Spielberg sinemasına eleştirel bakış

Kaya Genç 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
Son filmi “Terminal” ile Spielberg’e hayranlığınız daha da büyük bir hale mi geldi? Durun! Bu Hollywood’un en prestijli yönetmeninin sinemasını ona muhalif birinin kaleminden okumadan hemen kararınızı vermeyin. Kaya Genç yazıyor...
Spielberg sinemasındaki muhafazakar eğilimler, kadını geri plana atarak bireyciliği öne çıkaran yaklaşımlar, ünlü yönetmenin gösterişli mizanseninin ardında çok daha farklı mesajların saklı olduğunu kanıtlıyor. Bu, sadece Spielberg’ün değil, 70’ler sonrası Amerikan sinemasının ortak bir yönelimi aslında..
Steven Spielberg’ün bugüne değin yaptığı filmler, aslında her biri ayrı birer inceleme konusu olabilecek kadar ilginç ayrıntılarla doludur. “Duel” filmiyle başlayarak tüm eserleriyle Amerikan toplumunun içinde bulunduğu traji-komik tedirginliği ve güvensizliği yansıtan Spielberg, buna neden olan etkenleri eleştirmekten çok, onları filmlerine malzeme ederek hasılat yapma peşinde koşmaktan çekinmemiştir…
Politik kayıtsızlık
Bir popüler-kültür ikonu olarak incelendiğinde, Spielberg’ün Hollywood’un en yüksek tepesinde oturduğu ve çağdaşı olan birçok muhalif yönetmenden (Robert Altman, Woody Allen, Martin Scorsese) ayrıldığı kolayca görülebilir. Spielberg, kendisine ün ve para sağlayan sistemi eleştirmez ve bir sanatçı için yapılabilecek en büyük eleştiriyi hak eder; sanatını metalaştırmak. 60’lı ve 70’li yıllar Amerikan sinemasındaki özgürlükçü filmler ve bunlardan sorumlu olan yönetmenlere karşı bir tavır olarak gelişen muhafazakâr sinemanın öncülerinden olan Spielberg, içinde yaşadığı toplumda yaşanmakta olan büyük değişimlere duyarsız kalır ve sinemasını “şüphe” , "güvenliği tehdit eden yabancı" gibi temaların çevresinde şekillendirir. Dikkatlice incelendiğinde görülecektir ki, Spielberg her filminde bireysel başarıları yüceltmiş, kadını arka plana atarak tapılası erkek kahramanlar yaratmış, özel efekte yüklenerek Hollywood’u içinde bulunduğu ekonomik buhrandan kurtarsa da sinemayı salt eğlencelik olarak algılayan bir zihniyetin yeşermesine önayak olmuştur.
“Jaws” filmindeki olaylar 4 Temmuz’dan, yani Amerikanın Bağımsızlık Gününden bir hafta önce başlar, böylece vahşi köpekbalığı sadece küçük Amerikan kasabasının insanlarına değil, tüm bir Yeni Dünya düzenine saldırmış olur. Filmin bir sahnesindeki “Bu olaylar en son 1968 yılında görülmüştü” diyaloğu, bu izlenimi destekleyen ayrıntılardan sadece birisidir... Gösterildiği yıl büyük ilgi toplayan filmde muhafazakâr Amerikan kasabasının mutlu insanlarını üç yetenekli erkek kurtarır. İyi eğitim görmüş, kurallara bağlı ve her şeyi teorik olarak bilen, pratikteyse başarısızlığa mahkum Richard Dreyfuss, kent insanını ve dolayısıyla liberal bakış açısını simgeler. Deneyimli köpekbalığı savaşçısının gemideki telsizi bozarak şerif Roy Scheider’ı karısından koparması ve Scheider’ın ancak bu noktadan sonra “işe yarayan” bir karakter haline dönüşmesi de masum tesadüfler değildir kuşkusuz.
