Derviş Zaim: "'Çamur', hem iyilik hem de kötülükleri yayma yeteneği ile donatılmış bir yer."
Sinema.com 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
Son filmi "Çamur"da yine trajediyle komedi arasındaki çizgide dolaşan Derviş Zaim, "sürrealizm, sembolizm ve gerçekçiliği daha yetkin bir sosyal, ruhsal ve fiziksel Kıbrıs portresi kurmak için bir arada kullandığını" söylüyor.
Çamur filminde, farklı kültürlere ait özellikleri bir arada kullanıyorsunuz. Bu Kıbrıs sorununu perdeye taşımanızın bir uzantısı mı? Birbirinden farklı özellikler taşıyan farklı kültürlere dair farklı özellikleri bir arada kullanmayı tercih ettiğim bir gerçektir. “Çamur” filminde Doğu Akdeniz’in farklı kültür ögelerini bir araya getirmeye çalıştım. Dramatik ağırlık sırasına göre Kibele (ya da ana tanrıça kültürü), heykel ya da sperm enstalasyonları, ezan ve çan sesleri... bu saydığım unsurlara örnek olarak gösterilebilir. Farklı kültürlerin farklı unsurlarını filmdeki karakterlerde, çevrede, dramatik çatışmada..vs bir araya getirmenin filme ayrı bir sinerji kattığını düşünüyorum. Meraklı seyirci Tabutta Rövaşata’da Osmanlı kalesine İran’dan getirilerek yerleştirilen tavus kuşlarını hatırlayacaktır. Ya da Filler ve Çimen’de ‘Havva’ adlı ‘maratoncu’ kızın bir ‘ebru’ atölyesinde çalıştığı hususu da konuya bir önceki filmimden bir başka örnek olarak belirtilebilir. “Çamur” filminin ortaya çıkmasında etkili olan kaynaklar nelerdi? Kıbrıs’ı bilen bir insan olarak adayla ilgili bir film yapmayı uzun zamandan beri düşlüyordum. Problemin Kıbrıs’ta yaşayanlar için bilinçli ya da bilinçsiz sosyal bir travma oluşturduğunu düşünüyorum. Filmde geçen hastalık motiflerini mevcudiyetini düşündüğüm bu ‘travma’ nedeniyle seçmiş olma ihtimalim var. Bütün karakterlerin iyileşmek ve sağlıkla ilgili takıntıları var filmde. Ali konuşmayı başarmak ister, Temel kafasındakileri dışarıya boşaltmak ister, Ayşe genetik kodunu devam ettirmek ve çocuk sahibi olmak ister. Hastalığı bir metafor olarak seçerek bireyle toplum, bireyle tarih, bireyle mitler hususunda düşüncelerimi tartışmak istediğimi söylersem hata yapmamış olacağımı düşünüyorum. İkinci olarak senaryoyu oluştururken benim dram sanatına ve hikâye anlatmaya dair belli tercihlerimin filmin bu şekilde oluşmasına katkıda bulunduğunu da belirteyim: Yukarıda nasıl karakterlerden hoşlandığımı ve öykü anlatırken kara mizah ile ironiyi yeğleyebileceğimi belirtmiştim. Buna ek olarak şunun da altını çizeyim: Farklı anlatım tarzlarını aynı yapı içinde kullanmanın kimi filmlere güç katabileceğini düşünüyorum “Çamur” böyle bir film. “Çamur”da sürrealizmden, sembolizmden ve gerçekçi bir anlatımdan izler bulmanız mümkündür. Senaryoyu yazarken böylesi bir tavrın; filmin konu edindiği ‘gerçeğin’, daha kuşbakışı, sıkıştırılmış, dramatize edilmiş, sosyal arka planı daha kolay anlaşılabilir bir biçimde seyirciye ulaştırılmasını sağlayabileceğini düşünmüştüm. Meraklısı için belirteyim: Filmin yoğrulmasında payı olan bana ait küçük anekdotlar da şunlar: “Çamur” motifini Gökçeada’ya yaptığım bir ziyarette plajda üstü başı çamurlu üç kişi gördükten sonra düşünmeye başladım. Antik tapınağın kökeninde Bergama Asklepion’daki Sağlık tapınağına yaptığım bir ziyaret yatmaktadır. Ben de filmdeki karakterler gibi 1974 yılında terk ettiğim Limasol’daki evimi 26 yıl boyunca görmedim. Hazır filmin sembolik boyutundan bahsetmişken, filme adını da veren ‘çamur’, metaforik düzeyde, filmin anlatımının eksenini oluşturuyor. Siz çamura ne tür anlamlar yüklemeye çalıştınız? Sanırım ‘çamur’, hem iyilik hem de kötülükleri yayma yeteneği ile donatılmış bir yer. Çamur bazen