Delilikle dahilik arasında...

Her şey bir sinema kuyruğunda başladı. Jonathan Demme'in "Kuzuların Sessizliği" ("The Silence of the Lambs") filmine ailesi ve yakın arkadaşları Steven Spielberg ile birlikte gitmişlerdi. Spielberg film kuyruğunda bekleyen genç sanat tarihi öğrencisine baktı ve "Kanca" ("Hook") filminde küçük bir rol isteyip istemediğini sordu. Babası ünlü bir televizyon prodüktörü, annesi ise Tony ödüllü bir tiyatro oyuncusuydu. Şanslıydı Paltrow; Christopher Reeve, Sydney Pollack gibi ünlü yıldızlarla babası sayesinde, henüz gençken tanışmıştı. On bir yaşına kadar Los Angeles'ta yaşamış, sonra ailesiyle birlikte New York'un yolunu tutmuştu. Oyunculuğa annesi sayesinde merak saran Paltrow, yaz aylarını tiyatro salonlarında geçiriyor, tarih öğrenimini keserek gösteri dünyasına atılmanın planlarını yapıyordu...
Spielberg'in uğuru Robin Williams'lı ve Julia Roberts'lı naif "Kanca"da genç Wendy'i oynadı. Dizilerde başarısız denemeler yaşadıktan sonra yine büyük bir Hollywood prodüksiyonunda, "Malice"de küçük bir rol aldı. "Flesh and Bone"da James Caan'ın zeki kız arkadaşını canlandırdı ve "Moonlight and Valentino"da yer aldı. İstisnasız hepsi küçük rollerdi; büyük filmlerde küçük roller. Yavaş yavaş oluyordu her şey ve Paltrow bir sonraki filminde seyirciyi kendisine hayran bırakacaktı. David Fincher isimli genç video-klip üstadının çılgın projesiydi söz konusu olan. Brad Pitt, karanlık gökyüzü, tüm karakterlerin suratlarından ve her türlü davranışlarından akacak olan zor tahammül edilir bir nihilizm. "Yedi"nin ("Se7en") çekimleri sırasında tanıştığı Brad Pitt ile yıllar boyu medyayı meşgul edecek bir aşk yaşadı Paltrow. Film, yaşamını değiştirmişti kısaca; seyirci, finalde kafasını küçük ve kirli bir kutuda görmese de orada olduğunu düşündüğü bu kendine özgü genç kadını merak ediyordu. Tıpkı yıllardır kendisini izleyen Hollywood prodüktörleri gibi.
"Yedi"den sonrakiler… Jane Austen uyarlaması, özellikle genç kızların çok sevdiği "Emma" ve Dickens'ın ünlü klasiğinin toplumsal içeriğinden ayıklanıp melezleştirildiği video-klip çağı 'klasiği' "Büyük Umutlar" ("Great Expectations")... Bu iki roman uyarlaması da doğrudan gençlere hitap ediyordu, ancak adı yeni duyulmaya başlamış bir oyuncuyu üne kavuşturacak yapımlar olmaktan uzak görünüyorlardı. Böyle olması iyi oldu; Paltrow kariyerinin başında oyunculuk yeteneğini sergiledi, aylar birbirini kovalarken Paltrow ismi de önce Amerika ve İngiltere'yi, sonra da bütün Avrupa'yı dolaşmaya başlıyordu... Bir sonraki filmi "Rastlantının Böylesi" ("Sliding Doors"), Paltrow'u entelektüeller, eleştirmenler ve orta yaşlı insanlara sevdiren, hep düşünülen ama hiç paylaşılmayan bir noktaya odakladığı hikâyesiyle ilk sahnesinden itibaren seyirciyi kavrayan bir filmdi. Paltrow iki karakteri birden canlandırdığı filmdeki performansıyla hedefi on ikiden vurmayı başarıyordu bu sefer. Zarif, akıllı, duyarlı ve gizemliydi. Üstelik bizim asla yaşayamayacağımız bir şekilde, iki farklı kurguyla yaşıyordu; onu sevmek hakkımızdı.
Paltrow'dan büyük umutlar Paltrow sanat tarihi okuduğu için çok şanslı görüyor kendisini. "Beni en çok sanat etkiliyor. Bir Kooning tablosu veya "Roman Holiday"de Audrey Hepburn'ün oyunculuğu... Yani gerçek, samimi ve güzel olan her şey." Peki ya medya, dünyada yaşanan olaylar? "Televizyon izleyince veya gazeteleri okuyunca çılgına dönüyorum. Açlıktan ölen çocuklar, yatacak yeri olmayan insanlar, tüm bu acı, sefalet ve savaş... Sanırım televizyon, tüm bunları duygusal hale getirmekle yükümlü, ama ben dayanamıyorum, hayır, televizyonu hemen kapıyorum. Bugünlerde daha çok okumaya başladım, bu şekilde kendime gelebiliyorum." Paltrow, "Emma"daki performansıyla Oscar adayı olamamasına da hiç sinirlenmiyor. Ona göre ödül "Cadı Kazanı"ndaki ("Crucible") Winona Ryder'ın hakkıydı. Zaten Oscar Amca da pek önemli değil Paltrow için; "Güzel, eski bir gelenek. Ama pek bir şey ifade etmiyor. İnsanlar 'Aman tanrım aday olmamışım' ya da 'Kazanamadım!' diye üzülüyorlar. İnsan yaptığı işle mutlu olabilmeli. Önemli