Tarihe tek boyutlu bakış
Spielberg, karakterlerini her zaman orta sınıf Amerikalılar arasından seçer. Çok zengin kahramanları veya işçi sınıfı kökenli karakterleri geri plana iter ve anlattığı hikâyeler (birkaç istisna dışında) sürekli olarak küçük Amerikan kasabalarında geçer. Üç bölümünü de 80’lerde çevirdiği “Kamçılı Adam” serisiyle Avrupa’yı (Nazi Almanyası), Asya’yı (Hindistan), daha doğrusu dünyanın Amerika dışında kalan bölgelerini öldürücü ve tehlikeli yerler olarak resmeder. “Güneş İmparatorluğu” filminde Shangai’in Japon istilasına uğradığı dönemi zengin bir ailenin çocuğunun gözünden anlatan Spielberg, bu yolla aile kurumunu yüceltir, filmin başlarında “aileden kopma” sekansını dramatize ederek parçalanan ailenin çocuğu yalnızlığa ve ölüme sürükleyeceğini gösterir.
“Schindler’in Listesi” filmi, yönetmenin açık açık siyasi konulara değindiği en ilginç filmlerinden birisidir. Spielberg, İkinci Dünya Savaşı ve Hitler’in toplama kamplarına tek boyutlu bir bakış açısı getirerek bu savaşın sebebinin Hitler olmadığını, bizzat zengin ülkelerin toprak paylaşım savaşı olduğunu unutturmak ister. Schindler, zengin ve zeki bir iş adamıdır, başlarda Nazilerle içli dışlı olur ancak sonunda Yahudi’leri kurtarmak için büyük bir mücadele başlatır. Schindler karakteri, Spielberg’ün en iyi yaptığı şeye, yani bireysel başarıları siyasi sonuçlara bağlama çabasına müthiş bir uyum gösterir. Schindler’in “Keşke daha çok insan kurtarsaydım” yakınmaları ise çevresindeki insanlardan onay görmez; b>Schindler sayesinde hayatta kalmış insanlar bu zeki iş adamına tapınmayla karışık bir saygı duyarlar. Yine 90’larda kotardığı “Amistad”da da durum farklı değildir. Amerikan İç Savaşı öncesi, bir gemide yaşanan köle ayaklanmasını anlatan hikâyesinde Spielberg, ülkesinin hukuk sistemini yüceltir. Köleleri Amerikalı avukatlar kurtarır; bu olay adalet sisteminin büyüklüğünü gösteren bir göstergedir yönetmene göre… Üstelik, Amerikalı avukatın köleleri tutsak edildikleri yerde ziyaret ettiği sekansta, zencileri hırçın, vahşi ve uyumsuz olarak göstermekten çekinmez. “Sistemin kurtardığı köleler” arasında dahi ayrımcı davranan Spielberg, aralarından en yakışıklısını seçer ve bütün diyalogları ona söyletir; diğer köleler filmin ilerleyen bölümlerinde tamamen geri plana itileceklerdir.
Yeni sağın gözde yönetmeni
Savaş-karşıtı bir tutum sergileyen Robert Altman’ın “Cephede Eğlence”sine, muhafazakâr Amerikan kasabalarının yeniliklere karşı nefretini sergileyen Dennis Hopper imzalı “Easy Rider”a, Mike Nichols’un okuldan yeni mezun öğrencileri sistemin bağlarından kopararak özgürlüğe kavuşturduğu “Aşk Mevsimi”ne ve de Woody Allen’ın çağdaş kent insanının yalnızlığını anlattığı “Annie Hall”una karşı Amerikan sinemasının yükselen muhafazakârları George Lucas, Paul Scharader ve Steven Spielberg olmuştur. Sağ kanadın bu gözde yönetmenlerinden, özellikle Lucas ve Spielberg’ün sineması, ancak dikkatle incelendiklerinde fark edilebilecek mesajlarla doludur. Yaşadığı dönemin yükselen değerlerine göre film çeken Spielberg’ün 90’lı yıllar Amerikası’nda Demokratlarla (Liberallerle) içli dışlı olması da bunun en iyi göstergesidir...
