
Sean Penn bugün artık “kuşağının en iyi oyuncusu” değerlendirmelerini de aşmış, kendisinden öncekilerin ve sonralarınki de dahil olduğu bir oyuncular dünyasında üst sıralardaki yerini çoktan almıştır. 30 civarında filmde oyuncu olarak yer alan, hep kendi istediği filmlerde oynayan ve en baştan beri başrolde olan Sean Penn, üstelik üç dört filmin de yönetmenliğini yapmıştır ve Cannes ve Berlin gibi uluslararası festivallerden ödülleri vardır; böyle bakıldığında o dünyanın en şanslı, başarılı, yetenekli insanlarından biri. Gel gelelim kendisine soracak olursanız o yalnız ve mutsuz biri; oyunculuktan haz etmiyor, hatta oyunculuğu birkaç kez bıraktı ve Hollywood'u hiç sevmiyor. Öfkeli. Ve kesinlikle soruların cevapları onda değil. Bu girişten sonra yazımız kolaylıkla “Bakın, sizin imrendiğiniz ve yerinde olmak için can attığınız yıldızlar da insan ve onların da problemleri var; hiçbir şey göründüğü gibi değil.” dersini vermeye kaçabilir; ama hayır, biz yazının öyle devam etmesine izin vermeyeceğiz. Çünkü biz de hepimizin aklına gün gelip takılan varoluşumuza dair soruların cevaplarını bilmiyoruz. Biz sadece Sean Penn'in dününe, bugününe ve yarınına bakmak istiyoruz. Süper 8 ve sörf günleri Sean Penn 1960 Santa Monica, California doğumlu. Deyim yerindeyse hani neredeyse Hollywood'un göbeğinde doğmuştur. Zaten babası yönetmen, annesi aktristir. Baba Leo Penn, Amerikan tarihinin en utanç verici zamanı olan McCarty döneminde komünist olduğu iddialarıyla kara listeye alınıp sinema endüstrisinden uzaklaştırılan isimlerden biridir. Onurlu bir davranışla komünist avını yürüten ulusal güvenlik komitesine ifade vermediği için o dönem tüm kapılar suratına kapanır. Belli ki babasının başına gelenler sonraları Sean'ın aldığı kararları etkilemiştir. Gençliğinde en büyük tutkusu California plajlarında sörf yapmak olan Sean, sonradan bu tutkusundan vazgeçip yönetmen olmaya karar verir. Lisedeyken vaktini arkadaşları Emilio Estevez, Charlie Sheen ve Rob Lowe'la beraber Süper 8'le amatör filmler çekerek geçirmeye başlayan Penn sonra ne olur da kamera arkasını bırakıp birdenbire kendini kamera önünde bulur bilinmez ama, sinemadaki ilk rolü “Taps” adlı bir filmdedir ve bu filmdeki küçük rolü onu daha ikinci filminde başrole taşır. 81 yapımı “Taps” dönemin umut vadeden yeteneklerinin bir araya geldiği bir filmdir ve askeri bir okuldaki öğrencilerin isyanını konu alır. Timothy Hutton başroldedir. Tom Cruise ve Sean Penn yardımcı rollerdedirler ve ikisi de ilk çıkışlarını bu filmle yaparlar. “Taps” önemli bir film değildir, ama büyük yıldız olacak oyuncuların ilk göründükleri film olması dolayısıyla sonradan önem kazanmıştır. Örneğin Sean Penn asi, çılgın ve öfkeli genç rolünde öyle iyi bir performans ortaya koyar ki hemen ikinci filminde başrole yükselir. Bir daha da başrolleri bırakmaz zaten. Pek çokları gibi yeteneğinin keşfedilmesi için uzun zaman beklememiş ve zorluk çekmemiştir. İkinci filmi “Fast Times at Ridgemont High”, deli dolu bir gençlik komedisidir. Film 80'ler gençliğinin yaşantısını komik bir dille anlatır. Senaryo Cameron Crowe'a aittir. Cameron Crowe demişken, "Bekarlar", "Jerry Maguire", "Almost Famous" ve "Vanilla Sky" gibi filmlerle tanınan bu genç yönetmenin Billy Wilder kitabından söz etmeden olmaz. Truffaut'nun, hayranı olduğu Hitchcock için kaleme aldığı kitapta olduğu gibi, Crowe'un kitabı da, onun Wilder'la yaptığı uzun söyleşiyi içermektedir ve kırklı-ellili yılların Hollywood'una özlem duyanların kaçırmaması gereken mümtaz bir eserdir. Nokta. Devam ediyoruz… Hızlı yükseliş Sonra ardı ardına pek çok yapımda yer alır Sean Penn. Filmlerinde hiçbir zaman kahraman değildir. Sorunlarla boğuşan, hem zayıf hem güçlü, hem iyi hem karanlık yönleri olan karakterleri canlandırır hep; çetin ceviz rollerin adamı olup çıkar. Kısacık kariyerine karşın sergilediği performanslarla daima olgun ve tecrübeli bir görüntü çizmiş, kısa sürede sinema dünyasında saygınlık kazanmıştır.
