Animasyonun önlenemez yükselişi
Sinema.com 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
Animasyon filmler kim ne derse desin büyük bir değişim içindeler. Pazarı keşfeden stüdyolar animasyon filmlerini çarpıştıradursunlar animasyon sanatının bu savaştan nasıl çıkacağı meçhul. "Müfreze"de dendiği gibi "Savaşta ilk kaybedilen şey: Masumiyet. Acaba animasyon filmler masumiyetlerini kaybediyorlar mı gerçekten? Yoksa aslında hiç biri masum değil miydi?
Animasyon türüne giren filmlerde de hızlı bir kabuk değişimi yaşanıyor. Daha üç beş yıl öncesine kadar "Alaadin" ya da "Aslan Kral" gibi filmler her ne kadar sevimlilikleriyle kendilerini yetişkinlere de izletseler de hâlâ çocuk filmi kabul ediliyor, sonuçta hiç bir yetişkin filme tek başına gitmiyordu. Ama "Karınca Z" ya da "Bir Böceğin Yaşamı" gibi filmlerin açtığı yoldan giden animasyonlar için aynı şeyi söyleyebilmek mümkün değil. Değişen en önemli öğe animasyonların hangi yaş gruplarına ait olduğuna ilişkin giderek bir belirsizliğin söz konusu olması. Gerek özel efektler konusundaki görkemlilikleriyle gerekse, sözgelimi, Woody Allen kişiliğinden türetilen bir karıncanın da yer aldığı animasyonların ortaya çıkışı bu türün algılanışını geri dönüşü olamayacak bir şekilde değiştirdi. Yine "Karınca Z"de olduğu gibi artık animasyonlar da çok katmanlıydı ve tıpkı Woody Allen gibi onlar da artık masumiyetlerini yitirmişlerdi. Aslına bakılırsa masumiyet animasyon filmlerine yakıştırılan, ama çokça da gerçekte olmayan bir öğe. Disney’in animasyonları daha başından beri ırkçı göndermeleri yüzünden eleştirildi. Keza animasyonlara kaynak oluşturan masal klasikleri de her zaman cinsellik üzerine kurulu alt metinlerini saklamaya bile çalışmadılar. En tipik örnek: Kırmızı Şapkalı Kız. Aynı şekilde (Sinema uygulamaları dahil) “Ten Ten” eşcinsel alt metni, “Red Kit” ve “Asterix” ise politik mesajlarıyla tek boyutluluktan her zaman uzak durdular. Manga ise tüm animasyon çeşitleri arasında yetişkinleri içine en çok çeken tür. Adolesant cinselliği, androjenlik, grafik şiddet ve Japonların gelenekleriyle bilimkurgu düzeyinde kendini belli eden teknolojinin bir arada yaşanışının örtüştüğü bu animasyon türü, sosyal ve kültürel boyutlardaki kışkırtıcılığı sayesinde yaş grupları ötesinde her çeşit seyirciyi kendine çekme özelliğine sahip. Kuşkusuz bilgisayarla gerçekleştirilen animasyonlar da bu türün dokusunun Disney filmlerinden bu yana radikal bir şekilde değişmiş olmasının en büyük göstergesi. “Who Framed Roger Rabit?” ile başlayan üç boyutlu animasyon, canlandırılan karakterlerin sinemaya empoze edilebilmelerini sağlamakla kalmadı, ‘live action’ ile animasyon arasındaki sınırı da ortadan kaldırmış oldu. Animasyon sineması artık pazarda daha güçlü bir konuma gelmiş durumda. Eskiden sadece Walt Disney prodüksiyonları ile geniş pazarlara açılan uzun metrajlı çizgi filmler “Orman Kitabı” (“Jungle Book”), “Fantasia”, “Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler” ve “Bambi” gibi örneklerle zamanında büyük hasılatlar yakalamıştı. Şimdi de büyük hasılatlar