olan bu, gerisi işin eğlence yönü... Ben yaşamın kendisine inanıyorum. Yaşamı zorlaştırmak yerine, olanları kabul ederek yolumuza devam etmeliyiz. Şu ana kadar başıma gelen her şeyin benim için olumlu olduğunu düşünüyorum. Galiba yaşamın kendisine aşık olmak ve bağlanmak gerekiyor..." Paltrow, çok önemsemediği Oscar'ı "Aşık Shakespeare" ("Shakespeare in Love") filmiyle alacak ve hatta Oscar töreninde salya sümük ağlayarak bu olayı ne kadar önemsemediğini gösterecekti; oysa ona biraz olsun inananlar sahnede farklı bir şeyler yapmasını, inandırıcı olmasını beklemişlerdi. O ise, kendinden önce aynı mikrofona üfleyen birçok yıldız gibi dedesine teşekkür etti; ailesine, Spielberg amcasına filan minnet duygularını orta yerlere saçtı. Anlayacağınız beklediğimiz Paltrow, Oscar heykelciğine yenildi.
Peki ona olan inancımızı yitirdik mi? Kesinlikle hayır; on yıl içinde ismini sinema tarihine yazdıran bu iyimser, zarif ve zeki kadını izlemeye devam ediyoruz. Şimdi farklı türlerdeki filmlerle sinema yolculuğunu sürdürüyor... 2002 yılında sinemalarımızı ziyaret ettiği "Alçak Adam" ("Shallow Hall"), "Tenebaum Ailesi" ("The Royal Tenebaums") ve "Tutku"dan ("Possession") sonra Paltrow 2003 yılında da "Zirveye Tırmanış"la ("View from the Top") romantik komedi sularında gezinmeyi sürdürmüştü. Her ne kadar, "Tenebaum Ailesi" dışında, saydığımız bu filmler pek başarılı olamasa da, Paltrow' çıtasını yukarılara taşımaya ve Oscar kazandıktan sonra ilke edindiği "az ama öz" kuralını uygulamayı sürdürDÜ. Bu kuralın önemli göstergelerinden biri de "Sylvia" filmi oldu. Paltrow'un, fırtınalı bir yaşamın ardından genç yaşta intihar eden, kısa yaşamına rağmen modern şiirin en önemli isimlerinden biri olmayı başarmış Sylvia Plath'i canlandırdığı bu film, her ne kadar Plath'i, kocası Ted Hughes'e duyduğu kıskançlık nedeniyle uçuruma sürüklenen bir şahıs gibi sunsa da, Paltrow'un bunda günahı olmadığını belirtmek lazım. Paltrow, özel yaşamı konusunda her zaman büyük hassasiyet göstermiş biri olarak, Sylvia Plath'in kızı Frieda Hughes'ün yapımına onca karşı çıkmasına rağmen bu filmde oynaması nedeniyle eleştirilse de Plath'in kendisinde inanılmaz bir etki bıraktığını ve bu filmde mutlaka oynamak zorunda hissettiğini belirtiyordu: "Sylvia Plath'te beni en çok çeken, sanırım inanılmaz karmaşıklıkta bir kadın olması. O, gerçekten de, pek çok paradoksa sahipti: Hem ışıl ışıl ve parlaktı; hem de çok eziyet çekmiş biriydi. Bir yandan çok hayat doluyken, bir yandan da çok depresifti."
Paltrow, Jude Law ve Angelina Jolie ile birlikte rol aldığı "Sky Captain and the World of Tomorrow" adlı bilimkurguda, yeni teknolojiler konusunda hiç de tutucu olmadığını gösterdi. Anthony Hopkins, Hope Davis ve Jake Gyllenhaal'la birlikte rol aldığı John Madden filmi "Kanıt"ta, delilikle dahilik arasında gidip gelen matematikçi babasıyla uğraşırken aynı potansiyeli kendisinin de taşıdığını fark eden sempatik bir karakter olarak karşımıza çıkıyor.
Paltrow Henüz ismi bile konmasa da 2006'ta çekileceği kesinleşen bir filmde, efsanevi Alman aktris Marlene Dietrich olarak karşımıza çıkacak. Onu Dietrich olarak görecek olmak, şimdiden Paltrow'un imajını yukarıya çekiyor. Kendisini izlemeye devam edeceğiz, hem de büyük zevkle...
- Neşeli Ayaklar / Happy Feet Soundtrack
- "Son Osmanlı: Yandım Ali" Orijinal Film Müzikleri
- Sınav Soundtrack
- The Devil Wears Prada Soundtrack
- Efsane Adam Soundtrack
- V For Vendetta Soundtrack
- Dondurmam Gaymak Orjinal Film Müzikleri
- Maç Sayısı Soundtrack
- Operadaki Hayalet / Phantom Of The Opera Soundtrack
- Manderlay and Dogville CD
- Kurtlar Vadisi - Irak Film Müzikleri
- "Bir Geyşanın Anıları" Soundtrack
- Keloğlan Kara Prens'e Karşı Film Müzikleri
- Organize İşler Film Müzikleri
- Balans ve Manevra Soundtrack


Michael Haneke, "Kent Üçlemesi"nin bu ilk filminde, sıradan orta sınıf Avusturya ailesini karanlık bir sona doğru giderken soğukkanlı bir gözlemci edasıyla izliyor. The Seventh Continent bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de!










Seanslar
Fragman