Üstelik ilk başlarda öyle ahım şahım filmlerde de oynamaz. Gerçi her zaman gerçekçi, inandırıcı, yapaylıktan uzak, sağlam öykülerde oynamayı tercih etmiş ve dolayısıyla Hollywood masallarından hep uzak durmuştur ama; mesela Timothy Hutton'la tekrar bir araya geldiği ve Amerikan Devlet sırlarını Ruslara satmak isteyen gençleri canlandırdıkları “Falcon and the Snowman” iyi bir filmdir, ama çok da iyi değildir. Cristopher Walken'la beraber suç dünyasının ortasındaki, birbirinden çok uzak baba ile oğlu oynadıkları “At Close Range” için de aynı şey geçerlidir. 89'da çektiği “Casualties of War” iyi bir öyküye yaslanır, ama savaş filmleri arasında yeri nerededir acaba? Diyeceğimiz şu ki, Sean Penn çok çarpıcı, olay yaratan filmlerde oynamadan, küçük filmlerdeki performansları ve salt yeteneği ve oyunculuk gücüyle bulunduğu konuma erişmiştir. 90'larda, ses getiren yapımlarda yer almaya başladığı zamanlarda ise zaten çoktan yıldızdır artık. Madonna ile olan evliliği Sean Penn'i daha iyi tanımak için onun aslında konuşmaktan hiç hoşlanmadığı bir konu olan Madonna ile evli olduğu günleri hatırlamak yararlı olacaktır. Sean Penn, Madonna ile evlendiğinde yıl 1985'ti ve Madonna bugün olduğu gibi bir popüler kültür ikonu haline gelmemişti henüz. Evli oldukları dört yıl boyunca giderek şöhreti arttı ve evlilikleri de bu yükselişin sancılarıyla yıkıldı dememiz yanlış olmaz. Bize göre, her zaman kendi ayakları üzerinde durmak isteyen Penn daha ilk başlarda bile, aşık olduğu bu deli dolu kızla verdiği evlilik kararından emin değildi. Örneğin Penn'in, düğün günü villalarının üzerinden geçen, medyaya ait helikopterlere silahıyla ateş açtığı iddia edilir ve kendisi bunu hiçbir zaman yalanlamamıştır. Yalnızlığına düşkün, şatafattan ve medyadan uzak bir yaşam sürmek isteyen Penn'in böyle bir evliliği doya doya yaşayamayacağı bir gerçekti; ama aşk ferman dinlemiyor işte. O günlere ait fotoğraflarda hep paparazzilerden kaçan, elleriyle patlayan flaşlardan yüzlerini korumak isteyen bir çift görürüz. Ve sonunda olanlar olur, Sean Penn bir paparazziye saldırmaktan dolayı 32 gün hapse girer. İçerdeyken Montaigne, Burroughs, Raymond Carver ve James Thurber okuyarak vakit geçiren Penn'in medyaya yansıyan imajından aslında nasıl da farklı bir adam olduğu rahatlıkla anlaşılabilir. O kendisine yakıştırıldığı gibi sadece asi, yakışıklı, sansasyonel yeni bir star değildir ve kariyeri boyunca büyük prodüksiyonlardan uzak durarak bunu göstermeye çalışmıştır; ne var ki bunun yetmediğini görür ve 89'da Madonna ile boşanırlar. 