Münih'te, çelişkiler içinde...

Eric Bana, şöhretini çarşaf çarşaf magazin haberleriyle önceleyen starlardan değil. Aksine, kimsenin nereden geldiğini anlayamadığı, birden ortaya çıkıp, birden kaybolan bir sis bulutunun arkasından beliren; ama bu ani görünüşünün kalıcı olacağını her tavrıyla hissettiren, gerçek bir aktör. Kariyerinde dört yılda 'kasap'lıktan 'prensliğe' yükselen Bana'nın bu belirişi, yakışıklı aktörün kim olduğuna dair yolumuzu aydınlatmıyor, hatta kafaları daha da karıştırdığını söyleyebiliriz. Öyleyse gelin, şöhrete giden basamakları tırmanışını anlatmadan önce Bana'nın kim olduğunu anlamaya çalışalım...
Banliyöden gelen stand-up komedyeni… Avustralya'nın en kozmopolit kentlerinden biri olan Melbourne'de, 9 Ağustos 1969'da, çokkültürlü bir evde dünyaya gelmiş Bana: Babası Hırvat, annesi ise Alman'mış. Çocukluk ve gençliğinde, tipik bir banliyö yaşamı sürdürdüğünü söyleyebileceğimiz Bana, özellikle motosiklet ve otomobillere karşı müthiş bir ilgiye sahipmiş, ki bu ilgisinin bugüne kadar azalmadan devam etmiş. Bilen bilir, 'Targa Tasmania' ve 'Adelaide Classic' gibi önemli yarışlara katılmışlığı olan Bana, bugün Dick Johnson Racing Company'nin resmi patronu konumunda. Sıradan diyebileceğimiz okul yıllarına damgasını vuran, fazlasıyla trajik bir olay var aktörün hayatında: En yakın arkadaşını, henüz o yaşta kanserden kaybetmiş Bana ve bu olay, onu derinden sarsmış. Ancak o, bunu depresif olmak için bir neden olarak değil, yaşamla ilişkisini yeniden biçimleyecek bir imkân olarak değerlendirmeyi bilmiş. Babasının "şans, hazırlıklı olmanın fırsatlarla karşılaşmasının eseridir" özlü sözünü de aklından çıkarmayarak, arkadaşını kaybettikten sonra uyandığı her yeni günün bir şans fırsatı olduğuna inanmış ve yaptığı her işe dört elle asılmaya çalışmış. Okulun ardından, bir taşıma şirketinde, araba yıkamanın da içinde olduğu bir dizi fiziksel işte çalışmış Bana. Pek çok farklı işe girip çıktığı bu yılların, bugün geldiği noktaya ulaşmasına katkı yapma anlamında tek bir önemi var: Girdiği işlerde farklı karakterlere sahip onlarca insanla tanışan Bana, yaptığı taklitlerle, zekâ dolu anlık esprileriyle çevresindekileri eğlendirmeye ne kadar yatkın olduğunu o sırada fark etmiş. Zaten, oyunculuk alanında şansını denemeyi düşünmesi, Melbourne'de Castle Hotel'de barmenlik yaptığı bir sırada gerçekleşmiş. Çok iyi diyalog kurduğu müşterileri, onu stand-up alanında bir şeyler yapmaya ikna etmiş ve Bana ilk sahne deneyimlerini, yıllardır takıldığı ve küçük işlerde çalıştığı civardaki barlarda yaşamış.