Amerikan sinemasının bu en ünlü yönetmeninin “Er Ryan’ı Kurtarmak” filminin afişi, Spielberg’ün tarihsel olaylara bakışını bir kez daha gösteriyor; “Son büyük savaşın, son büyük cephesinde...” Evet, Steven Spielberg’e göre İkinci Dünya Savaşı ‘son büyük savaş’ idi, Bosna-Hersek’te yaşananlar, ülkesinin körfezde yaptıkları ve bugün yapmak üzere oldukları ile ileride yaşanabilecek muhtemel çarpışmalar onun için bir önem arz etmiyordu. Tarihin, dünyanın sonuna gelmiştik ve özgürlüğümüz onun değerlerini savunduğu sistem sayesinde sağlanmıştı.
Kaya Genç'in notu: İki-üç sene önce kaleme aldığım bu yazının genel çerçevesi “Politik Kamera Çağdaş Hollywood Sinemasının İdeolojisi ve Politikası” (Michael Ryan, Douglas Kellner
Ayrıntı Yayınları; Ekim 1997) kitabına dayanmaktaydı. Ülkemizde, maalesef kendini yeterince geliştirmemiş film eleştirmenlerinin 'katıksız safiyet'leriyle kabullendikleri Spielberg'e karşı olan muhalefetim sürüyor ve “Er Ryan”daki gümbür-gümbür Amerikan milliyetçiliğinin 11 Eylül sonrası gördüğümüz potansiyeli besleyen şeylerden birisi olduğunu düşünüyorum. Ama dediğim gibi, bu yazı "Politik Kamera"nın genel 'çerçevesi' içerisinde yazıldı ve benden çok Kellner & Ryan'ın fikirlerini yansıtıyor demek pek de yanlış olmaz.
Steven Spielberg’ün bugüne değin yaptığı filmler, aslında her biri ayrı birer inceleme konusu olabilecek kadar ilginç ayrıntılarla doludur. “Duel” filmiyle başlayarak tüm eserleriyle Amerikan toplumunun içinde bulunduğu traji-komik tedirginliği ve güvensizliği yansıtan Spielberg, buna neden olan etkenleri eleştirmekten çok, onları filmlerine malzeme ederek hasılat yapma peşinde koşmaktan çekinmemiştir…
Politik kayıtsızlık
Bir popüler-kültür ikonu olarak incelendiğinde, Spielberg’ün Hollywood’un en yüksek tepesinde oturduğu ve çağdaşı olan birçok muhalif yönetmenden (Robert Altman, Woody Allen, Martin Scorsese) ayrıldığı kolayca görülebilir. Spielberg, kendisine ün ve para sağlayan sistemi eleştirmez ve bir sanatçı için yapılabilecek en büyük eleştiriyi hak eder; sanatını metalaştırmak. 60’lı ve 70’li yıllar Amerikan sinemasındaki özgürlükçü filmler ve bunlardan sorumlu olan yönetmenlere karşı bir tavır olarak gelişen muhafazakâr sinemanın öncülerinden olan Spielberg, içinde yaşadığı toplumda yaşanmakta olan büyük değişimlere duyarsız kalır ve sinemasını “şüphe” , "güvenliği tehdit eden yabancı" gibi temaların çevresinde şekillendirir. Dikkatlice incelendiğinde görülecektir ki, Spielberg her filminde bireysel başarıları yüceltmiş, kadını arka plana atarak tapılası erkek kahramanlar yaratmış, özel efekte yüklenerek Hollywood’u içinde bulunduğu ekonomik buhrandan kurtarsa da sinemayı salt eğlencelik olarak algılayan bir zihniyetin yeşermesine önayak olmuştur.
