"Garez":
Hollywood'da Japon damgası...
Hollywood'da Japon damgası...

Nadir Öperli 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
"Garez" filmi bir yeniden yapım; ama alıştığımız yeniden yapımlardan biraz farklı. Genç Japon yönetmen Takeshi Shimuzu, bu filmi 2000 yılında video piyasası için, 2003 yılında da beyazperde için çekmişti. Şimdi de, senaryosunda kimi değişiklikler yaptıktan sonra Hollywood için aynı filmi bir daha çeken Shimuzu'nun filmi, adeta konu aldığı lanet gibi yayılıyor...
“Biri güçlü bir öfkenin pençesinde ölürse, lanet ortaya çıkar. Lanet, ölümün olduğu yerde toplanır. Onunla karşılaşanlar, öfkesi tarafından yok edilirler.”
“Garez”in (“The Grudge”, 2004) girişinde, filmin etrafında örüldüğü lanetin nasıl ortaya çıktığını anlatan bilgilendirici yazıyı perdede gördüğünüzde “yeter artık bu lanetten sıkıldım” derseniz, size kimse kızmayacaktır. Çünkü daha önce, benzer bir bilgilendirmeyle başlayan dört film daha izlemiş olma ihtimaliniz var. Üstelik herbiri aynı yönetmenin, henüz 32 yaşındaki Takashi Shimizu’nun imzasını taşıyan filmler... Shimizu, 2000 yılında bir televizyon programı için yazdığı kısa senaryoların birinden, ilk uzun metrjlı filmi “Ju On”u, video piyasası için oldukça düşük bir bütçeyle çekti. Aynı yıl yönettiği “Ju On 2”nin de video piyasasına girmesiyle birlikte, özellikle korku filmleri ve dövüş filmleri konusunda sıkı takipçileri olan bu piyasada “Ju On”lar kulaktan kulağa yayılarak birer efsane haline geldi. Ve sonunda 2003 yılında, Shimizu bu filmleri, bazı eklemelerle ve bu kez sinemalarda gösterilmek üzere yeniden çekti. Ancak iş bununla da kalmadı. Sam Raimi’nin “Ju On”u izleyip, “hayatında en çok korktuğu film” ilan etmesiyle, filmin yeniden yapım haklarını satın alması bir oldu. Ancak Raimi’nin istediği, başka ülkelerin filmlerini ve sinemacılarını ithal etme konusunda köklü bir tarihi olan Hollywood’un, bu filmleri Amerikanlaştırma geleneğini sürdürmek değildi. Raimi, Shimizu’dan bu filmi yeniden yapmasını istiyordu. Ve başlangıçta ikircikli yaklaşsa da, Shimizu bu teklifi kabul edip, aynı lanetin peşine beşinci kez takıldı.
Atmosferik yeniden yapımlar...
Gerçekten, genelde ‘yabancıların’ hikâyelerini kendi sinemacılarına çektiren Hollywood, ne oldu da son dönem Uzakdoğu filmleri konusunda bu tavrını bir kenara koydu? Yoksa yapımcılar, bu filmleri koşulsuzca Amerikanlaştırmanın, gişe başarısı için vazgeçilmez olmadığını mı düşünmeye başlıyorlar? Bu soruya çekinmeden ‘evet’ yanıtı vermek için henüz biraz erken; en azından Uzakdoğu dışında yer alan ülkelerin sinemalarından, sözgelimi Hollywood’un bu konuda en fazla el attığı Fransız sinemasından yapılan uyarlamalar konusunda halihazırda böyle bir trend oluşmuş değil (Yakın bir örnek: Bu ayın bir başka yeniden yapımı olan “Taksi” filmi, ABD’li genç yönetmen Tim Story’nin imzasını taşıyor.) Uzakdoğu filmlerinin yönetmenleriyle birlikte ithal ediliyor oluşunu anlamak için, yeniden yapım için bu filmlerin seçilmesinin ardında yatan nedenlere bakmak gerekiyor.
