Stephen King Uyarlamaları
Sinema.com 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
Bu hafta vizyona giren “Düş Kapanı”, pek çok kişi tarafından ‘korku krallığının” tahtının sahibi olarak görülen Stephen King’in 1999 yazında geçirdiği trafik kazasından sonra hasta yatağında yazmaya başladı
Her ne kadar pek çok edebiyat eleştirmeni ve de akademisyeni için, romanlarını ve de öykülerini zaten beyazperdeye aktarılmak üzere, best-seller olmaları için yazan, sıradan bir kalem olsa da, Stephen King’in en geni hayran kitlesine sahip yazarlardan biri olduğunu kabul etmek gerekiyor. Üstelik, yıllar boyunca flört halinde olan edebiyat ve sinemanın, ilişkilerini sağlamlaştırmak için en sık başvurdukları isim oluşu, tek bir kitabını okumasalar da, milyonlarca ‘sineasever fanatiğinin de olmasını sağlıyor. Anlayacağınız Stephen King’in arkasında, her an önünde siper olmaya hazır bir fanatik kitlesi var; yazarın yapıtlarını sevseniz de sevmeseniz de, kendi içindeki tutarlılığının ve üretkenliğinin hakkını teslim etmeniz gerekiyor. Romanları ve öykülerinin niteliği üzerindeki polemikleri düşününce, bunların doğal olarak yazarın beyazperdeye aktarılan işlerine de yansıyacağını tahmin edebilirsiniz. Ancak, King’in beyazperde uyarlamaları çevresinde dönen tartışmalar, edebiyat alanındaki tartışmalardan farklı bir niteliğe sahip; çünkü bizzat King’in kendisi, kendi yapıtlarına dayanan filmler üzerine yorumda bulunuyor ve açıkça eleştirilerini ortaya koyuyor. Bu anlamda, en ilginç olanı, yazarın sinema alanında ciddiye alınmasını sağlayan Stanley Kubrick imzalı “The Shining”i yakın çevresinde nefretle anması, ancak Kubrick’e verdiği söz gereği film üzerine kapsamlı bir yorum yapmaktan ısrarla kaçınması. King’in “The Shining” üzerine birkaç cümlelik yorumunu filmi tartıştığımız bölüme bırakıyoruz. Stephen King’in Her ne kadar 1976 tarihli “Günah Tohumu”ndan (“Carrie”) bugüne geçen yirmi yedi yılda yaklaşık otuz kez sinemacılar tarafından kapısı çalınan usta yazarın, sinema dünyasında saygı görmesi, edebiyat dünyasında olduğu gibi oldukça uzun sürdü. Her ne kadar, pek çok kişi tarafından en iyi King uyarlamaları olarak addedilen iki film “Günah Tohumu” ve “The Shining”, King’den yapılmış ilk iki uarlama olsa da, bu filmlerin başarısındaki pay yazardan çok yönetmenlere (De Palma ve Kubrick) atfedildi. Ancak, King’in sıradan bir korku yazarı olmanın çok ötesinde işler yaptığı, 80’lerin ikinci yarısında, özellikle karakter yaratma konusunda öne çıkan ve gerilimi korku türünün klişelerinden başka yerlerde arayan “Stand By Me” (1986), “Misery” (1990), “Esaretin Bedeli” (“The Shawshank Redemption”, 1994), “Dolores Claiborne” (1995) ve “Yeşil Yol” (“The Green Mile”, 1999) gibi filmlerden sonra anlaşılmaya başlandı. Özellikle yedi dalda Oscar’a aday olan “Esaretin Bedeli” ve dört dalda aday olan “Yeşil Yol”, sinema çevrelerinde “King’den korku filmi çıkarmazsanız, başarının yarısını garantilersiniz” gibi bir izlenim oluşmasına yol açtı. Ancak “Hayvan Mezarlığı” (“Pet Sematary”, 1989) ve “O”yu (It”, 1990) göz ardı edip böyle bir kanıya atlamak, biraz haksızlık olur diye düşünüyoruz. İsterseniz gelin, kariyeri çok tartışmalı olan, romancı ve öykücü kimliğinin yanında yazdığı senaryolar, yer aldığı roller ve hatta yönettiği tek bir filmle de sinemaseverler için epey malzeme bırakmış, -sonuna kadar hak ettiği lakabıyla- “korkunun kralı”nı, akıllarda en çok yer etmiş altı filmiyle hatırlayalım: “Günah Tohumu” (“Carrie”, 1976) Yalnıca King’den yapılmış en iyi uyarlama olmakla kalmayıp, Amerikan sinemasında özel bir yeri olan usta Brian de Palma’nın kariyerinin en iyi filmlerinden biri olarak anılan “Günah Tohumu”, yazarın yapıtlarında sık sık karşımıza çıkan ergenlik döneminde yaşanmış travmatik