Tabii adımı bir kez sahneye atınca, "hazırlıklı olmakla fırsatların buluşması" da daha kolay oluyor. İlk stand-up deneyiminden itibaren, yanında kartvizit bulundurmayı ihmal etmeyen Bana'nın yüzüne gülmek için şans çok beklememiş. Steve Vizard'ın 'Tonight Live Show'u için bazı skeçler hazırlayan Bana, televizyonda oldukça popüler olan bir dizi skeç hazırlayan 'Full Frontal' adlı bir komedi grubuna katılmış. Columbo, Arnold Schwarzenegger, Ray Martin, Sylvester Stallone, John Farnham, Tom Cruise ve Warwick Copper gibi ünlü karakter ve sanatçıları taklit ederek, grup içinde sivrilen isimlerden olan Eric, sonunda 'Channel Seven' için 'Eric' adını taşıyan ve sadece kendi skeçlerinin yer aldığı bir bölüm hazırlamış. Bizdeki Beyaz Show'un benzeri niteliğinde, 'The Eric Bana Show Live' adlı bir talk show hazırlasa da, pek parlak ratingler almayan program uzun süre yayında kalamamış. Yine de Avustralya'da yılın en iyi çıkış yapan komedyeni olan Eric'in beyazperdeye ilk göz kırpışı 1997 yapımı, Avustralya sinemasının en hit filmleri arasında yer alan "Kale" ("The Castle") ile olmuş. İşçi sınıfından Kerrigan ailesinin yaşamını konu alan filmde, köklerine dönen Bana, ailenin kickboxing muhasebeciliği yapan damadını canlandırmış. 11 günde, 19,000 dolar gibi inanılmaz düşük bir bütçeyle çekilen film, elde ettiği 6 milyon dolarlık gişe hasılatıyla sadece Avustralya'nın değil, dünya sinemasının en çok kazandıran filmleri arasına girmeyi başarmış. Kasaplıktan prensliğe yükseliş Araya Seven Network'ün halkla ilişkiler ve reklam uzmanı Rebecca Gleeson'la bir evlilik bir de çocuk sıkıştıran Eric, 'baba' olmanın verdiği ağırlıkla, tam anlamıyla çıkış yapacağı filme, "Kasap"a ("Chopper") yöneldi. Bu filmde, o ana kadar çizdiği imajın tamamen dışına çıkmayı başaran ve Avustralya'nın en azılı suçlularından Mark Brandon'un karakterini tamamen üzerine giyen Bana, bu rol için saçlarını kazıtıp 20 kilo alarak, fiziksel olarak da bambaşka biri olmayı başardı. Ancak yeteneği, sadece fiziğinde yapabildiği değişikliklerde gizli değildi Bana'nın, ABD'nin sözü en çok geçen eleştirmenlerinden Roger Ebert onun için, "hiçbir oyunculuk okulunun öğretemeyeceği bir yeteneğe sahip; gözünüzü ondan alamıyorsunuz" diyecek kadar etkileniyordu genç aktörden.
Eric Bana, performansının çokça Robert de Niro'nun "Taxi Şoförü"nde ("Taxi Driver", 1976) Travis karakterindeki performansıyla karşılaştırıldığı "Kasap" ile o festival senin bu festival benim gezerek, sinema dünyasını daha yakından tanımaya çalıştı. Tabii "Kasap"la birlikte adı ülkesinin sınırlarını aştığı için, pek çok aktör ve aktrisin yaptığı gibi işe kendisine ABD'de bir ajans bulmakla devam etti Bana. Bu ajansın ona getirdiği ilk rol, usta yönetmen Ridley Scott'un "Kara Şahin Düştü" ("Black Hawk Down") filmindeki Norm "Hoot" Hooten rolü oldu. Ewan McGregor ve Josh Hartnett gibi dikkat çeken aktörlerin yanında parlamayı başaran Bana'ya artık daha çok ülkesi yerine Hollywood'dan teklif gelmeye başlamıştı. "Yeni Nesil Ajan" ("xXx"), filminde Vin Diesel'in canlandırdığı The Nugget rolünü reddeden aktörün hedefinde daha iddialı bir aksiyon vardı: "The Hulk". Bu kült çizgi roman kahramanını canlandırarak elini taşın altına sokmaktan kaçınmadığını gösteren Bana, böylece, çok sevdiği "Buz Fırtınası" ("Ice Storm") filminin yönetmeni Ang Lee ile de çalışma fırsatı buldu. Yanı sıra, yüzü de, oldukça popüler bir ikon olan Yeşil Dev Hulk için protototip oluşturmuş oldu. Bu durumun, Bana'nın yüzünü sıradanlaştırdığını söyleyemeyeceğiz. Nitekim, geçtiğimiz yıla bomba gibi düşen Wolfgang Petersen'in "Truva" ("Troy") filminde, efsanevi Truva prensi Hector rolünde, daha önce görmediğimiz, bambaşka bir yüzle karşımızdaydı Bana. Daha beşinci filminde, böylesine önemli bir karakteri canlandıran yakışıklı aktör, Hector karakterinin Truva efsanesinin beyazperdede en akılda kalan ögesi olmasını sağladığı gibi, filmi yükselten faktörlerden biriydi aynı zamanda.