sözkonusu ama içerikte ve pazarlamada bazı büyük farklar da yok değil. “Güzel ve Çirkin”, "Aladdin" ve "Aslan Kral" gibi filmlerin büyük gişe başarısının ardından Disney, neredeyse her yıl için bir tane animasyon "hit film"i üretmeye başladı. Bilgisayar tekniğiyle animasyondaki kalabalık hissi daha inandırıcı yapılmakla kalmayıp bir çok çizerin de biraz olsun rahatlamasına sebep olmuştu. Bu çizgi filmlerin kitlesini öncelikle çocuklar belirliyordu. Seçilen öyküler genellikle genç beyinlere cesaret, dürüstlük ve kendine güven aşılayan türden oluyorlardı. Ancak bu filmler üzerine yapılan bazı araştırmalarda gizli bazı şifreli mesajların olduğu iddiaları da yok değildi. Mesela "Aslan Kral"da bulutların arasında ya da toz bulutlarının kalkması sırasında gizli bazı kelimelerin oluşturulduğu iddiaları çok yazılıp çizilmişti. Disney’in canlandırdığı pazara 20th Century Fox, Warner Bros. ve Dreamworks şirketleri de katılınca ortaya bayağı hareketli bir animasyon sineması çıkmış oldu. Böyle olunca önce masallardan yola çıkılarak üretilen filmler bazı değişik kaynaklara da yöneldiler. Fox, birçok filme konu olmuş Rusya tarihinde bir muamma olarak ününü sürdüren "Anastasia"yı Hollywood kalıplarına uyduruverdi. Warner Bros., “The King's Damosel” adındaki popüler bir bestseller romandan "Sihirli Kılıç"ı çıkardı. Dreamworks ise daha büyük oynayıp, promosyonuna çok önem verdiği ve Hazreti Musa’nın hikâyesini anlattığı "Mısır Prensi"ni yaptı. 1990’lı yıllar ve animasyonun gücü Yazının ilk bölümlerinde de değindiğimiz gibi, 1990’lı yıllarda altın çağını yaşayan animasyon filmler sadece çocuklara yönelmekten çıkıp büyükleri de kapsar oldular. Bazıları çeşitli ülkelerde tartışmalar yarattı. Yaratmadıysa da yaratması için çeşitli oyunlar yapıldı. Çin kültürünün efsane öykülerinden biri olan babasını korumak için orduya katılan kız Mulan’ın hikâyesinden yola çıkılarak Disney tarafından yapılan "Mulan" filmi Çin’de tersi beklendiği halde inanılmaz bir gişe başarısızlığına uğradı. Çin kaynaklarına göre filmin Çin’deki en büyük şehir olan Şangay’da kazandığı para 240.000 dolar olmuştu. Çin’deki medya organlarına göre filmdeki Mulan karakteri Çin vatandaşlarına ait bir karakter olmasına rağmen filmde saptırılmıştı (!). Hem görüntü olarak hem de karakter olarak "Mulan"ın Çin’in "Mulan"ına benzemediği belirtilerek Çin’liler bu filmi reddetmişlerdi. "Mulan" bizde de başka bir açıdan tepki çekmişti. Animasyon filmlerin artık ne kadar ciddiye alındığına dair bir başka örnek de "Mısır Prensi"yle ilgili olarak gerçekleşti. Hazreti Musa’nın hayatının bir kısmını konu alan ve bazı boşluklarının "böyle olabilir" mantığıyla doldurulması sonucunda Time dergisine bile kapak olan bu filmle beraber bir tartışma başladı: Hazreti Musa kimdir ? Japonya’dan Hollywood’a cevap: Mangalar Ancak bunların yanı sıra bazı gerçekler daha su yüzüne çıkmaya başlıyordu. Japon sineması da diğer yandan animasyona tamamen kendi özgün bakışlarını katmış ve birbirinden iddialı hareketli ve seks içerikli action animasyon filmler ortaya çıkarmaya başlamıştı. Manga adı verilen bu filmler öncelikle Avrupa’da yayıldı. Sonra da Amerika’ya sıçradı. "Akira" ve "Ghost in the Shell" gibi filmler normalde çekilmesi imkansız olaylar ve durumları öyküleyen teknolojisi yüksek ve parlak yapımlardı. 