Sektör açısından, yeniden yapım mantığının özünde (‘bir kere tuttuysa, bir daha neden olmasın?’) bir değişiklik yok. Hem video piyasasında, hem de festivaller aracılığıyla; sadece kendi ülkelerinde değil, Uzakdoğu’yla ilgisi olmayan bir kültürel arka plana sahip ülkelerde de bu filmleri takip eden geniş bir kitlenin oluşması, son dönemde Uzakdoğu’dan çıkan filmlerin, yapımcı şirketlerin ilgi alanına girmesi için yeterli nedeni oluşturuyor. Universal Pictures’ın başındaki isimlerden Stacey Snider’ın sözleri yapımcı şirketlerin zihniyetini anlamak açısından önemli: “Stüdyolar her yıl, pazar araştırması yapma imkânı olmadan, ortalama otuz adet yeni ürünü piyasaya sürüyor. Bu ürünlerden bazılarının, halihazırda bir marka tanınırlığına sahip olması, altına girilen riski dengeliyor.”
Filmleri ürün olarak gören mantığın çok uzağında olan bizlerin asıl ilgisini çeken ise, bu filmlerin ne olup da son dönemde böyle geniş kitlelerce izlenip konuşuluyor olduğu... Bu soruya yanıt vermek için henüz biraz erken olabilir. Ancak, Uzakdoğu sinemasına meraklı kişilerin bu filmlerle kurduğu ilişkiyi göz önünde tutarsak, şöyle bir iddia ortaya atmak mümkün: Bu filmleri her şeyden çok ‘atmosferleri’ için izliyoruz; bu filmlerde bizi en çok vuran, diğer filmlerden hiç de tanıdık olmadığımız tekinsiz atmosferleri. Bu filmlerde bize çarpan, bizi avucunun içine alan şey, öncelikle atmosfer olunca, bu filmlerin yeniden yapımı da, alışıldık yeniden yapım pratiklerinin dışında şekilleniyor. Şöyle ki, Hollywood’un bugüne kadar yeniden yapmak için el attığı filmler, genellikle öyküsündeki özgün fikirlerle, senaryo çatısının sağlamlığıyla ya da uyguladığı formülün tekrar edilebilme imkânı olmasıyla dikkat çekiyordu. Bu özgün fikirleri, kurulu yapıyı alıp, senaryodaki kilit olayları ve karakterleri, kısaca bağlamı güncelleştirince -ilk filmi izlemiş olanlar hep dudak bükseler de- işler bir şekilde yürüyordu. Ancak Uzakdoğu filmlerini böyle bir mantıkla yeniden yapmaya girişmek, daha ‘tanıdık kılma’ uğruna Amerikanlaştırmak ya da bu filmlerin bağlamlarını güncelleştirmek, bizim bu filmleri sevmemizi sağlayan her şeyin üzerine sünger çekmek demek. Filmleri ürün olarak gören stüdyoların, bu filmlerin ‘başka pazarlarda girdikleri testlerden başarıyla çıkmalarını’ sağlayan yönlerini ortadan kaldırmalarının absürdlüğü ortada. Sam Raimi gibi öngörülü yapımcıların, bu filmlerin yeniden yapımlarının başarılı olabilmesi için, onların kendine özgü atmosferlerini yeniden üretebileceklerini düşündükleri yönetmenlerin kapılarını çalmalarını, bu bağlamda anlamak mümkün. “Ju On”un yeniden yapımları dışında, “Oldboy”un 2006 yılında tamamlanması planlanan uyarlamasını Tayvanlı genç bir yönetmen olan Justin Lin’in çekecek olması; Nakata’nın “The Ring Two” için bizzat yönetmen koltuğuna oturup Shimizu gibi kendi filmini bir daha çekecek olması ve hatta “Karanlık Sular”ı ABD’li bir yönetmenin değil de, alternatif filmlerin yönetmeni Brezilyalı Walter Salles’in çekecek olması; Hollywood’da yeniden yapım mantığındaki bu değişimin kanıtı niteliğinde. Bu tür, atmosferik yeniden yapımların kalıcı bir yönelim haline gelip gelemeyeceğini görmek içinse biraz daha sabretmek gerekiyor.