"Münih"te çelişkiler içinde... Tüm bu rollerdeki başarısı ona, Spielberg gibi bir ustayla çalışmanın yollarını da açtı. "Münih"te, vatansever İsrailli istihbarat subayı Avner'i canlandıran Bana, ülkesi için gözü kapalı olarak bir göreve atılan karakterinin, eli kana bulandıkça içine düştüğü çelişkileri, bunalımları ve paranoyayı başarıyla yansıtıyor. Bana canlandırdığı karakterin geçirdiği dönüşümü şu sözlerle değerlendiriyor: "Filmin başlangıcında çok farklı bir Avner vardır. Münih'te yaşanan olaylara karşı öfke doludur. Ülkesini çok sevdiği için Filistinlilerden intikam almaya yeminlidir. Bu zor görevi de hissettiği o büyük kızgınlık yüzünden alır. Bu işi nasıl yapacağının aşamalarını çok çabuk öğrenir. Başlangıçta timin yaptığı işi sorgulayan bir yaklaşımı vardır. Ancak sonradan ilginç bir gelişme olur ve Avner giderek katılaşır. Grubun diğer üyeleri daha kolay çözümler bulurken o tam tersini yapar. Filistinlilere acımasız davranılmasından yanadır. Ancak filmin sonlarına doğru değişim geçirdiğine, çıktığı bu yolculuğun onu yorduğuna tanık oluruz." Canlandırdığı karakter yorgun düşse de Bana pek de yorgun düşeceğe benzemiyor. "Münih"in ardından, Drew Barrymore ve Robert Duvall'la birlikte rol aldığı Curtis Hanson imzalı "Lucky You"nun çekimlerini tamamlayan aktör, hız kesmeden "Romulus, My Father" filminin setine koştu.
- Ang Lee'ye, bir ödül daha!
- SAG Ödülleri sahiplerini buldu...
- Evlat edinen ünlüler kervanına katıldı!
- En Çok Kazanan Ünlüler!
- Oyuncu Mümtaz Sevinç öldürüldü...
- BAFTA'da Clooney kendisiyle yarışacak!
- Cannes Film Festivali Da Vinci Şifresi'yle açılıyor
- Sinefiller ekran başına: "Bilinmeyen Sinemalar" geri dönüyor!
- İstanbul Film Festivali'nde Ulusal Yarışma başvuruları için son günler!
- Beklenen oldu! Altın Küreler'in yıldızı "Brokeback Mountain" ve "Walk the Line"
- 63. Altın Küre Ödül töreni bu gece Cnbc-e'de...
- Julia Roberts beyazperdeye geri dönüyor!
- Charlize Theron sert rolleri sevdi!
- "Hababam Sınıfı 3,5"tan Avrupa'da rekor!
- Johnny Depp-Tim Burton ikilisi yine bir müzikalde



Fox'da bu akşam 23:00'da başrollerini Robert Redford, James Gandolfini ve Mark Ruffalo'nun paylaştıkları Son Kale (The Last Castle 2001) adlı film ekrana geliyor.

Sana hiç bir zaman yalan söylemedim. Her zaman doğrunun versiyonlarını söyledim.






Seanslar
Fragman
