Sihir dünyasının büyülü güzeli...

Biliyoruz, Scarlett Johansson'dan konuşmaya, şimdiden konuşarak başlamak gerek. Ama geçmişten söz açarak, inci küpeli, çeviride kaybolmuş bu 'aura' sahibi çarpıcı insanın şimdisine dair de bir şeyler söylemeyi umuyoruz. Mesela, adlarını saydığımız anda bugünden çok geçmişi akla getiren, Meryl Streep, Julianne Moore ve Holly Hunter gibi aktrislerle girsek söze, Scarlett gelir mi aklınıza? Gelsin. Çünkü aynı yıl İngiliz Oscarları olarak bilinen BAFTA'da ve Altın Küre'de iki filmiyle birden aday gösterilmiş aktris sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Ve birkaç yıl önce karşımıza çıkan, buğulu gözleriyle aklımızda yer etmiş Scarlett, büyük bir çıkış yaptığı 2004 yılında, yılların deneyimini omuzlarında taşıyan bu isimlerle aynı kulvarda anılmayı gerçekten hak etti; hem de henüz 20 yaşındayken...
Böyle bir girişin ardından itiraz eden seslerin olması doğal. Çünkü Scarlett Johansson, 1996 yılında, on iki yaşındayken "Manny and Lo" filmindeki performansıyla 'Independent Spirit' ('Bağımsız Ruh') ödülüne aday olmuş, iki yıl sonra da Robert Redford'un "Atlara Fısıldayan Adam" ("The Horse Whisperer", 1998) filmiyle dünya çapında övgü toplamış ve ismini duyurmuştu. Ardından, ne yazık ki ülkemizde vizyona girmeyen, 2000 yılının en hoş bağımsız filmlerinden birinde, "Ghost World"de Tora Birch ile birlikte yeniyetme kafadarları canlandırırken kimse rol yaptığını düşünmedi Scarlett'in, o adeta bu filmdeki karakterini üzerine giymiş, o olmuştu. Bir yıl sonra Coen Kardeşler'in cismen bu dünyada olsa da ruhen çok farklı boyutlarda olan, karizma sahibi berber Ed Crane'in öyküsünü anlattıkları "Orada Olmayan Adam"da ("The Man Who Wasn't There") Crane'in arkadaşı Walter'ın iyi piyano çalan kızı Birdy'yi canlandırmıştı. Birdy, filmde derin bir varoluşsal dehlizde salınan Crane'i etkileyen tek karakterdi; ancak o da bir süre sonra, Crane'in ilgisine karşılık vermek için, arabada pantolonunun fermuarlarını yöneliyor, filmde görüntüsü gerçekliğinin önüne geçen diğer karakterlerin yanındaki yerini alıyordu. Hoş, o sırada, dünyada Scarlett'in fermuarlarına yönelmesini isteyecek milyonlarca erkek bulunabilirdi; ama bu bir Coen Kardeşler filmiydi ve Scarlett Johansson'un seksle ilgili bir şeyler yapmasının hayal kırıklığı yaratması gibi mucize kabilinden bir durum, ancak bir Coen filminde mümkün olabilirdi. Tüm bu başarılarını kabul etmekle birlikte, Scarlett Johansson'un tamamen kendi aurasıyla ekranı kaplaması ancak, önce "İnci Küpeli Kız" ve hemen ardından da "Bir Konuşabilse..." filmlerinde rol almasıyla gerçekleşti. Dolayısıyla, kendisini devler ringine bu yıl dahil etmekle, çok itiraz kaldıracak bir yorum yaptığımızı zannetmiyoruz ve bu tartışmayı daha da dallandırıp budaklandırmadan, Scarlett'in geçmişine uzanmayı görev addediyoruz...