Aynı Atmosferde İki Kere Yıkanmak Mümkün Mü? Ju On Ve The Grudge
Hollywood’un Uzakdoğu filmlerini, atmosferlerinin özgünlüğü nedeniyle yeniden yapıyor olması, filmi yeniden çeken yönetmen ve izleyici açısından problematik bir durum yaratıyor. Rengi genelde intikam ve öfke tarafından belirlenen bu atmosfer, Japon yaşamının kendine özgü hallerini (teknolojiyle geleneğin bir aradalığı, travmatik bellek, yayılma, vs.) de içinde taşıyor. “Ringu” serisinde olduğu gibi, “Ju On” serisinde de filmin tonunu belirleyen lanet, varolmak için bir şekilde yayılmak zorunda. Yeniden üretilmek, görülmek, unutulmamak istiyor. Telefonlardan, güvenlik kameralarından, fotokopi makinelerinden, televizyondan, fotoğraflardan, bir şekilde başkalarının hayatlarına sızıyor. Ve kurbanlarını hep son bakışlarında yakalıyor. Öte yandan, geçmişin lanetini bugüne taşıyanlar, hayalet olmak zorunda bırakılanlar, hep ya uzun saçlı kadınlar ya da küçük çocuklar. Bir şekilde, öfkelerinin, intikam arzularının nedeni olan olayı tekrar tekrar yaşamının gazabını başkalarıyla da paylaşıyorlar; belki de en çok, bu tekinsizlik atmosferinin içinde kaybolup giden biz izleyicilerle...
Alışıldık yeniden yapım mantığında, öyküsü ya da senaryosuyla öne çıkan filmlerin yeniden yapımına soyunulduğunda, orijinal film ABD dışındaki bir ülkede üretilmiş olsa da, bağlamın ve karakterlerin güncelleştirilmesi veya Amerikanlaştırılması ciddi sorunlara yol açmıyordu. Hatta, bu tür değişimler, tekrar anlatılan öyküyü izlememiz için belirli bir motivasyon da sağlıyordu. Ancak atmosferiyle öne çıkan bir filmin yeniden yapımı söz konusu olduğunda, bu durum tersine dönüyor. Bağlamı değiştirmek üzere yapılan değişiklikler, aynı zamanda yeniden yapımı orijinal filmin atmosferinden uzaklaştıran birer öğe olarak işlev görebiliyor. Ancak bunun da ötesinde, izleyicilerin atmosferlerinden etkilendikleri bir filmin yeniden yapımını izlemek isteyip istemeyecekleri, izledikleri filmden aynı şekilde etkilenip etkilenmeyecekleri, yanıtlanması gereken bir soru olarak yanıbaşımızda duruyor. Söz gelimi, “Ju On” filminde, Rika karakterinin banyoda duş alırken saçında aniden beliren elin yarattığı küçük şok etkisi; bu sahneyi “The Grudge”da bir kez daha gördüğümüzde bizi yeniden etkileyebilir mi? Yahut Japon korku filmlerinde, gücünü belirli bir tarihsellik içinde kazanmış olan ve Japon yaşantısı içinde değerlendirildiğinde, daha güçlü bir etkiye sahip olan hayaletler, büyüler, lanetler, ABD’li karakterlerin resme dahil olmasıyla aynı etkileyiciliklerini koruyabilirler mi? Şüphesiz, “The Grudge”ı yaparken, Sam Raimi ve Takeshi Shimuzu’nun da benzer kaygıları vardı ve filmin bağlamını ABD’ye taşımak yerine Japonya’da bırakmayı ve öyküye ABD’li karakterler eklemeyi daha anlamlı gördüler. Bunun yola çıkış açısından yerinde bir karar olduğunu söyleyebiliriz. Ancak, “Ju On”un atmosferinin etkisi, filmi oluşturan diğer öğelerden yalıtılmış bir şekilde, tek başına oluşmamıştı. Tersine, filmin senaryosunun bütünlüklü bir öyküden çok kısa kısa parçalara yaslanması; tüm ağırlığın tek bir karakter üzerine binmesindense pek çok karakter arasında dağıtılmış olması ve doğrusal olmayan, geçmiş-şimdi-gelecek arasında belli belirsiz gidiş-gelişlerden oluşan bir kurgu mantığına sahip olması, filmdeki lanetli evin içine girdiğimizde nasıl hissettiğimizi belirlemede önemli bir işeleve sahip. “The Grudge”da her ne kadar orijinal filmin bağlamı korunmuş olsa da, filmdeki geriye dönüşlerin daha net, doğrusal bir biçimde kurgulanmış olması, “Ju On”daki pek çok karakterin çıkarılarak, hikâyeyi sürükleme işinin bir ana karakterin üzerine yüklenmesi gibi tercihler, filmin içinde bize daha fazla tutunacak yer bıraktığından, filmin atmosferi “Ju On”daki kadar etkileyici bir tekinsizliğe sahip olamıyor. Bu durum, ilk filmi izlemiş olanlar için daha da acıklı: İlk filmde şahit olup sevdikleri pek çok parlak fikir, yeniden karşılarına geldiğinde, çarpıcı olmanın çok uzağında.
