
Samira Makhmalbaf: Teklif bana Fransız yapımcılar tarafından geldiğinde geldiğinde çok şaşırdım önce. Büyük bir sorumluluk biliyorsunuz. Ama çok sevinerek kabul ettim çünkü ne yapacağıma dair kararımı hemen verdim. Bu olaylara karşın hala ihmal edilen kim var, diye düşündüm önce. Amerika’nın Afganistan’a saldırısı söz konusuyken aklıma bölgedeki en ihmal edilen kesim yani Afgan çocukları geldi. Hiç tereddüt etmeden bu fikir üzerine yoğunlaştım.
Sizce bu filmin anlamı nedir?
Samira Makhmalbaf: Bu sinema gibi görsel bir etkinin bildirisiydi. Bu sadece iki ayrı görüşün birbirleriyle olan sorunklarını değil tün dünyayı nasıl etkilediğinin göstergesi oldu. Yani 11 ayrı ülkenin sinemacası kendi bildirilerini sundular. Tüm dünya bunun sadece bir Amerikan güvenliği sorunu olmadığını ve tüm dünyayı nasıl etkilediğini sinema aracılığıyla izledi.
Sizce 11 eylül olayı Amerikan sinemasını değiştirdi mi biraz olsun?
Samira Makhmalbaf: Sanmıyorum. Hiç Amerikan filmi izleme olanağım olmuyor pek ama yine de sanmıyorum. Büyük laflar etmek istemem ama hala aynı paranoya var sinemalarında. Sonuçta büyük Hollywood yapımları belki söylemlerini biraz değiştirdiler ama söyledikleri şey aynı.
Peki sinemanın dışında genel dünya politikalarını nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz? Yani Sean Penn gibi bazı sinemacılar daha öne çıkarak düşüncelerini açıkca dile getirdiler ama politikacıların işleri hala eskisi gibi yürüttüğü görülüyor. Trajedilerden bir şeyler çıkmaz mı ortaya?
Samira Makhmalbaf: Politika hep aynı bana göre. 11 Eylül trajedisi tabii ki etkiledi, sarstı ama dünya dengelerini değiştirmedi. Belki çok adha sonra göreceğiz etkilerini ama şu anda herkes planladığını yapıyor. Afganistandaki trajedi de hala devam ediyor.
Dünya politikaları bir yana dünya sinemasına bakışınız nedir?
Samira Makhmalbaf: Ben davetli olarak film festivallerini geziyorum ama ancak bir kaç günlüğüne, o da filmlerimi tanıtmak için gittiğimden dolayı fazla film görme şansım olmuyor. Üstelik ben nice sinema klasiklerini bile görmemiş bir insanım. Iran’daki yasaklar nedeniyle böyle bir şansınmız yok. Iran’a video kaset sokmak da yasak. İşte ne bulabilirsek izliyoruz. Ama bir anlamda belki de bu iyi bir şey. Yani etkilendiğim hiçbir kimse ya da sinemacı yok. Kendi yolumu kendim bulmaya çalışıyorum.
Yani, şu yönetmeni çok beğeniyorum, bu klasikten pek etkilendim, gibi bir yorumunuz yok öyle mi?
Samira Makhmalbaf: Evet! ‘Yurttaş Kane’i görmedim mesela. ‘Amadeus’u görmeyi çok isterdim. Ama adını ve methini çok duyduğum filmleri hiç görme şansım olmadı. Burada, Montrael’de juri üyesi olduğum için ilk kez bu kadar uzun süre kalıyor ve ne güzel ki mecburen (!) film izleme olanağı buluyorum.
Son dönem sadece İran değil dünya sinemasının en genç yönetmenlerinden birisi olarak gördüğünüz bu ilgi sizi nasıl etkiliyor?