4 yıl boyunca çabalamıştır ama nafile. Bu evliliğin Penn için bir olumlu bir olumsuz iki sonucu olur. Sırf eşi için, onun da oynadığı “Shanghai Surprise” adlı filmde yer alır ve açıkçası bu onun en berbat filmidir. Daha doğrusu filmografisi gurur duyduğu filmlerle dolu olan Sean Penn'in tek yanlış seçimidir. Olumlu sonuç ise kendi deyişiyle yaşanan olaylardan sonra saldırgan bir adam olarak tanınmaya başlanması, bunun sonucunda hayranlarının ve gazetecilerin artık ona daha çekinceli yaklaşmalarıdır. Özel yaşamında nefes alabilmeye başlamıştır. 90'lar ve yönetmen Sean Penn 90'lara girerken Sean Penn oyunculuğu bırakmaya karar verir. İçinde bulunduğu hayatı çok yorucu bulmaktadır ve film endüstrisindeki işleyişe de tahammül edememektedir. “Bu işe ilk başladığımda umutluydum. Ama zamanla, her şeyin benim istediğim gibi olmadığını, olamayacağını öğrendim. Bugün biliyorum ki büyük stüdyolar hiçbir şey bilmiyor. Stüdyolar için çalışan herkes aptal. Bugüne kadar onlardan bir film ya da senaryo üzerine akıllı bir yorum işitmiş değilim. Bir tane bile. Bu, adamı sinirlendiriyor.” Oyunculuğu bırakır bırakmasına ama sözünü fazla tutamaz ve Brian De Palma'nın “Carlito's Way”i ile muhteşem bir giriş yapar doksanlara. Al Pacino ile karşılıklı oynadığı filmde uzun, kıvırcık saçları ve gözlüklü hali ile herkesi şaşırtır. Ardından Tim Robbins'in yönettiği “Dead Man Walking”de idam cezasına çarptırılmış bir mahkumu canlandırır ve Oscar'a aday gösterilir. Ödülü alamaz, ama kendisinin de zaten törene falan gittiği yoktur. Bu filmdeki oyunculuğuna ödül Berlin'den gelir. Sonra Nick Cassevetes'in “She's So Lovely”sinde yarı deli, çılgın bir aşığı oynar. Filmde sırılsıklam bağlı olduğu kız, gerçek hayattaki sevgilisi, Madonna'dan sonra evlendiği Robin Wright'tır. Bu performansı ona Cannes'dan ödül getirir. Oliver Stone'un son derece başarılı “U-Turn”ünde peşindeki gangsterlerden kaçarken, arabası bozulunca bir kasabaya sığınan ve burada başına gelmedik kalmayan bir adamı canlandırır. Film boyunca Stone'la didişmiş durmuş, çekimlerden sonra da ona demediğini bırakmamıştır. Düşündüğünü doğrudan söyleyen biridir Penn. Tüm bunlar “U Turn”ün çok iyi bir film olduğu ve Penn'in de filmde muhteşem bir performans ortaya koyduğu gerçeğini değiştirmez elbette. Sonra David Fincher'la “Game”de çalışır. Kendisine yapılan 10 milyon dolarlık teklifleri reddeder ve önce 150 bin dolar karşılığında “HurlyBurly”de, sonra da 300 bin dolar karşılığında Terence Malick'in yeniden sinemaya dönüş yaptığı eşsiz filmi “Thin Red Line”da oynar. “Evet, para kazanmak istiyorum, buna ihtiyacım var; ama inandığım, sevdiğim bir proje için fedakârlık yapabilirim. Hem zaten ben gerçekten de 10 milyon doların üstünde bir rakamla ne yapabileceğimi bilmiyorum. Bu miktarın benim için hiçbir anlamı yok.” Tüm bu projeler