
James Mangold, 2005’te “Sınırları Aşmak”la (Walk the Line) kendisine adaylık şansı tanınırken Oscarlara katılamadı, ancak Christian Bale ve Russell Crowe’u buluşturduğu ve Western türüne eski görkemli günlerini kazandırabilecek “3:10 to Yuma” ile bu sefer bir adaylık kapabilir. Ancak bir klasik adayı olmaktan öte daha çok sağlam bir eğlencelik sıfatını hak eden filmin başarılı bir pazarlamaya ihtiyacı olacak gibi gözüküyor.
“3:10 to Yuma” Amerika’da eleştirmenlerin bir kısmından büyük övgüler aldı ancak çoğunluğu tarafından biraz daha orta karar yorumlarla karşılandı. Şüphesiz çok fazla tutkulu destekçisinin olmaması Oscar yarışı içinde finale kalma şansını zorlayan bir unsur.
Bunun yanında 1957 yapımı orijinal filmle karşılaştırılması da cabası. Bu anlamda geçtiğimiz sene en iyi film Oscar’ını eve götüren “Köstebek” (The Departed, 2006) örneğini hatırlamakta fayda var. Sonuçta “Köstebek” bir yeniden çevrimin de bu konuda ne kadar iddialı olabileceğini kanıtlamıştı. Elbette geçen seneki örnekte orijinal yapımın bir Hong Kong filmi olması, 1957 yapımı “3:10 to Yuma”nın ise bir Amerikan klasiği konumunda yer alması bu sefer ‘yeniden çevrim’ karşılaştırmalarının daha sertleşmesini sağlayabilir.
Ancak yine de “3:10 to Yuma”ya bu konuda biraz şans vermek gerekiyor. Öncelikle gişe açısından baktığımızda “Köstebek” kadar etkileyici bir tablo çizmese de ‘artık öldü’ denilen bir türe göre, etkileyici bir seyirci sayısı topladığını görüyoruz. Ayrıca yönetmen James Mangold’un, her ne kadar ilk filme açık referanslarda bulunsa da, bambaşka bir film yarattığı da ortada. İki filmi de izlemiş olanlar kolayca asıl esin kaynağının 1957 yapımı Demler Daves’in yönettiği filmden ziyade ikisinin de uyarlandığı Elmore Leonard’ın kısa öyküsü olduğunu anlayabilirler. Zira filme eklenen etkileyici aksiyon sahneleri, öykünün ana hatları sabit kalsa da karakterlerin motivasyonlarında yapılan ufak değişiklikler, bir yol öyküsü olarak sunulan ve ciddi biçimde ön plana çıkarılan baba-oğul ilişkisi üzerine giden metni sayesinde Mangold’un bir kopya yeniden çevrim yapmadığını da gösteriyor.
“3:10 to Yuma” bu avantaj ve dezavantajların birbirlerini nötrlediği noktada başlıyor yarışa. Şüphesiz ki Western malzemelerinin günümüz sinemasal karakter ve öykü yapılandırmalarıyla birlikte sunulması filmi etkileyici kılan önemli bir unsur.
Bunun yanında teknik anlamda (özellikle de görüntü yönetmenliği) klasik Western türüne yakın çalışmalar da filmin özellikle tutucu ve yaşlı Akademi üyeleri arasında beğenilmesini sağlayabilir. Elbette bu eskiye yakın tercihlerin sağlam biçimde sunulması ve bu açıdan filmin teknik anlamda hiçbir kusurunun olmaması da bu kategorilerde filmi şanslı kılıyor.
Ancak “3:10 to Yuma” arada kaynama potansiyeline de sahip. Film her ne kadar seyirciyi cezbetse de pek çok kişi tarafından ‘sadece eğlencelik’ olarak niteleniyor. O yüzden de kendi kendisini satabilecek bir durumdan uzaklaşıyor. Şu anda hepsini izleyememiş olsak da duyduklarımıza göre, Mangold’un bu eğlenceli numarasından çok daha güçlü filmlerin bizi beklediğini söyleyebiliriz. Bu aşamada da neredeyse hiçbir adaylık konusunda kesin bir yargıya varmak mümkün değil. Çünkü “3:10 to Yuma”, ya toplu halde hatırlanacak ya da tüm öğeleri dışlanacak bir film.
Filmin dağıtımcısı olan New Line’ın ise, belki de bu durumun farkında olduğundan, ciddi pazarlama planlarına başladığı söyleniyor. 2005 ödül sezonunda herkesin favorisi olan “Brokeback Dağı”nı (Brokeback Mountain) sürpriz bir biçimde devirerek “Çarpışma”yı (Crash) zirveye taşıyan ekibin şu anda benzer stratejileri, herkesin gönlünü çelen ama yine de tam iddialı olamayan bu filmle birlikte tekrar yürütmeye başlandığı söyleniyor. New Line’ın pazarlama konusunda ne kadar başarılı olacağını ise sektör ödüllerinde daha açık görebileceğiz. Zira eleştirmenler kendi ödülleri için Yuma’yı çok fazla tercih etmeyecektir.