“Jaws” filmindeki olaylar 4 Temmuz’dan, yani Amerikanın Bağımsızlık Gününden bir hafta önce başlar, böylece vahşi köpekbalığı sadece küçük Amerikan kasabasının insanlarına değil, tüm bir Yeni Dünya düzenine saldırmış olur. Filmin bir sahnesindeki “Bu olaylar en son 1968 yılında görülmüştü” diyaloğu, bu izlenimi destekleyen ayrıntılardan sadece birisidir... Gösterildiği yıl büyük ilgi toplayan filmde muhafazakâr Amerikan kasabasının mutlu insanlarını üç yetenekli erkek kurtarır. İyi eğitim görmüş, kurallara bağlı ve her şeyi teorik olarak bilen, pratikteyse başarısızlığa mahkum Richard Dreyfuss, kent insanını ve dolayısıyla liberal bakış açısını simgeler. Deneyimli köpekbalığı savaşçısının gemideki telsizi bozarak şerif Roy Scheider’ı karısından koparması ve Scheider’ın ancak bu noktadan sonra “işe yarayan” bir karakter haline dönüşmesi de masum tesadüfler değildir kuşkusuz.
Tarihe tek boyutlu bakış
Spielberg, karakterlerini her zaman orta sınıf Amerikalılar arasından seçer. Çok zengin kahramanları veya işçi sınıfı kökenli karakterleri geri plana iter ve anlattığı hikâyeler (birkaç istisna dışında) sürekli olarak küçük Amerikan kasabalarında geçer. Üç bölümünü de 80’lerde çevirdiği “Kamçılı Adam” serisiyle Avrupa’yı (Nazi Almanyası), Asya’yı (Hindistan), daha doğrusu dünyanın Amerika dışında kalan bölgelerini öldürücü ve tehlikeli yerler olarak resmeder. “Güneş İmparatorluğu” filminde Shangai’in Japon istilasına uğradığı dönemi zengin bir ailenin çocuğunun gözünden anlatan Spielberg, bu yolla aile kurumunu yüceltir, filmin başlarında “aileden kopma” sekansını dramatize ederek parçalanan ailenin çocuğu yalnızlığa ve ölüme sürükleyeceğini gösterir.
“Schindler’in Listesi” filmi, yönetmenin açık açık siyasi konulara değindiği en ilginç filmlerinden birisidir. Spielberg, İkinci Dünya Savaşı ve Hitler’in toplama kamplarına tek boyutlu bir bakış açısı getirerek bu savaşın sebebinin Hitler olmadığını, bizzat zengin ülkelerin toprak paylaşım savaşı olduğunu unutturmak ister. Schindler, zengin ve zeki bir iş adamıdır, başlarda Nazilerle içli dışlı olur ancak sonunda Yahudi’leri kurtarmak için büyük bir mücadele başlatır. Schindler karakteri, Spielberg’ün en iyi yaptığı şeye, yani bireysel başarıları siyasi sonuçlara bağlama çabasına müthiş bir uyum gösterir. Schindler’in “Keşke daha çok insan kurtarsaydım” yakınmaları ise çevresindeki insanlardan onay görmez; b>Schindler sayesinde hayatta kalmış insanlar bu zeki iş adamına tapınmayla karışık bir saygı duyarlar. Yine 90’larda kotardığı “Amistad”da da durum farklı değildir. Amerikan İç Savaşı öncesi, bir gemide yaşanan köle ayaklanmasını anlatan hikâyesinde Spielberg, ülkesinin hukuk sistemini yüceltir. Köleleri Amerikalı avukatlar kurtarır; bu olay adalet sisteminin büyüklüğünü gösteren bir göstergedir yönetmene göre… Üstelik, Amerikalı avukatın köleleri tutsak edildikleri yerde ziyaret ettiği sekansta, zencileri hırçın, vahşi ve uyumsuz olarak göstermekten çekinmez. “Sistemin kurtardığı köleler” arasında dahi ayrımcı davranan Spielberg, aralarından en yakışıklısını seçer ve bütün diyalogları ona söyletir; diğer köleler filmin ilerleyen bölümlerinde tamamen geri plana itileceklerdir.