Samira Makhmalbaf: Genç olmanın bir dezavantaj yarattığının farkındayım ama insanların neden genç bir insanın film çekebilmesi karşısında bu kadar şaşırdığını anşayabilmiş değilim. Her yerde beni özel bir ilgiyle karşılıyorlar genç olduğum için. Oysa genç olmak bir olumsuzluk değil aksine bence hoş bir şey! Bazı ‘deneyimli’ insanların aksine onların hatırlamak için durup düşündükleri bir şeyi ben o anda hissedebiliyorum. Biraz saldırgan gibi anlaşılabilirim ama değil. Bana göre genç ya da yaşlı değil, ne yaptığınız önemli. Deneyimin önemini dışlamıyorum ama işte ben sinema yapıyorum. Bunun ne kadar önemli olup olmadığını bilmiyorum, sadece yapıyorum. Kendi aracılığımla bazı yaşamları, insanları yansıtmaya çalışıyorum. İnsanlar da beğeniyor ve takdir ediyor. Çok memmunum ama bunu başarılı olmak adına değil, kendi duygularımı bakış açılarımı yansıtmak için yapıyorum. Hepsinden önemlisi mümkün olduğunca tarafsız ve yargısız bir bakış açısı getirmek istiyorum.
Peki sizce sinemanın anlamı nedir? Yaptıklarınızı alçakgönüllülükle dile getiriyorsunuz ama sizce sinema nedir?
Samira Makhmalbaf: Sinema bir yansıtma. Ben her hangi bir olayı gördüğüm zaman duygulanıyor ve etkileniyorsam onu sinema dinine dökmek istiyorum. Ama burada önemli olan fikirin olgunlaşması. Bulduğunuz düşündüğünüz konuya bir daha, bir daha, defalarca bakabilmek ve sonunda tarafsız bir bakıi açısı yakalayabilmek. Çünkü ilk bakışınız son derece içereden ve taraflı olabilir, duygular insanı yanıltabilir.
‘Makhmalbaf ailesi’nden gelmenin avantajı bir yana, babanızın yani Mohsen Makhmalbaf’ın sizin sinemanımanız üzerindeki etkileri neler oldu?
Samira Makhmalbaf: Babamın bana söylediği en önemli şey ‘önyargılı olma’ sözüydü. Bir öyküyü duyduğunuzda ilk anda çok etkileniyorsunuz ve yargılama yapabiliyorsunuz. Oysa bu büyük bir hata. Yaşamda da sinemada da. Elimden geldiğince tarafsız bakmaya çalışıyorum. Onun dışında tabii ki babamım eğitimimde büyük rolü var. Çocuk yaştan bu yana onun film setlerindeyim ve işin nasıl yapılacağını yıllar içinde gördüm. Ama sonuçta bunlar bana göre hiçbirşey! Sonuçta kamerayı alıyor ve çıkıyorsunuz. Yani kamerayla siz başbaşasınız. Bundan sonrası size kalmış.
Cannes 2003’de ödül alan ve burada Montreal’de de gösterilen ‘Öğleden Sonra Saat Beşte/At 5 O’clock in the Afternoon’ son filminiz, bundan sonraki projeniz nedir?
Samira Makhmalbaf: Kafamda minik, minicik bir fikir var, olgunlaşmasını bekliyorum. Ne olduğunu açıklayamam çünkü büyüsünün bozulmasından korkuyorum, böyle komik bir inancım var. Ayrıca şimdi öylesine minik bir fikir ki bir anlamı yok. Zaman içinde yüreğimde olgunlaşmasını ve bir anlam kazanmasını umuyorum.


Michael Haneke, "Kent Üçlemesi"nin bu ilk filminde, sıradan orta sınıf Avusturya ailesini karanlık bir sona doğru giderken soğukkanlı bir gözlemci edasıyla izliyor. The Seventh Continent bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de!

Bu maskenin arkasında bir yüzden fazlası var. Bu maskenin arkasında bir düşünce var ve düşüncelere kurşun işlemez.









Seanslar
Fragman

