
“Şark Vaatleri”
Elbette bu yazıya Toronto’dan büyük ödülle dönen filmle başlamak gerekiyor. Tabii ki şunu tekrar hatırlatmak gerek, Toronto’da dağıtılan ödüllerin genelde çok da büyük bir önemi olmuyor. Bu festival daha çok filmlerin nasıl tepkilerle karşılandığını görmek açısından önem teşkil ediyor ama işin ödül kısmını ciddiye almasak da David Cronenberg’in son numarası “Eastern Promises”i (Şark Vaatleri, 2007) es geçmek olmaz.
Tabii işin içinde Cronenberg’in olması Oscar’larda kesin bir bahis oynayamayacağımız anlamına da geliyor. Geçmiş günahları geçsek bile en son “Şiddetin Tarihçesi” (A History of Violence, 2005) gösterdi ki, ne kadar büyük hayranı olursa olsun bir Cronenberg filminin Akademi önünde o kadar şansı yok. O yüzden bu aşamada filmle ilgili çok da fazla bir şey beklememek gerekiyor. Ancak “Şark Vaatleri” sadece Toronto seyircisinden değil aynı zamanda eleştirmenlerden de alkış toplamaya devam ediyor. En iyi filme uzanmasa bile senaryo ya da oyuncu kategorilerinde görme şansımız olabilir.
“Michael Clayton”
İşte festivalin en çok coşkuyla karşılanan filmlerinden birisi. “Michael Clayton”ın çekimleri başladığı sırada ödül beklentisi de işin içine girmişti. Ancak geçtiğimiz aylarda yayınlanan fragmanıyla birlikte umutlar birazcık da olsa sönmüştü. Fragmanda yer alan ‘bir başka gerilim aksiyon’ havası Toronto’daki galanın ardından kırılmış durumda.
Son zamanların belki de en sağlam üçlemesi olan Bourne serisi ve “Şeytanın Avukatı” (The Devil’s Advocate, 1997) gibi filmlerin senaristi olan Tony Gilroy’un bu ilk yönetmenlik denemesi (aynı zamanda senaryo da kendisine ait) eleştirmenlerden büyük övgüler aldı. Genel anlamda eleştirilere baktığımızda 70’lerin politik gerilim filmlerinin havasının filmde oldukça başarılı bir biçimde yakalandığı yorumuyla karşılaşıyoruz.
Filmin senaryosunun yanında oyuncu kadrosu da filmin övülen yanlarından bir tanesi. George Clooney ve Tilda Swinton’ın çok başarılı olduğu söyleniyor. Ancak yine de şimdilik tedbirli davranıp Oscar adaylığı için bu filmdeki en iddialı ismin Tom Wilkinson olduğunu söylemek gerek. Wilkinson’ın daha önce de Oscar’a aday olan oyuncu (“Yatak Odasında”, 2001) bu sene ikinci kez aynı heyecanı yaşayabilir. Şu anda yılın en sağlam eleştirilerini alan filmlerden birisi olsa da ben yine de “Michael Clayton”ın daha fazla (özellikle sektör ödüllerinden) destek alması gerektiğini düşünüyorum. Yine de Toronto sonrası bu sene sağlam bir politik gerilimle karşılaşacağımız bilmek de yeterince rahatlatıcı.
“Into the Wild”
Yönetmenliğini Sean Penn’in yönettiği “Into the Wild” (2007) ise Toronto’da olumlu eleştiriler alan filmlerden birisi. Filmle ilgili sorunlu yorumlara aralarda rastlasak da genel anlamda tatmin edici bir şekilde karşılandığını söyleyebiliriz.
Bu yıl erkek oyuncu kategorisine göz kırpan performanslarından çokça bahsetmiştim. Gelen yorumlara bakarsak Emile Hirsch de onlardan birisi gibi gözüküyor. En son “Rehine” (Alpha Dog, 2006) ile karşımıza çıkan genç oyuncunun büyüklerinin yanında ezilme ihtimali elbette yüksek, ancak eğer arkasında büyük bir destek toplarsa belki yarışa girebilir.
Jon Krakuer’in çok satan kitabından uyarlanan filmin senaristliğini de yapan Sean Penn bu sene hem senarist hem de yönetmen yarışında yer alabilir. Bunun yanında “Motosiklet Günlüğü” (The Motorcycle Diaries, 2004) ile tanıdığımız görüntü yönetmeni Eric Gautier’in çıkardığı işin de oldukça övüldüğünü belirtelim.
“Into the Wild” bu senenin bağımsız lokomotiflerinden birisi olabilir, elbette bunların hepsi önümüzdeki aylarda güçlü destekçilerinin çıkmasına bağlı. Yine de pek çok kişiyi derinden etkileyen bu çalışma sinefiller için 2007 cevherlerinden olacak gibi gözüküyor.
“Juno”
2005 yılında ilk uzun metrajı “Sigara İçtiğiniz İçin Teşekkürler”le (Thank You for Smoking) ilgi toplamasına rağmen Akademinin görmezden geldiği deneyimli yönetmen Ivan Reitman’ın oğlu Jason Reitman’ın yeni filmi “Juno” (2007) bu senenin “Küçük Gün Işığım”ı (Little Miss Sunshine, 2006) haline gelebilir.
