
Tabii bu aşamada eğri oturup doğru konuşmak lazım; "Kalpazanlar" ("Die Falscher") gayet sağlam bir film ve ne olursa olsun bilindik Nazi manzaralarına çok bulaşmadan şimdiye dek pek tanık olmadığımız bir konu üzerinden derdini anlattığı için de bir şansı hak ediyor. Adolf Burger'in kitabından uyarlanan film, yine bir toplama kampında geçiyor ama bu sefer kampa atılmış Yahudi baş karakterlerimiz daha farklı bir muameleyle karşılaşıyorlar. Savaş sırasında İngiltere ve ABD'nin ekonomisine de zarar vermek için sahte pound ve dolar basımıyla uğraşan Naziler, toplama kamplarına attıkları Yahudiler arasından bu konuda becerikli, haliyle her biri gerçek anlamda suçlu olan, mahkumları seçip özel bir atölye yaratıyorlar. "Kalpazanlar" bu sahte para basma işlemini zaman zaman hoş ayrıntılara da girerek anlatıyor ve diğer kamplarda olanlar arasındaki farkı da bazen mizahi yönden işlerken, kimi zaman da gerilimini buradan beslenerek oluşturuyor. Elbette sinemada şimdiye kadar sayısız kere tanık olduğumuz savaş suçlarının belleğimizdeki imajından da yararlanarak onları görsel olarak çok fazla vurgulamaya gerek duymuyor. Dolayısıyla filmin büyük bir kısmı dışarıya kapalı bu atölyede, nispeten daha iyi muamele gören karakterlere odaklanıyor.
Hayat kurtaran damgalar
Film, bir toplama kampı için lüks sayılabilecek bu koşulları karakterlerinin arasındaki tartışmalara ve gerilimlere de olgun bir biçimde taşıyor. Naziler için çalışıyor olmanın verdiği ahlâki durumları sorgularken dışarıda kalanlardan daha farklı bir hayatta kalma savaşı üzerine kafa yormayı da ihmal etmiyor. Ölüm için damgalanmış olan bu karakterlerin, kendilerine hayvan muamelesi yapanlar için başka tür 'damga'lar üzerinde uğraşıyor olması da öyküye ayrı bir güç kazandırıyor. Hatta çoğu zaman, bu 'damga' meselesi ne şekilde işlenirse işlensin filmin içinde 'hayatta kalma' üzerine kodlanır hale geliyor.
Karl Markovics başta olmak üzere güçlü performanslar sergileyen ana kadronun yanında mizansenlerini dinamik bir şekilde kuran ve hiçbir noktayı fazla uzatmayan yönetmen Stefan Ruzowitzky de övgüyü hak ediyor. Her ne kadar öykü -nispeten- iyi koşullarda geçse de belli birkaç mekândan doğru faydalanıp hafif klostrofobik bir ortam yaratan Ruzowitzky'nin bu konudaki başarısında şüphesiz görüntü yönetmeni Benedict Neuenfels'in de katkısı var. Neunfels, film içindeki farklı ortamlar ve farklı koşullar için hazırladığı şık ışık kullanımlarıyla dikkate değer bir isim olduğunu gösteriyor.
Bu sene içinde Oscar'a başvuran filmler arasında en iyisi olmayan "Kalpazanlar" belki aldığı ödülü hak etmedi, ama öyküsüne olan güçlü yaklaşımı ve teknik anlamdaki başarısı yine de onu yılın iyileri arasına sokmaya yetiyor. Savaşa farklı bir bakış açısından yaklaştığı için de ister istemez klasik soykırım dramlarından ayrılır hale de geliyor. Bu yüzden çok önyargılı davranmamak gerek.
Kimler İzlemeli?
Kimler İzlemeli?


Michael Haneke, "Kent Üçlemesi"nin bu ilk filminde, sıradan orta sınıf Avusturya ailesini karanlık bir sona doğru giderken soğukkanlı bir gözlemci edasıyla izliyor. The Seventh Continent bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de!

Bu dünyayı daha kötü bir yer yapmaya çalışanlar bir gün bile tatil yapmıyorlar, ben nasıl tatil yapabilirim ki ?







Seanslar
Fragman