Bu noktada, son olarak şunu söylememiz lâzım: Son dönem Uzakdoğu filmlerini, yine Uzakdoğulu yönetmenlere yeniden yaptırmak, Hollywood’daki yapım zihniyetinin değişmeye başladığının işareti olarak okunabilir. Ancak, bu trendin ilk örneği olan “The Grudge”, hem yönetmen hem de izleyici açısından, aynı atmosferde iki kere yıkanmanın pek de mümkün olmadığını gösteriyor.
Bu yazının tamamını Altyazı Aylık Sinema Dergisi’nin 35. sayısında (Aralık 2004) okuyabilirsiniz...
Atmosferik yeniden yapımlar...
Gerçekten, genelde ‘yabancıların’ hikâyelerini kendi sinemacılarına çektiren Hollywood, ne oldu da son dönem Uzakdoğu filmleri konusunda bu tavrını bir kenara koydu? Yoksa yapımcılar, bu filmleri koşulsuzca Amerikanlaştırmanın, gişe başarısı için vazgeçilmez olmadığını mı düşünmeye başlıyorlar? Bu soruya çekinmeden ‘evet’ yanıtı vermek için henüz biraz erken; en azından Uzakdoğu dışında yer alan ülkelerin sinemalarından, sözgelimi Hollywood’un bu konuda en fazla el attığı Fransız sinemasından yapılan uyarlamalar konusunda halihazırda böyle bir trend oluşmuş değil (Yakın bir örnek: Bu ayın bir başka yeniden yapımı olan “Taksi” filmi, ABD’li genç yönetmen Tim Story’nin imzasını taşıyor.) Uzakdoğu filmlerinin yönetmenleriyle birlikte ithal ediliyor oluşunu anlamak için, yeniden yapım için bu filmlerin seçilmesinin ardında yatan nedenlere bakmak gerekiyor.
Sektör açısından, yeniden yapım mantığının özünde (‘bir kere tuttuysa, bir daha neden olmasın?’) bir değişiklik yok. Hem video piyasasında, hem de festivaller aracılığıyla; sadece kendi ülkelerinde değil, Uzakdoğu’yla ilgisi olmayan bir kültürel arka plana sahip ülkelerde de bu filmleri takip eden geniş bir kitlenin oluşması, son dönemde Uzakdoğu’dan çıkan filmlerin, yapımcı şirketlerin ilgi alanına girmesi için yeterli nedeni oluşturuyor. Universal Pictures’ın başındaki isimlerden Stacey Snider’ın sözleri yapımcı şirketlerin zihniyetini anlamak açısından önemli: “Stüdyolar her yıl, pazar araştırması yapma imkânı olmadan, ortalama otuz adet yeni ürünü piyasaya sürüyor. Bu ürünlerden bazılarının, halihazırda bir marka tanınırlığına sahip olması, altına girilen riski dengeliyor.”
