Michael Collins” ile devam ettiği politik çatışması, üç yıl öncesinde yerini “End of Affair/Zor Tercih”e bırakmıştı. Keskin konu başlıklarını şiirsel bir tarzla anlatan Jordan, son filmi “The Good Thief / Hırsız” ile Jean-Pierre Melville'in ünlü başyapıtı "Bob le flambeur”ü yeniden sinemaya uyarlamış. Bir yandan kusursuz bir son soygun gerçekleştirmeye çalışırken, kendisiyle ilgili birşeyleri düzeltmeye uğraşan bir adam öyküsüne yer veren bu suç dramı, entrika örgüsü ile karakter çıkmazları sentezi nedeniyle Jordan’a çekici gelmiş anlaşılan. Güney Fransa’da bir kumarhaneyi soymaya çalışan yaşlı kumarbazın öyküsünde Nick Nolte ile seyrine doyamadığımız Tcheky Karyo var.
Mike Leigh yine İngiliz işçi sınıfına bakıyor
Irlanda’ya kadar gelmişken Turkcell Galaları’na bir ara verip İngiltere’ye uğrayalım istedik. Londra’nın karanlık yüzüne çevirdiği “Naked” ile hafiften şok yarattığı ve bu arada 1993 Cannes’da Altın Palmiye ile taçlandırılan İngiliz üstadımız Mike Leigh, 1996’da “Sırlar ve Yalanlar/Secrets and Lies” ile de bir Altın Palmiye almıştı. Kostümlü dönem filmi “Topsy Tupvy”den sonra yine çok iyi bildiği Londra işçi sınıfına dönüyor Leigh ve o benzersiz duyarlılığıyla duygusal ve toplumsal yaralarıyla çebelleşen aile bireylerinin tıkanmış nefeslerini açıyor. Yani “All or Nothing / Ya Hep Ya Hiç”le benzer mevzu ve hallerin nasıl her defasında ayrı bir incelikle anlatılabileceğini görüyoruz. Londra varoşunda yaşamın tüketiciliği içinde kısılan ailemizin filozof ruhlu taksi şöförü rolünde ise Mike Leigh’nin gözde oyuncusu Timothy Spall var.
Gerçek bir yaşam öyküsü: Auto Focus
Genellikle kendilerini tüketmeye meyilli, depresif erkek figürlerini senaryo ve filmlerinde baş köşeye oturtan Amerikalı yönetmen Paul Schrader’ın yeni filmi “Auto Focus” bir dönemin ünlü TV aktörü, seks düşkünü Bob Crane’in renkli yaşamını ve gizemli ölümünü anlatıyor. Gerçek bir yaşam öyküsünü kurmacayla harmanlayarak daha çarpıcı ve ilginç hale getiren Schrader, toplumun onayladığı bir aile babası figürünün şöhretle gelen fırsatlarla birlikte açığa çıkardığı seks dürtülerini bastıramamasıyla yaşadığı dekansı anlatıyor. Son derece eğlenceli atmosferiyle sürükleyici bir film kotaran Schrader, dekor, müzik, giysiler, arabalar, dil ve baştacı edilen değerleri vurgulayarak 60’ları başarıyla tanımlıyor. Neredeyse her karesinde sekse yer veren ama hiç bir erotizm içermeyen film aslında kadınlara da odaklanmıyor. Buradaki pornografi öykünün tanımlamasına hizmet için var. Schader malumunuz; “Taxi Driver/Taksi Şoförü’nün senaryosuyla anında kendine Hollywood’da yer açmıştı. Son olarak “Affliction” adlı filmini izlediğimiz yönetmen oyuncu katrosunda hep titiz davranır. İsabetli bir kararla biraraya getirilen Greg Knear ve Willem Dafoe’nun karşılıklı performansları benzersiz. Yaşadığı çöküşle günden güne solan parlak aktör Bob Crane’ı son derece başarıyla canlandıran Knear ise hani kenarından bir tesadüf ama sinemaya geçmeden önce ünlü bir TV sunucusuydu. Unutmadan, filmin müziklerinde, David Lynch’in de favorisi ünlü Angelo Badalamenti’nin parmağı var.
Kitano’dan Bebekler