Tüm bu ‘arada kalmışlık’ı bir kenara bırakıp filmin meziyetlerinden bahsedersek pek çok önemli kategori için aday adayı da çıkarabiliriz. “3:10 to Yuma”nın en avantajlı olduğu kısım elbette oyuncuları. Şirket yetkilileri ilk başta Russell Crowe’u yardımcı oyuncu kategorisi için düşünse de, oyuncunun “American Gangster”la Universal tarafından aynı dalda yarışa sokulması sebebiyle son aşamada Crowe’u ‘başrol’e kaydırdıkları görülüyor. Bu şekilde Crowe iki performansıyla kendi kendisini sabote etmemiş olacak. Christian Bale’in de aynı şekilde başrol oyuncusu olarak pazarlanması, iki oyuncuyu karşı karşıya getiriyor. Ancak bu noktada şunu belirtmek gerekiyor, iki oyuncu da filmin dışlanması halinde tek başlarına adaylık yarışında varolabilecek güçte değiller. Yani adaylık şansları da filmin kendisinin Oscar’lardaki varlığına bağlı. İkisi arasında bir seçim yapmak gerekirse, benim kişisel tercihim, Ben Wade karakterine inanılmaz bir karizma getirerek Bale’in karşısında çok fazla rol çalamadığı Russell Crowe olurdu. Ancak bu Bale’in performansının kötü olduğu anlamına gelmiyor elbette. Christian Bale’in de bu konuda oldukça destekçisi olacaktır.
İki oyuncunun karşılıklı yarışması yardımcı erkek oyuncu kategorisinde de iki isme önemli bir şans doğuruyor. Bu isimlerden ilki olan ve filmdeki herkesten rol çalan Ben Foster her ne kadar abartılı oynasa da, bunu karaktere yedirmeyi başarıyor. “X Men: Son Direniş” (X Men: The Last Stand, 2006), “Rehine” (Alpha Dog, 2006) ve TV dizisi “Six Feet Under” ile ne tür bir bukalemun olduğunu kanıtlayan genç oyuncu filmin Akademi nezninde popüler olması durumunda ilk adaylığını alabilir. Diğer iddialı isim olan Peter Fonda’nın, Hollywood’un en önemli ailelerinden birine üye olması sebebiyle şansı biraz daha fazla olabilir.
İşin teknik kısımlarında, özellikle görüntü yönetmenliği, kurgu, ses miksajı ve kurgusu öne çıkıyor. Bunun yanında Marco Beltrami’nin Spaghetti Western’leri anımsatan müziği ise filmin popülaritesine bakılmadan bağımsız bir biçimde Oscar’lara varolabilecek kalitede. Elbette filmin fazlasıyla öne çıkması, sanat yönetmenliği, kostüm ya da makyaj gibi aslında çok iddialı olmayan dallarda adaylık getirebilir. Ancak şu aşamada bu çok zor gözüküyor.
Her ne kadar aralarda gezinse de “3:10 to Yuma” pek çok destekçiye de sahip. Özellikle Amerika’nın belki de en önemli ve en çok sözü dinlenen eleştirmeni Roger Ebert’ın filme 4 yıldız vermiş olması (ki kendisi Oscar zamanında güçlü bir kulisle kendi favorilerinin propagandasını da yapar) Yuma treninin Kodak Tiyatrosu’a gidebileceğinin işaretlerini veriyor. Ancak ne olursa olsun ‘en iyi film’i kazanma şansı düşük. James Mangold teknik meziyetleri ve bir yandan klasik Western’e saygı duruşunda bulunurken diğer yandan da günümüze uygun bir iş çıkarmasının da etkisiyle yönetmen kategorisinde aday gösterilebilir. Senaristlerin ise filme pek fazla yüz vereceğini düşünmüyorum. Özellikle inandırıcılıktan uzak finali sebebiyle senaryo adaylığı şansı şimdilik düşük gözüküyor. Ama elbette karakterler arasında yaratılan çatışmaların etkileyiciliği ve çok zeki olmasa da kalburüstü diyalogları belli bir kitleyi cezbedebilir.
Sonuç olarak “3:10 to Yuma” büyük adaylıklar konusunda çok da kesin bir öngörüde bulunamayacağımız bir film. Her şey tamamen Akademi üyelerinin filmin eğlencesine kendilerini kaptırıp kaptırmayacağı ve elbette New Line’ın nasıl bir kampanya yürüteceği ile alakalı.



Sean Penn, Naomi Watts, Danny Huston ve Carly Nahon'ın oynadığı "21"Grram" adlı film bu akşam 20:45'te Tv8 ekranlarında...

Bir balık asla düşünmez çünkü balıklar herşeyi bilir.






Seanslar
Fragman