arasında koşuşturup dururken sık sık oyunculuğu bıraktığını söyler. Fakat Penn çelişkilerin adamıdır. Zaten yaratıcılık çelişkiden doğmaz mı? Her defasında setlere geri döner. Ama bu arada daha küçük bir kitleye de olsa, kendini daha rahat ifade edebileceğini düşündüğü yönetmenliğe soyunur. İki bağımsız film çeker: “Indian Runner” ve “The Crossing Guard”. Filmleri belki çok ses getirmez ama Penn'in bu işi kolay kolay bırakmayacağına dair kimi ipuçları taşıyan ilginç, başarılı yapımlardır. Belki de Penn'in derdini anlatabilmek için tamamen kamera arkasında kalacağı günler çok da uzakta değildir, kim bilir… Hem sert çocuk, hem de kırılgan Sean Penn'in son zamanlarda yer aldığı projelerden biri de Woody Allen'in ülkemizde gösterim şansı bulamayan filmi “Sweet and Lowdown”dur. Bu filmde bir jazz gitaristini canlandıran Penn, Oscar'a aday olmuş ama ödülü yine kazanamamıştır. Woody Allen'ın, çok sevdiği jazz ve blues'a ithaf ettiği bu küçük filminde Sean Penn'i başrol için seçmiş olması ilginçtir. Örneğin Woody Allen bugüne dek Robert DeNiro, Al Pacino, Jack Nicholson gibi oyunculara filmlerinde rol verememiştir. Onların çok iyi oyuncular olduğunu düşündüğü halde, taşıdıkları karizmalar ve sert görüntülerinden dolayı, günlük hayatı yansıtan filmlerinde onları oynatamamıştır. Bu nedenle hep İngiliz oyuncularla çalışmıştır. Allen haklıydı; salt yürüyüşleri ve bakışları ile dahi seyirciyi avucunun içine almasını bilen bu tarz sahibi, karizmatik oyuncular onun filmlerinde yer alamazdı; çünkü onun filmlerinde ancak gündelik hayatın içinde karşılaşabileceğimiz karakterler yer alır. Sean Penn ise bugün, sözünü ettiğimiz oyuncularla kıyaslanan bir karizmaya sahip olduğu halde, aynı zamanda doğallıkla çaresiz, zayıf, kırılgan ve sıradan olabildiğinden bir Woody Allen filminde oynama şansını yakalayabilmiştir. Bu, onu büyük oyuncu yapan özelliğidir. Sean Penn Olmak...
- Melissa P.
- Elizabethtown
- Kısık Ateşte 15 Dakika
- Tepenin Gözleri / The Hills Have Eyes
- Dick ve Jane İşbaşında / Fun With Dick & Jane
- Buluşma Olayı / Date Movie
- Gece 11:45
- Kurt / El Lobo VCD
- Davetsiz Çapkınlar / Wedding Crashers VCD
- Hayalperest VCD
- Çalıntı Gözler / Stolen Eyes
- Maviliklere Doğru / Into the Blue VCD
- Anna Karenina VCD
- Annie Hall VCD
- Gerçek Dedikodu / Rumor Has It VCD


Bugün Hollywood’un en güvendiği yönetmenler arasında gösterilen ve Perfect Storm, Troy, Poseidon, Das Boot ve Outbreak gibi filmlerle yerini sağlamlaştıran Petersen’ın kariyerinde özel bir yeri olan "In The Line Of Fire" bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de!

Bir kez arka kapıdan çıktınmı bir daha ön kapıdan giremezsin.








Seanslar
Fragman