Yeni sağın gözde yönetmeni
Savaş-karşıtı bir tutum sergileyen Robert Altman’ın “Cephede Eğlence”sine, muhafazakâr Amerikan kasabalarının yeniliklere karşı nefretini sergileyen Dennis Hopper imzalı “Easy Rider”a, Mike Nichols’un okuldan yeni mezun öğrencileri sistemin bağlarından kopararak özgürlüğe kavuşturduğu “Aşk Mevsimi”ne ve de Woody Allen’ın çağdaş kent insanının yalnızlığını anlattığı “Annie Hall”una karşı Amerikan sinemasının yükselen muhafazakârları George Lucas, Paul Scharader ve Steven Spielberg olmuştur. Sağ kanadın bu gözde yönetmenlerinden, özellikle Lucas ve Spielberg’ün sineması, ancak dikkatle incelendiklerinde fark edilebilecek mesajlarla doludur. Yaşadığı dönemin yükselen değerlerine göre film çeken Spielberg’ün 90’lı yıllar Amerikası’nda Demokratlarla (Liberallerle) içli dışlı olması da bunun en iyi göstergesidir...
Amerikan sinemasının bu en ünlü yönetmeninin “Er Ryan’ı Kurtarmak” filminin afişi, Spielberg’ün tarihsel olaylara bakışını bir kez daha gösteriyor; “Son büyük savaşın, son büyük cephesinde...” Evet, Steven Spielberg’e göre İkinci Dünya Savaşı ‘son büyük savaş’ idi, Bosna-Hersek’te yaşananlar, ülkesinin körfezde yaptıkları ve bugün yapmak üzere oldukları ile ileride yaşanabilecek muhtemel çarpışmalar onun için bir önem arz etmiyordu. Tarihin, dünyanın sonuna gelmiştik ve özgürlüğümüz onun değerlerini savunduğu sistem sayesinde sağlanmıştı.
Kaya Genç'in notu: İki-üç sene önce kaleme aldığım bu yazının genel çerçevesi “Politik Kamera Çağdaş Hollywood Sinemasının İdeolojisi ve Politikası” (Michael Ryan, Douglas Kellner
Ayrıntı Yayınları; Ekim 1997) kitabına dayanmaktaydı. Ülkemizde, maalesef kendini yeterince geliştirmemiş film eleştirmenlerinin 'katıksız safiyet'leriyle kabullendikleri Spielberg'e karşı olan muhalefetim sürüyor ve “Er Ryan”daki gümbür-gümbür Amerikan milliyetçiliğinin 11 Eylül sonrası gördüğümüz potansiyeli besleyen şeylerden birisi olduğunu düşünüyorum. Ama dediğim gibi, bu yazı "Politik Kamera"nın genel 'çerçevesi' içerisinde yazıldı ve benden çok Kellner & Ryan'ın fikirlerini yansıtıyor demek pek de yanlış olmaz.
Toplam 1 yorum yapılmış. Yorumları görmek için tıklayın.


Yedinci Kıta (The Seventh Continent) 5 Aralık 2008, 22:00, Cnbc-e
Michael Haneke, "Kent Üçlemesi"nin bu ilk filminde, sıradan orta sınıf Avusturya ailesini karanlık bir sona doğru giderken soğukkanlı bir gözlemci edasıyla izliyor. The Seventh Continent bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de!
Michael Haneke, "Kent Üçlemesi"nin bu ilk filminde, sıradan orta sınıf Avusturya ailesini karanlık bir sona doğru giderken soğukkanlı bir gözlemci edasıyla izliyor. The Seventh Continent bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de!

Karayip Korsanları: Dünyanın Sonu
Neden sizle yelken açayım ki? Aranızdan dördü daha önce beni öldürmeye çalıştı. (Elizabeth’e bakarak) Hatta biriniz başardı da.
Jack Sparrow
Neden sizle yelken açayım ki? Aranızdan dördü daha önce beni öldürmeye çalıştı. (Elizabeth’e bakarak) Hatta biriniz başardı da.
Jack Sparrow







Seanslar
Fragman