8 yaşında, kariyer kadını... 1984 yılının 22 Kasım'ında New yok City'de, ikizi Hunter'dan sadece üç dakika önce müthiş gözlerini dünyaya açmış Scarlett. Kardeşi Hunter'ın esmer olduğunu göz önünde tutunca, Scarlett'in bu 3 dakika için "hayatımın en önemli 3 dakikası" deyişini anlamak o kadar da zor değil. Üstelik aktris bununla da kalmıyor, "Biz Hunter'la Arnold Schwarzenegger ile Danny DeVito ne kadar ikizse o kadar ikiziz" demeye kadar götürüyor işi. Adrian ve Vanessa adlı iki kardeşi daha olan Scarlett'in Danimarka asıllı babası inşaat işinde çalışırken annesi çocuklarının daha iyi yetişmesi için kariyerden vazgeçmeyi tercih etmiş. İsmi ise, geleceğini muştular şekilde, "Rüzgâr Gibi Geçti" ("Gone with the Wind" filminin yıldızı Scarlett O'Hara'dan esinlenilerek koyulmuş. Küçük yaşlardan itibaren filmlerle fazlasıyla ilgilenen Scarlett'in bu ilgisinin sadece basit bir izleyici ilgisi olduğunu söylemek zor. Sekiz yaşında "Kuzuların Sessizliği"ni ("Silence of the Lambs") izleyip filmin nasıl çekildiğine dair sorular soracak denli kafayı bu işe takmış. Hal böyle olunca, annesi de daha fazla bu ilgisine seyirci kalamamış ve pek çok aktrisin ailelerinin çocukluklarında yaptığı gibi, kızını bale derslerine göndererek onun bu sinema merakını biraz dindirmeye çalışmış. Ancak oyunculuk konusunda fazlasıyla inatçı olan Scarlett, kısa süre sonra bale derslerini bırakarak, televizyon reklamlarında oynamak için o seçme senin bu seçme benim dolaşmaya, önüne çıkan her kapıyı çalmaya başlamış. Oldukça zorlu geçen ve vakit alan bu seçmelerden bir sonuç çıkmayınca, kızının küçük yaşta depresyona girmekte olduğunu gören annesi Melanie, çaresiz, bu yaşta kariyer yapmak isteyen kızının isteğine boyun eğmiş ve reklamlardan vazgeçerek film seçmeleri için onunla birlikte kapıları aşındırmaya başlamış. Ayrıca, onu alanında en iyi okullardan biri olan 'Lee Strasberg Theatre Institute for Young People'a yollayarak, yeteneklerini istediği yönde geliştirmesine olanak vermiş. 8 yaşından 11 yaşına kadar bu okulda çalışan Scarlett, ilk olarak Ethan Hawke'la birlikte Jonathan Marc Sherman'ın 'Sophistry' adlı oyunuyla sahneye çıkmış. Bunu, film tekliflerinin izlemesi uzun sürmemiş ve Rob Reiner'in "North" (1994) adlı filminde Elijah Wood'la birlikte rol alarak ilk sinema deneyimini yaşamış. Ardından, Sean Connery'nin Harvard'da bir hukuk profesörünü canlandırdığı "Just Cause"da, Sean Connery'nin kızını oynayınca, artık yolunun açık olduğunu da hem kendi, hem de ailesi hissetmeye başlamış. Bu büyük bütçeli başlangıcın ardından Eric Schaeffer imzalı "If Lucy Fell" (1996) ve "Fall" (1997) filmlerinde rol alarak biraz vites küçültmüş. Bu iki filmin arasında da yazının başında bahsettiğimiz 'Independent Spirit' ödülüne aday olmasını sağlayacak "Manny and Lo"da, annesi alkolik olduğu için başka ailelerinin yanına verilen birbirine bağlı iki kız kardeşten küçük olanı canlandıran Scarlett, sektörün dikkatini -kendisini bugünlere getiren yolu çizecek kadar- çekmeyi başarmış. Ardından, ilk kez yaşına uygun bir filmde, bir çocuk filminde, artık gözden düşmüş olan "Evde Tek Başına" serisinin üçüncüsünde ("Home Alone 3", 1997) rol aldı genç aktris. Filmde 'evde tek başına' kalan Alex D Linz'in ablasını canlandıran Scarlett, bir yıl sonra Robert Redford'un "Atlara Fısıldayan Adam"ında, Natalie Portman'ın son anda projeden çekilmesiyle rol aldı. Karlı bir havada attan düşerek feci şekilde yaralanan genç bir kızı canlandıran Scarlett, Kristin Scott Thomas ve Robert Redford gibi iki usta oyuncunun yanında, filmin en dikkat çekici oyunculuk performansını ortaya koymayı başardı. Ancak bu, ona teklifler yağmasına yol açmadı. 1999 yılını pek dikkat çekmediği "My Brother the Pig" (1999) ile geçen Scarlett, 2000 yılında rol aldığı, nev-î şahsına münhasır bir gençlik kara komedisi olarak nitelendirebileceğimiz "Ghost World"de tam anlamıyla döktürüyordu. Daniel Clowes'un grafik romanından uyarlanan filmde Thora Birch'le birlikte, liseden mezun olmak üzere olan iki yakın arkadaşı canlandırıyorlardı ve oldukça iyi vakit geçiriyorlardı.