iyileştirebiliyor, bazen de insanın başına kötülükler getirebiliyor. Çamurun insana ne zaman hangi etkide bulunacağı ise o insanın çamura karşı ilişkisi ile doğru orantılı olarak beliriyor. Ya da şans faktörü bu muhtemel etki üzerinde rol oynuyor. Söylemek istediğim bir başka nokta da yaptığım filmin çamur motifini metafizik bir fenomen haline getirmeye çalışmadığı noktasında yer alacak. Ali filmin sonunda çamurdan medet umduğu zamanlarda gidip gömdüğü baş kalıbını çamurdan çıkarır, çamura gömülü bacağını da kırar. İnsanın yaşadığı süreçlere müdahale edebilme yeteneği ile donatıldığı inancı filmimde mevcuttur. Filmde, özellikle Halil karakteri üzerinden güç tutkusuna, bu tutkunun felaket getirici yanına da değiniyorsunuz… Açgözlülük ve para hırsının güç tutkusunun iki önemli bileşeni olduğunu düşünüyorum. “Çamur”da bu iki hırsın rüzgarına kapılanlar hem kendileri hem de etrafındakiler için felaketlere yol açıyorlar. Halil (Bülent Emin Yarar) bu yüzden Kibele heykelini satmaya kalkışır ve herkesin öldürülmesine yol açar. Güç için birçok şeyi göze alan karakterlerin sonunda kendilerini şeytani kötülüğe teslim edebilme ihtimallerinin ötekilere nazaran daha yüksek olduğunu düşünüyorum. “Çamur”da her karakterin güç tutkusuna karşı bir zaafı var ama bu zaafın nasıl ve nereye gideceği o karakterin ahlaki inancı ile doğru orantılı olarak ortaya çıkabiliyor. Ali (Mustafa Uğurlu) iyileşmek için çamurdan medet umar, sonunda çamura karşı duyduğu hırs yüzünden kendini riske atarak çitleri değiştirir. Yine çamur tutkusu yüzünde kız kardeşi Ayşe’nin düşük yapmasına yol açar; Temel’in (Taner Birsel) geçmişte yaşadığı bazı kötü deneyimler nedeni ile çamurlu bölgeye yaklaşamamak gibi bir zayıflığı vardır. Güç kazanmak ve cesetleri gömdüğü çamurlu bölgeyi ziyaret etmek ister ama bu şans ona ancak mafyanın devreye girmesi ile ironik bir biçimde tanınacaktır. Ayşe (Yelda Reynaud)kardeşi Ali ile birlikte bir katliamdan sağ kurtulmuş ama ailesinin bütün öteki bireylerini kaybetmiştir. Ayşe soyunun genetik kodunu devam ettirebilmek amacı ile riskli bir işe kalkışır, bir başka kadının yumurtalıkları ile kendi kardeşinin spermlerini dölletir, embriyoyu kendi karnına yerleştirir. Ali’yi konuşamama gibi gizemli bir hastalığa sahip bir karakter olarak yaratırken temel motivasyonunuz neydi? Kıbrıslı Türklerin uzun yalıtılmışlık tarihi ile orada mevcudiyetini düşündüğüm travmanın bu esinlenme ile bağlantılı olabileceğini ileri sürmem sanırım hata olmayacaktır. Ali’nin hastalık nedeni belli değildir, doktorlar hep farklı teşhis ve tedavi önerirler. Ali’nin gizemli hastalığı sayesinde derdini anlatamayan bir karakterin kendisi ile, toplumla ve tarihle arasındaki ilişkileri irdelemeye çalıştım. (Hatta belki de mitlerle! Ali koğuşta vampirlerin konu edinildiği resimli romanlar okur. Bütün doktorlar ona güneşe çıkmaması gerektiğini söyler, kendisi de gerçekten karanlık kuyularda boğazına çamur sürmektedir. Dahası Ali antik tapınağın kendisini iyileştireceğini sanır ve kalıbını çamura gömmek ister). İyileştirici olduğu söylenen çamurun uğruna her şeyi yapabilen ama aynı nedenle başı dertten kurtulamayan Ali konuşabilmek için çit değiştirmek dahil her şeyi yapar. Yaptıkları yüzünden cezalandırılır, sınıra nöbete verilir. Ali ancak sınırdaki nöbet esnasında başına daha büyük felaket gelince, (bacağından vurulunca) konuşmaya başlar. Öteki karakterler de kendi hastalıkları ile olan ilişkileri çerçevesinde başkaları ile iletişim kurma motivasyonlarının altını çizen işleri sürdürürler. Temel atık su arıtma tesisindeki toplantılarında çeşitli insanları savaş deneyimleri hususunda konuşturmak