Şaşırmayın ama bu kez gök masmavi, kırmızılar en canlı... Takeshi Kitano’nun hafif soluk mavilerle görüntülediği bir başka varoluşçu gangster öyküsü bekliyorsanız yanılıyorsunuz. “Hanabi/Havai Fişekler” ile festival izleyicisinin baştacı ettiği Kitano son filminde Japon Bunraku tiyatrosunun bebeklerinden esinlenerek, ölmeyen aşk ve bağlılık üzerine yaslanan üç öykü arasında gidip geliyor. Yaklaşık iki saatlik “The Dolls/Bebekler” adındaki bu beyazperde meditasyonu, ölmeyen bir aşkı anlatan kuklalarla açılıyor ve ardından günümüzde baka bir fedakarlık öyküsüne geçiyor. Bu hüzünle örülü öykü öylesine yavaş akıyor ki diğer iki öykü onun yansımaları olarak adeta eko etkisini yaratıyor. Laf arasında üstad bazı film eleştirmenlerinin ‘Kitano mavisi’ gibi deyişini icad etmelerine çok bozuluyormuş.
Dünya Festivalleri bölümünde yer alan Kitano’dan ayrılıp bu bölümdeki diger bir usta sinemacı için Meksika’ya geçtiğimizde Latin Amerikan sinemasıyla özdeşleşen 60 yaşındaki Arturo Ripstein’ın “La virgen de la lujuria / Şehvetli Bakire”siyle karşılaşıyoruz. Yönetmen bu son filminde içine kapanık yanlız bir garson ile aşık olduğu İspanyol güzel fahişe aracılığıyla 1940’ların Meksika’sında dünyevi ve cinsel takıntıları araştırıyor. Film, 2002 yılının Venedik ve Montreal film festivallerinde özel mansiyon ödüllerini aldı.
Mutlu Zamanlar ve Porn.com
“Kızıl Darı Tarlaları”, “Ju Nou” veya “Kırmızı Fener” desek hemen aklınıza Zhang Yimou gelir kuşkusuz. Bu usta işi filmleriyle sevdiğimiz Çin sinemasının ünlü yönetmeni Yimou “Happy Times / Mutlu Günler”le bu kez traji komik bir ahlâk dersi çıkarmış ortaya. Kör bir kıza yardım etmeye kalkan işsiz güçsüz bir adam ve arkadaşlarının öyküsü aslında Chaplin'in "Şehir Işıkları/City Lights"a oldukça benziyor.
Amerikalı yönetmen Bob Rafelson, “Porn.com”da bizzat kendine başrolü de vererek zorda kalan arkadaşının ricasıyla kerhen porno bir film çeken ünlü bir Hollywood yönetmeninin neler yaşayabileceğini resmediyor. Erotik Öyküler dizisinin klasiklerinden biri olan “Wet / Islak”in devam bölümü olan filmde, porno oyuncularından mafyaya kadar herkesle çatışmaya düştüğü zor anların ironisi yansıyor.
Almanya’da yaşayan Fatih Akın’ın kariyerinde çok film yok henüz ama gişe başarısı kazanan “Im July/Temmuz’da”dan da anlaşılacağı üzere Hollywoodvari yaklaşımıyla öne çıkan genç yönetmen ve aktörün takipçisi çok. Geçtiğimiz ay Berlin Film Festivali’nde gösterilen “Solino”da iki erkek kardeşin kişilik çatışmalarına paralel ilerleyen bir sosyal olaya odaklanıyor ve 60’lı yılların başında İtalya’dan Almanya’ya işçi olarak giden bir ailenin öyküsü aracılığıyla, daha iyi bir yaşam için memleketlerini terk edenleri kendi tarzında selamlıyor.


Michael Haneke, "Kent Üçlemesi"nin bu ilk filminde, sıradan orta sınıf Avusturya ailesini karanlık bir sona doğru giderken soğukkanlı bir gözlemci edasıyla izliyor. The Seventh Continent bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de!

Bu hayatta önemli olan ne umduğunuz ya da ne hakettiginiz değil - önemli olan ne aldığınız...
Frank T. J. Mackey








Seanslar
Fragman