Hak edilmiş bir başarı... Sonrasını yazının ilk bölümünden biliyorsunuz. "Orada Olmayan Adam"dan sonra "İnci Küpeli Kız"a gelene kadar rol aldığı "An American Rhapsody"de (2001) Macaristan'da Stalin rejiminin baskısından kaçıp ABD'ye gelen bir ailenin kimlik bunalımı yaşayan genç kızlarını ve kariyerinde oldukça farklı bir noktada duran 'yaratık filmi' "Sekiz Bacaklı Canavarlar"da ("Eight Legged Freaks", 2002) da kasabasını dev örümceklerin saldırılarından korumaya çalışan Şerif'in kendisi kadar cesur kızını canlandırdı. "Manny and Lo"dan beri kendisini takip ettiğini söyleyen, fiziksel olarak az da olsa benzediği Sofia Coppola'nın "Bir Konuşabilse..." için yaptığı teklif kariyerinde yeni bir dönüm noktası oldu. İlk defa bir kadın yönetmenle çalışan Scarlett, Bill Murray gibi perdeyi dolduran bir oyuncunun yanında bile ışıl ışıl parlamayı bildi ve BAFTA Ödülü kazanmayı başardı. Ardından Türkiye'de "Bir Konuşabilse..."den daha önce gösterilen "İnci Küpeli Kız"da, 17. yüzyıl Amsterdam'ında Johannes Vermeer'e ünlü tablosu için ilham kaynağı olan bir köylü kızını canlandırdı ve yine göz doldurdu. Annesi Melannie'nin ortak yapımcılarından biri olduğu "The Perfect Score"da, "Bir Konuşabilse..."deki Bill Murray ve "İnci Küpeli Kız"daki Colin Firth'ten sonra yine kendisinden yaşça oldukça büyük ve ünlü bir aktörle, John Travolta'yla aşk yaşarken izledik Scarlett'i. "Babamın Kâbusu"nda başrolde değilse de hoş bir rolde karşımıza çıktıktan sonra, "Sünger Bob Kare Pantolon"da kahramanımız "Sünger Bob"un çok sevdiği güzel denizkızı Mindy'ye ses verdi. Şimdi onun etki alanına girmiş sinemacılar ise yaşayan iki efsane: Brain de Palma ve Woody Allen. Allen'ı New York'taki ininden çıkarıp Londra'ya getiren ve "Match Point"inde tutkulu bir aşığı canlandıran Joahnsson, De Palma'nın son filmi "The Black Dahlia"nın ardından, yine Londra'da geçen bir Woody Allen filmi "Scoop" için kamera karşısına geçti. Henüz ülkemizde vizyona firmeyen bu iki filmi de büyük merakla bekliyoruz. "Memento"yla yıldızı parlayan Christopher Nolan'ın, son dönemin moda konusu sihibrazlığa el attığı "Prestij"de, birbirine rakip iki büyük illüzyonist arasında kalan genç asistan Olivia'yı canlandıran Johansson, bu filmde hem Nolan'la, hem de iki gözde aktör Hugh Jackman ve Christian Bale'le çalışmış olmaktan fazlasıyla memnun. Bu rolü kabul edişinde kendi edepsiz yanının etkili olduğunu söylüyor Johansson: "Okuduğum en iyi senaryolardan biriydi ve bu hayat dolu, bohem karakteri oynamanın çok eğlenceli olacağını düşündüm. Olivia'da Chris'in belirginleştirdiğine inandığım bir edepsizlik ve bende de bunu yansıtmamı sağlayacak bir yan olduğunu hissettim." Şimdiye kadar rol aldığı filmleri ve yer alacağı projeleri düşününce, Scarlett'in artık teklif beklediği günleri çoktan geride bıraktığını söyleyebiliriz. Eh, henüz 7 yaşındayken ne yapmak istediğine karar verdiğini ve bunun için nasıl mücadele ettiğini bilince, bunu hak etmediğini söylemek haksızlık olur.


Quanan Wang’ın yönettiği ve Nan Yu, Bater, Sen Ge ile Zhaya’nın oynadığı "Tuya’nın Evliliği" adlı film bu akşam 22:00da CNBC-e ekranlarında...

Mutluluk, acı, elem… herşey gerekli.







Seanslar
Fragman