1988 yapımı "Akira", modern Tokyo’da ordudan çalınan "Akira" adındaki gizli bir projeye genç bir sokak çocuğunun karışmasını anlatıyordu. Bir Japon çizgi romanından uyarlanan filmde kanlı şiddet sahneleri de yok değildi. Film Amerika’da direkt video pazarına sansürsüz olarak gelmesine rağmen Avrupa’da sinemada görmeniz için en az 15 yaşında olmanız gerekiyordu. 1995 yapımı "Ghost in the Shell"de cyborg bir kadın polis ile insan ortağının şiddet dolu maceraları anlatılıyordu. Film bu sefer Amerikan sinemalarında da gösterime çıkmıştı. Ülkemizde gecikmeli olarak vizyona giren “Ruhların Kaçışı” (“Spirited Away”) filminin 2003 yılında Oscar’a uzanması ve ABD dahil dünya çapında gişede oldukça başarılı olması, 90’lardan itibaren yükselişte olan Japon animelerin zirveye çıktığı nokta olarak tarihe geçti. Japon sinemasının bu atakları Hollywood’da başka bir yeniliğin ortaya çıkarılmasını da kolaylaştırdı. Yine 1995 yılında Walt Disney Production ve ilk uzun metrajlı animasyon filmini yapacak olan Pixar Animasyon Stüdyoları ortaya tamamı bilgisayar ürünü bir film çıkardı: "Oyuncak Hikayesi". Film, büyük çoğunluğu bir evin içinde oyuncakların birbirleriyle olan savaşını anlatıyordu ve tamamı bilgisayar animasyonu tekniğiyle yapılan ilk filmdi. (Meraklısına not: Olayların içinde geliştiği Andy’nin evi “The Shining”deki Overlook otelinin iç dizaynı örnek alınarak yapılmıştı.) Pixar Animasyon Stüdyosu’nun bir sonraki projesi "Oyuncak Hikâyesi 2" de ilk filmin başarısını bir adım öteye taşıyordu. Aynı şirket 1998 yılında "Bir Böceğin Yaşamı"nı yapmayı tasarlarken, Dreamworks benzer bir proje olan "Karınca Z"yi çıkardı. Her animasyon filmde yapılan bir uygulama olan film starlarının filmdeki karakterlere dublaj yapmaları, "Karınca Z"de bir adım daha ilerlemişti. Kahramanlar, onları seslendiren starların karikatürizasyonu gibiydiler. Woody Allen’ın seslendirdiği Z, Allen’ın filmlerinde olduğu gibi takıntılı ve kuruntuluydu mesela, Sylvester Stallone’nin seslendirdiği Weaver ise Rambo’nun karınca hali gibiydi. Filmde "Ucuz Roman" gibi ciddi filmlere referanslar bile gönderiliyordu. "Bir Böceğin Yaşamı" ise daha çok bir Akira Kurosawa klasiği olan "Yedi Samuray" ve John Landis’in Steve Martin’li komedisi “Üç Amigolar” filmlerinden türetilmiş bir filmdi. Sonuçta "Bir Böceğin Yaşamı" tamamen çocuklar için yapılmış bir filmdi. Büyüklere hitap eden en önemli yanı ise sadece son jenerikte çok güzel bir fikrin kullanılmış olmasıydı. Filmdeki böcek karakterleri sanki gerçek oyuncularmış gibi ele alınmış ve onların varsayılan hatalarından bir kolaj yapılmıştı çünkü. Her filmde oyuncuların sahneler sırasındaki dil sürçmeleri, replik unutmalar, istenmeyen sakarlıklar gibi durumlar bu animasyon böceklerin de başına gelmiş gibi gösterilmişti. Televizyondan sinemaya transferler Animasyon sinemasına