ister, oysa kendisi çok arzu etmesine rağmen bunu gerçekleştirememektedir, yine Temel korku ya da başka nedenler yüzünden çamurlu bölgeye gidememektedir. Temel barış girişimleri için enstalasyonlarda kullandığı heykelleri işte tam da bu örtme isteği nedeni ile denize atar. Heykelleri denizden çıkarması ise çamura Ayşe’yi kurtarmak için gitmesinden sonra olur. Ondan sonra da atık su arıtma tesisinde ilk kez geçmişle ilgili bir şeyleri seyirciye aktarır. Bunlar sürrealizm, sembolizm, gerçekçilik ve ironinin filmimde beraber kullanıldığını gösteren örnekler. Filmin Ali’nin konuşamama durumu nedeni ile örtük biçimde söylediği bir başka şey daha vardır. O da insanlar arasında iletişimin karmaşık olabileceği hususudur ki film burada basit bir model önermemektedir. Filmde, Ayşe karakterinin suni döllenme uzmanı bir doktor olarak betimlemenizin özel bir nedeni var mı? Suni döllenme motifini insanın en olumsuz, en umutsuz koşullarda dahi kendisine verili koşulları değiştirebilme yeteneğine sahip olması gerçeğinin altını çizmek için kullandım. Ayşe ailesindeki herkesi ve Ali’yi kaybedince riskli ve gizli bir işe kalkışır. Çünkü mafyanın işe bulaşması sonucunda kendisi de yumurtalıklarından zarar görmüştür. Ayşe Alinin spermlerini bir başka kadının yumurtalıkları ile dölletir ve embriyoyu kullanarak çocuk sahibi olur. Ayşe filmin sonunda soyunun tek bireyi olarak hayatta kalınca onun suni döllenme kullanmasının gerisinde yatan motivasyonları daha net biçimde vurgulama şansına sahip oldum. İkinci olarak filmin sonunda kadın karaktere daha fazla dramatik hacim ayırma isteğim bu konuda etken oldu. Dişil ögeyi bir motif olarak tekrarlama tavrım esasında filmin bir çok yerinde gözlenebilecek bir olgudur. Kibele mitine yer verilmesi; yeniden doğuş temasının baskın bir biçimde kullanılması, çocuk sahibi olma isteğinin sık sık ortaya çıkan bir motif olması bu hususa örnek gösterilebilir. Dişil öğeye önem verme nedenim hangi amaçtan kaynaklanıyor? Bir genelleme yapmak gerekirse Savaşların çoğunlukla erkekler tarafından yapıldığını gözlemliyoruz. Filmin sonunda tek hayatta kalan karakteri kadın karakter yapmak ve onu çok cüretkar bir biçimde suni döllenme yolu ile çocuk sahibi olmasını sağlamak bir noktanın altını daha iyi çizmemi sağlayabilirdi diye düşünüyorum. Yeni bir başlangıç ve perspektif gerekliliği. Filmin çekimlerini hangi mekânlarda gerçekleştirdiniz? Film İstanbul, Gökçeada, Konya Tuz Gölü ve Kıbrıs’ta çekildi. Filmin çoğunlukla Kıbrıs dışında çekilmesinin gerisinde yatan neden öncelikle ekonomik nedenler. İkinci olarak da şunu ileri sürmek mümkün: Bu filmin senaryosunun kimi yerlerde gerektirdiği sembolik ve sürrealist tonu yakalayabilme amacı doğrultusunda kimi sahneleri ada dışındaki başka mekânlarda (ki bunlar Konya Tuz Gölü gibi adanın dokusu ile çok yakın bağı olmayan mekânlar da olabilirdi) çekmenin sakıncasının bulunmayacağı kanısından doğmaktaydı. Aksine böylesi mekânlara yer ayırmanın bizi artistik bakımdan güçlendireceğini tasarlıyorduk. Böylelikle mekânların ta kendisinin de bir karakter gibi filmde yer almasını sağlayabileceğimizi düşünüyorduk. (Filmin basın bülteninden alınmıştır.)
Henüz kimse yorum yapmamış.

TV'de bugün
Yedinci Kıta (The Seventh Continent) 5 Aralık 2008, 22:00, Cnbc-e
Michael Haneke, "Kent Üçlemesi"nin bu ilk filminde, sıradan orta sınıf Avusturya ailesini karanlık bir sona doğru giderken soğukkanlı bir gözlemci edasıyla izliyor. The Seventh Continent bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de!
Replik
Bay ve Bayan Smith
Mutlu sonlar sadece bitmemiş hikayelerde olur.
Jane Smith
« »
Copyright © 1998-2008 Sinema.com