olayların en kusursuz örneği. Utangaç bir ergen olan ve sınıf arkadaşları tarafından sürekli dışlanan Carrie White, sürekli siyah pelerinle gezen annesinin ilgisinden de mahrumdur. Hiç beklemediği bir anda adet görünce, diğer kızlar onunla hain bir şekilde alay ederler. Daha sonra yaptıklarına pişman olan Sue, Carrie’ye acır ver erkek arkadaşından kendisi yerine onu mezuniyet balosuna davet etmesini ister. Ancak daha katı yürekli bir kız olan Chris, kendi erkek arkadaşıyla birlikte Carrie’ye karşı acımasız bir oyun daha tezgahlar. Bilmediği Carrie’nin de sabrının bir sınırı olduğudur. Telekinetik güçleri olan Carrie, baloda masumiyetini tamamen yitirecek ve mezuniyeti herkes için unutulmaz kılacaktır. Özellikle mezuniyet balosunda, Sissy Spacek’in üstüne domuz kanı boşaldığı sahnelerle efsaneleşen film için Stephen King “Çok iyi bir film. Ben bile çok korkutucu bulmuştum. Zatenbaştan beri Brian De palma’nın yönetmesini istiyordum. Kareyi ikiye bölerek kullanma şeklini çok beğendim. Görüntülerin rahatlığı beni çok etkilemişti. En iyi tarafı da bir korku filmine benzememesiydi, bence başarılı olmasının sebelerinden biri buydu,” demiş. “The Shining” (1984) Stephen King’in, romanından oldukça uzakta bir uyarlama olduğu için pek haz etmediğ, ancak sinemaseverleri baştacı edip göklere çıkardığı bir Stanley Kubrick. Bugün, Jack Nicholson, o hiç eskimeyen ‘deli’ bakışlarını bu filmde kazandı denebilir. Colorado’nun dağlarındaki Overlook Oteli’ne, kapalı kalacağı kış ayları boyunca bakmak üzere işe alınan Jack Torrance, Yazarlık yapan eski bir öğretmen olan Jack Torrance. Kışın kapalı kalan Colorado yakınlarındaki Overlook Oteli’ne bakıcı olarak işe alınır. Eşi Wendy ve oğlu Danny’le birlikte yerleştikleri otelin ihtişamları başlangıçta onları büyüler. Huzurlu bir kış geçirme planlarını uygulayacak gibidirler. Ancak zamanla once Danny’nin psikolojisinde görülen bozukluklar, ailenin otelin geçmişiyle bir bağ kurmasını sağlar. Jack’in yavaş yavaş akli dengesini yitirmesiyle, huzur bulmak için geldikleri Overlook’ta kâbus gibi günler geçirmeye başlarlar. “All work and no play make Jack a dull boy” ve “Redrum” sözleriyle hafızalara kazanan bu film hakkındaki düşünceleri konusunda King ser veri sır vermiyor: “The Shining hakkında konuşamıyorum. Konuşmayacağıma dair Stanley Kubrick’le anlaşma yapmıştım, Stan öldükten sonra bu konuya girecek değilim.” ”Hayvan Mezarlığı” (“Pet Sematary”, 1989) Her ne kadar video döneminde hızla tüketilen korku geleneğinden gelse de, bu gelenk içinde en sağlam yeri edinmiş filmlerden biri “Hayvan Mezarlığı”. “Bazen ölüm daha iyidir” sloganının hâlâ kulaklarımızda çınladığı, Amerikan filmlerinde otoyol kenarındaki kasaba korkusunu en iyi kullanmış filmlerden biri hiç şüphesiz “Hayvan Mezarlığı”. Otoyol üzerinde yeni bir eve taşınan Creeds ailesi için her şey mükemmel gözükmektedir. Evlerinin yalnızca iki kusuru vardır: Otoyoldan vızır vızır geçen ve çocukları için çok tehlikeli olan tırlar ile evin hemen arkasındaki koruluktaki hayvan mezarlığı. Stephen King’in bizzat senaryosunu yazmanın dışında küçük bir rolde gözüktüğü bu filmi, videonun nostaljik hatrına bu listeye dahil etmeyi uuygun gördük. “O” (“It”, 1990) King’in tüm romanlarına konu olmuş (bazen Castle Rock adıyla da olsa) Maine kasabasında, 30 yıl arayla iki ayrı periyotta geçen film, yedi sıkı çocukluk arkadaşının yıllar sonra aynı kötücül güce karşı savaşmalarını konu ediyordu. 