televizyon kültürünün karışması ortaya bambaşka bazı animasyon filmler çıkartmıştı. İlk kez 1989’da yayınlanmaya başlayan ve bir 20th Century Fox yapımı olan “The Simpsons” ilkel sayılabilecek bir teknolojiye ve basit çizimlerine rağmen sadece içeriğiyle büyük ilgi görmüştü. Orta sınıf bir Amerikan ailesinin bu iyice karikatürize edilmiş modeli, Amerikan televizyonlarında büyük reyting oranları toplamıştı. Yıllardır süren bu çizgi dizi bir nevi “Taş Devri”ndeki Çakmaktaş ailesinin modern versiyonu gibiydi. Dizinin sinemaya uyarlama çalışmaları hâlâ sürüyor. MTV’de kendini gösteren “Beavis and Butthead” ise tamamıyla özensizce ve bilerek kötü çizilmiş iki karakteri barındırıyordu. Bu sorunlu çocuklar, Amerika’nın kafası karışık, işsiz güçsüz ve isteksiz çocuklarını temsil ediyorlardı. MTV’de kopardıkları fırtına bazı ebeveynler tarafından bertaraf edilse de ikili yeni bir mecra bulmakta gecikmedi. 1996 yılında “Beavis and Butt-head Do America” ile sinemada gözüktüler. 1991 yılında Amerikan televizyonlarında seyredilen “The Rugrats” adlı çizgi dizi de bir süre gördüğü ilginin ardından beyazperdeye transfer oldu. 4 bebek ve onların ailesinden oluşan fıkır fıkır bir diziydi başlangıçta. Çocuklar giderek büyüdüler ve yaramazlıkları "The Rugrats Movie" olarak sinemalara arz-ı endam ettiler. 1997 yılında “South Park” adlı çizgi dizi de kısa metrajlı bir çizgi filmden yola çıkılarak hazırlanmış 4 çocuğun hikâyelerinden oluşarak ortaya çıkardı ve tüm dünyada “The Simpsons”ınkiyle karşılaştırılan bir başarıya ulaştı. Çocuklardan çok yanı sıra 20-30 yaş arasındaki yetişkinlere hitap eden “South Park” öncelikle bilgisayar oyunu çıktı, sonra da sinemaya uyarlanma çalışmaları başladı Gelecek Pixar ve Manga’da Animasyon ortamındaki bu canlanmanın arkasındaki en önemli unsurlardan olan Pixar Animation Studios, peş peşe “Sevimli Canavarlar” (“Monsters’ Inc.”) ve “Nemo: Kayıp Balık” filmleriyle çıtayı iyice yukarı çıkardı ve tam anlamıyla bir ekol halini aldı. Özellikle “Nemo: Kayıp Balık”ın “Aslan Kral”ın (“The Lion King”, 1994) 328 milyon dolarlık rekorunu kırmasının ardından, Pixar’ın patronu Steve Jobs, Disney’le, anlaşma koşullarını yenilemek için masaya oturdu. İki şirket arasındaki mevcut anlaşmada, şirketler tüm masraf ve gelirleri paylaştıkları gibi, Disney’e bir de dağıtımcı payı ayrılıyordu. Jobs, bu anlaşmayı, Disney’in aldığı dağıtımcı payını koruyup, tüm masrafların ve gelirlerin Pixar’a gideceği şekilde değiştirmeyi planlıyordu. Böylece, filmin tüm mali yükünü Pixar karşılayacak ve satılan tüm biletlerin gelirleri de yine Pixar’a kalacaktı. Ancak Disney buna yanaşmayınca iki şirket yollarını ayırdı. Ayırdı ayırmasına, ama önceki anlaşmalarına göre Pixar, Disney’in dağıtacağı iki film daha yapmakla yükümlü: Bu yıl vizyona girmesi planlanan “The Incredibles” bu filmlerin ilki. Diğeri ise 2005’te vizyona girecek olan “Cars”. Şimdi herkes, bu iki filmin ardından Pixar’ın animasyonlarında ne tür bir değişiklik olacağını merakla bekliyor.
Henüz kimse yorum yapmamış.
« »
Copyright © 1998-2008 Sinema.com