Filmleri ürün olarak gören mantığın çok uzağında olan bizlerin asıl ilgisini çeken ise, bu filmlerin ne olup da son dönemde böyle geniş kitlelerce izlenip konuşuluyor olduğu... Bu soruya yanıt vermek için henüz biraz erken olabilir. Ancak, Uzakdoğu sinemasına meraklı kişilerin bu filmlerle kurduğu ilişkiyi göz önünde tutarsak, şöyle bir iddia ortaya atmak mümkün: Bu filmleri her şeyden çok ‘atmosferleri’ için izliyoruz; bu filmlerde bizi en çok vuran, diğer filmlerden hiç de tanıdık olmadığımız tekinsiz atmosferleri. Bu filmlerde bize çarpan, bizi avucunun içine alan şey, öncelikle atmosfer olunca, bu filmlerin yeniden yapımı da, alışıldık yeniden yapım pratiklerinin dışında şekilleniyor. Şöyle ki, Hollywood’un bugüne kadar yeniden yapmak için el attığı filmler, genellikle öyküsündeki özgün fikirlerle, senaryo çatısının sağlamlığıyla ya da uyguladığı formülün tekrar edilebilme imkânı olmasıyla dikkat çekiyordu. Bu özgün fikirleri, kurulu yapıyı alıp, senaryodaki kilit olayları ve karakterleri, kısaca bağlamı güncelleştirince -ilk filmi izlemiş olanlar hep dudak bükseler de- işler bir şekilde yürüyordu. Ancak Uzakdoğu filmlerini böyle bir mantıkla yeniden yapmaya girişmek, daha ‘tanıdık kılma’ uğruna Amerikanlaştırmak ya da bu filmlerin bağlamlarını güncelleştirmek, bizim bu filmleri sevmemizi sağlayan her şeyin üzerine sünger çekmek demek. Filmleri ürün olarak gören stüdyoların, bu filmlerin ‘başka pazarlarda girdikleri testlerden başarıyla çıkmalarını’ sağlayan yönlerini ortadan kaldırmalarının absürdlüğü ortada. Sam Raimi gibi öngörülü yapımcıların, bu filmlerin yeniden yapımlarının başarılı olabilmesi için, onların kendine özgü atmosferlerini yeniden üretebileceklerini düşündükleri yönetmenlerin kapılarını çalmalarını, bu bağlamda anlamak mümkün. “Ju On”un yeniden yapımları dışında, “Oldboy”un 2006 yılında tamamlanması planlanan uyarlamasını Tayvanlı genç bir yönetmen olan Justin Lin’in çekecek olması; Nakata’nın “The Ring Two” için bizzat yönetmen koltuğuna oturup Shimizu gibi kendi filmini bir daha çekecek olması ve hatta “Karanlık Sular”ı ABD’li bir yönetmenin değil de, alternatif filmlerin yönetmeni Brezilyalı Walter Salles’in çekecek olması; Hollywood’da yeniden yapım mantığındaki bu değişimin kanıtı niteliğinde. Bu tür, atmosferik yeniden yapımların kalıcı bir yönelim haline gelip gelemeyeceğini görmek içinse biraz daha sabretmek gerekiyor.
Aynı Atmosferde İki Kere Yıkanmak Mümkün Mü? Ju On Ve The Grudge
Hollywood’un Uzakdoğu filmlerini, atmosferlerinin özgünlüğü nedeniyle yeniden yapıyor olması, filmi yeniden çeken yönetmen ve izleyici açısından problematik bir durum yaratıyor. Rengi genelde intikam ve öfke tarafından belirlenen bu atmosfer, Japon yaşamının kendine özgü hallerini (teknolojiyle geleneğin bir aradalığı, travmatik bellek, yayılma, vs.) de içinde taşıyor. “Ringu” serisinde olduğu gibi, “Ju On” serisinde de filmin tonunu belirleyen lanet, varolmak için bir şekilde yayılmak zorunda. Yeniden üretilmek, görülmek, unutulmamak istiyor. Telefonlardan, güvenlik kameralarından, fotokopi makinelerinden, televizyondan, fotoğraflardan, bir şekilde başkalarının hayatlarına sızıyor. Ve kurbanlarını hep son bakışlarında yakalıyor. Öte yandan, geçmişin lanetini bugüne taşıyanlar, hayalet olmak zorunda bırakılanlar, hep ya uzun saçlı kadınlar ya da küçük çocuklar. Bir şekilde, öfkelerinin, intikam arzularının nedeni olan olayı tekrar tekrar yaşamının gazabını başkalarıyla da paylaşıyorlar; belki de en çok, bu tekinsizlik atmosferinin içinde kaybolup giden biz izleyicilerle...