1960’larda Maine’de yaşamış bu yedi çocuk, kasabalarını etkisi altına alan ve zaaflarıyla korkularını sezip onları gafil avlayan kötücül bir gücün varlığını keşfeder ve “O” (“It”) adını taktıkları, genelde palyaço kılığında karşılarına çıkan bu güce karşı mücadeleye girişirler. Hem onunla, hem de kasabada kendilerini ezen Henry Bowers ve çetesine karşı “Kaybedenler Kulübü” adlı bir grup kuran yedi kafadar, aralarındaki dayanışmanın kendilerini ne kadar güçlü kıldığını fark ederler ve bu güçleriyle hem Bowers ve çetesini hem de “O”nu alt ederler. Yedili içinde kasabada kalan tek kişi olan Mike, bazı esrarengiz kaybolma ve cinayet vakasını fark ettiğinde, 30 yıl önceki gruplarını hatırlar ve diğer altı arkadaşlarını kasabaya çağırır. Bu sefer “O”nu ebediyen yok etmeye kararlıdırlar. Bir TV filmi olmasına rağmen, pek çok King fanatiği için, en iyi King uyarlamalarından biri olan “O”, özellikle yarattığı gizemli atmosferle ve palyoça kılığına bürüdüü gizemli kötü güçle küçük ekrandan da olsa uykularımızı kaçırmayı başarmıştı. Filmin başarısı, TV şirketlerinin uzun TV filmlerine de destek vermeye başlamalarının yolunu açmıştı. “Esaretin Bedeli” (“The Shawshank Redemption”, 1994) Stephen King uyarlamaları içinde yedi dalda Oscar’a aday olarak bir rekoru elinde bulunduran “Esaretin Bedeli”, 80’lerden sonra başlayan, “korkutmayan King, iyi King’dir” trendinin bir devamı olarak görülebilir. Bu trend sayesinde Hollywood’un önemli oyuncuları, King filmlerini kariyerlerini baltalama riski olarak görmekten vaz geçmeye başlamışlardı. Nitekim, Tim Robbins ve Morgan Freeman’ın karakterlerinde harikalar yarattığı “Esaretin Bedeli”, King’in karakter yaratmadaki ustalığını kanıtlayan ve Frank Darabont’un King öykülerini beyazperdeye uyarlamak için ne kadar uygun bir isim olduğunu gösteren bir film olmuştu. King, bu film için şunları söylemiş: “Senaryoyu okuduğumda çok fazla konuşma olduğunu düşünmüştüm. Çok fazla diyalog ve çok fazla kurnazca diyalog. Bir filmin sonunu getirdiği dşünülen birçok şey girmişti. Motivasyon konusunu ele almaya çalışıyordu. Hangi film bunu yapıyor ki? Çoğu zaman motivasyon, bir korku filminin ilk makarasında gördüğümüz güzel, hafifmeşrep sarışın kızdan ibarettir. Bu yüzden de böyle filmlerin, yani akllı filmlerin, işi zor. Her zaman arabalı kovalamaca sahneleri ve seks istiyoruz.” “Yeşil Yol” (“The Green Mile” (1999) Yine Frank Darabont’un yönettiği ve yine dört dalda Oscar’a aday olarak dikkatleri üzerine çekmiş bir King uyarlaması. King’in birçok öyküsünde kullandığı ‘elektrikli sandalye’nin yine önemli bir işlev yüklendiği, 1920’li yıllarda geçen ve “Esaretin Bedeli” gibi bir hapishane dramı olan bu filmde, King’in kendi ikizi olan yönetmeni bulduğu da iyice kesinleşti. Nitekim, bu filmin senaryosunu Darbont’la birlikte yazan King, daha sonra, “senaryonuzu ya da öykünüzü teslim ettikten sonra filmi kimin çekeceğine ne kadar takılırsınız?” şeklindeki bir soruya şöyle yanı vermiş: “İnsanlar bunu önemsemediğimi sanıyorlar, ama önemsiyorum. Frank Darabont, orada ne yaptığını bilen dört-beş kişden biri. Tamaen kendilerini öne çıkaran bazı kişilerle çalıştım ya da çalışmaya kalktım. Frank, herkesin bunun bir Frank Darabont filmi olduğunu bilmesine önem vermiyor. Kendini öne çıkarıp dans etmiyor ya da şarkı söylemiyor. Her karenin ne olması gerektiğini biliyor ve bu karenin ne işe yarayacağını çok iyi hesaplıyor. Çalışma tarzının beni deliye döndüren tarafları var. Bence o ketum biri, ama Stanley Kubrick’in aksine konuşabileceğiniz bir ketum.”
Toplam 3 yorum yapılmış. Yorumları görmek için tıklayın.

Haftanın Filmi
Gomorra
Gomorra
7.6/10
TV'de bugün
Kısa ve Acısız (Tv 8 22:15, 22 Kasım 2008)
Tv 8'de bu akşam 22:15'de hem Alman hem de Türk sinemasının en yetenekli yönetmenlerinden birisi olarak gösterilen Fatih Akın'ın, eleştirmenlerce en iyi filmi olarak kabul edilen "Kısa ve Acısız" ekrana geliyor.
Replik
Dünyayı Kurtaran Adam
Vücudundan kurtul, sadece zihnin ve ruhunla yaşa, o zaman toprak altında da nefes alabilirsin.
Cüneyt Arkın
« »
Copyright © 1998-2008 Sinema.com