Festivalin kayıtsız şartsız gözbebeği haline gelen filmin senaryosu oldukça övülüyor. Ancak filmin asıl büyük ilgi odağı “Lolipop”la (Hard Candy, 2005) izlediğimiz Ellen Page. Henüz 20 yaşındaki oyuncu Toronto sonrası nabız yoklamalarında birden bire “En iyi Kadın Oyuncu” kategorisinin favori aday adaylarından birisi haline geldi. Üstelik kategorinin bu sene fazla iddiasız olması şansını da oldukça güçlendiriyor.
“Before the Devil Knows You’re Dead”
“12 Kızgın Adam”dan (12 Angry Men, 1957), “Köpeklerin Günü”ne (Dog Day Afternoon, 1975) pek çok önemli filmiyle tanıdığımız deneyimli yönetmen Sidney Lumet son filmi ile Toronto’nun ilgi gören isimlerinden birisiydi.
Bir ailenin çevresinde dolanana trajik bir dram olan film Phillip Seymour Hoffman, Ethan Hawke, Albert Finney ve Marisa Tomei gibi isimleri de iyi bir koz olarak kullanıyor. Film şu ana kadar pek fazla radar altında değildi, ancak Toronto’dan aldığı onayla birlikte filmin dağıtım şirketi Think Film’in ödül sezonunda sağlam bir propaganda yapmasıyla daha da göz önüne gelebilir.
“The Savages”
Sundance Film Festivali sonrasında Toronto’dan da tam notla ayrılan “The Savages” (2007) daha çok kısa filmleriyle tanınan yönetmen Tamara Jenkins’in ikinci uzun metraj filmi. Arızalı bir ailenin mensupları olan iki kardeşin (Laura Linney ve Phillip Seymour Hoffman) yaşlı babaları yüzünden bir araya gelmesiyle işlenen eğlenceli ve zeki bir ‘aile arası ilişkiler’ filmi olarak tanımlanan “The Savages”da en çok övgüyü alan kişi ise Laura Linney.
Ayrıca Phillip Seymour Hoffman’ın da oldukça iyi olduğu söyleniyor. Ancak oyuncunun asıl büyük kozu “Charlie Wilson’s War” (2007) çıkana kadar kesin bir şey söylemek mümkün değil. Ancak filmin senaryosu ve Linney’e şu aşamada bir şans vermek gerekiyor.
“Korkak Robert Ford’un Jesse James Suikasti”
Brad Pitt’e Venedik’te erkek oyuncu ödülü getiren “Korkak Robert Ford’un Jesse James Suikasti” (The Assasination of Jesse James by the Coward Robert Ford) Toronto’da da ılımlı bir tepkiyle karşılandı. Film her şeyden önce oldukça ‘zor’ olarak tarif ediliyor. Yönetmen Andrew Dominik’in bu western’de fazlasıyla Terence Mallick havası yaratmaya çalıştığı biliniyordu.
Zaten söylentilere göre filmin planlanandan yaklaşık bir yıl sonra görücüye çıkmasının nedeni olarak Warner Bros’un filmdeki atmosferi Mallick filminden ziyade Clint Eastwood havasına büründürülmesi için yönetmeni yeniden kurgu masasına oturtması gösteriliyordu. Ancak bu söylenti gerçek olsa bile anlaşılan o ki Dominik yine de elindeki malzemeyi kullanmayı becerebilmiş. Yine de “Korkak Robert…”ın şu anda yarışta çok popüler durumda gözüken “3:10 to Yuma”yı aşıp yılın western’i olma ihtimali düşük. Brad Pitt’in Venedik’te aldığı ödül sonrası şansı büyük. Ancak işin Kuzey Amerika tarafında asıl övgüyü ‘korkak Robert Ford’ rolündeki Casey Affleck topluyor.
Toronto Film Festivali’nin sonlanmasıyla birlikte radara girecek bağımsız filmler konusunda da biraz daha fikir sahibi olmuş durumdayız.
Elbette “Kefaret”ten (Atonement, 2007) artık bahsetmek gereksiz. Joe Wright’ın bombası Toronto’da da çok beğenildi. Şu anda yılın en iddialı filmi konumunda.
Diğer yandan Venedik fatihi “Lust, Caution”ın da (2007) iyi yorumlarla karşılaştığını söyleyebiliriz. Ancak genel atmosfere bakarsak film en fazla Yabancı Film adaylığı ve belki bir iki teknik adaylıkla kalacak gibi gözüküyor. Son olarak da, çoğumuz için şaşırtıcı ama, Ben Affleck’in yönetmenliğini yaptığı, ilk uzun metraj denemesi “Gone Baby Gone”ın da (2007) festivalde adı geçen ve oldukça beğenilen filmlerden birisi olduğunu belirtmek gerek.


Radha Mitchell, Sean Bean ve Laurie Holden'ın oynadığı Sessiz Tepe adlı korku filmi bu akşam Kanal 1 ekranlarında...

Bazen senle hiç tanışmamış olmayı diliyorum. Çünkü tanışmamış olsaydık, geceleri yatarken dünyada senin gibi biri olduğunu bilmeden uyuyabilirdim...