Alışıldık yeniden yapım mantığında, öyküsü ya da senaryosuyla öne çıkan filmlerin yeniden yapımına soyunulduğunda, orijinal film ABD dışındaki bir ülkede üretilmiş olsa da, bağlamın ve karakterlerin güncelleştirilmesi veya Amerikanlaştırılması ciddi sorunlara yol açmıyordu. Hatta, bu tür değişimler, tekrar anlatılan öyküyü izlememiz için belirli bir motivasyon da sağlıyordu. Ancak atmosferiyle öne çıkan bir filmin yeniden yapımı söz konusu olduğunda, bu durum tersine dönüyor. Bağlamı değiştirmek üzere yapılan değişiklikler, aynı zamanda yeniden yapımı orijinal filmin atmosferinden uzaklaştıran birer öğe olarak işlev görebiliyor. Ancak bunun da ötesinde, izleyicilerin atmosferlerinden etkilendikleri bir filmin yeniden yapımını izlemek isteyip istemeyecekleri, izledikleri filmden aynı şekilde etkilenip etkilenmeyecekleri, yanıtlanması gereken bir soru olarak yanıbaşımızda duruyor. Söz gelimi, “Ju On” filminde, Rika karakterinin banyoda duş alırken saçında aniden beliren elin yarattığı küçük şok etkisi; bu sahneyi “The Grudge”da bir kez daha gördüğümüzde bizi yeniden etkileyebilir mi? Yahut Japon korku filmlerinde, gücünü belirli bir tarihsellik içinde kazanmış olan ve Japon yaşantısı içinde değerlendirildiğinde, daha güçlü bir etkiye sahip olan hayaletler, büyüler, lanetler, ABD’li karakterlerin resme dahil olmasıyla aynı etkileyiciliklerini koruyabilirler mi? Şüphesiz, “The Grudge”ı yaparken, Sam Raimi ve Takeshi Shimuzu’nun da benzer kaygıları vardı ve filmin bağlamını ABD’ye taşımak yerine Japonya’da bırakmayı ve öyküye ABD’li karakterler eklemeyi daha anlamlı gördüler. Bunun yola çıkış açısından yerinde bir karar olduğunu söyleyebiliriz. Ancak, “Ju On”un atmosferinin etkisi, filmi oluşturan diğer öğelerden yalıtılmış bir şekilde, tek başına oluşmamıştı. Tersine, filmin senaryosunun bütünlüklü bir öyküden çok kısa kısa parçalara yaslanması; tüm ağırlığın tek bir karakter üzerine binmesindense pek çok karakter arasında dağıtılmış olması ve doğrusal olmayan, geçmiş-şimdi-gelecek arasında belli belirsiz gidiş-gelişlerden oluşan bir kurgu mantığına sahip olması, filmdeki lanetli evin içine girdiğimizde nasıl hissettiğimizi belirlemede önemli bir işeleve sahip. “The Grudge”da her ne kadar orijinal filmin bağlamı korunmuş olsa da, filmdeki geriye dönüşlerin daha net, doğrusal bir biçimde kurgulanmış olması, “Ju On”daki pek çok karakterin çıkarılarak, hikâyeyi sürükleme işinin bir ana karakterin üzerine yüklenmesi gibi tercihler, filmin içinde bize daha fazla tutunacak yer bıraktığından, filmin atmosferi “Ju On”daki kadar etkileyici bir tekinsizliğe sahip olamıyor. Bu durum, ilk filmi izlemiş olanlar için daha da acıklı: İlk filmde şahit olup sevdikleri pek çok parlak fikir, yeniden karşılarına geldiğinde, çarpıcı olmanın çok uzağında.
Bu noktada, son olarak şunu söylememiz lâzım: Son dönem Uzakdoğu filmlerini, yine Uzakdoğulu yönetmenlere yeniden yaptırmak, Hollywood’daki yapım zihniyetinin değişmeye başladığının işareti olarak okunabilir. Ancak, bu trendin ilk örneği olan “The Grudge”, hem yönetmen hem de izleyici açısından, aynı atmosferde iki kere yıkanmanın pek de mümkün olmadığını gösteriyor.
Bu yazının tamamını Altyazı Aylık Sinema Dergisi’nin 35. sayısında (Aralık 2004) okuyabilirsiniz...Henüz kimse yorum yapmamış.


Tuya'nın Evliliği (2 Aralık 2008 22:00 CNBC-e)
Quanan Wang’ın yönettiği ve Nan Yu, Bater, Sen Ge ile Zhaya’nın oynadığı "Tuya’nın Evliliği" adlı film bu akşam 22:00da CNBC-e ekranlarında...
Quanan Wang’ın yönettiği ve Nan Yu, Bater, Sen Ge ile Zhaya’nın oynadığı "Tuya’nın Evliliği" adlı film bu akşam 22:00da CNBC-e ekranlarında...

Hellboy
Işığın olmadığı yerde karanlık hüküm sürer.
Işığın olmadığı yerde karanlık hüküm sürer.








Seanslar
Fragman

