Kalbinin sesini dinliyor…

Avustralyalı olduğu düşünülen, oysa aslen New York doğumlu olan Mel Gibson 12 yaşına kadar Amerika'da yaşadı. Vietnam savaşının patlak vermesiyle ailesiyle birlikte Avustralya'ya yerleşen Gibson, burada Sidney Oyunculuk Enstitüsü'ne katıldı. Bir demiryolu işçisi olan babası 11 oğlu arasında Gibson'a özel bir sevgiyle yaklaştı ve onun yeteneklerinin farkına varması için gereken ortamı sağladı. Önceleri bir gazeteci olmak isterken bir anda oyunculuk bölümüne giren Gibson'un kararı ailesinde şaşkınlık yaratsa da saygıyla karşılandı. Heyecanlı bir yapıya sahip olan Mel Gibson rol aldığı ilk oyunda o kadar gergindi ki, rolünü doğru dürüst yapamıyor, repliğini ayakta okuyacağı yerde oturarak sakinleşmeye çalışıyordu... 1977 yılında kamerayla tanışan sanatçının rol aldığı ilk film "Summer City" isimli bir gerilimdi. “Film için aldığım para 20 dolar, beleş öğlen yemekleri ve soğuk bir biraydı." "Summer City", Mel Gibson'un ilk, yönetmeni Christopher Fraser'in ise son ve yegâne filmi olacaktı…
Shakespeare'den Hollywood aksiyonlarına Güney Avustralya Tiyatrosu’na katılarak Shakespeare'in birçok oyununda rol alan Gibson, burada Samuel Beckett'ın ‘Godot'u Beklerken’ isimli ünlü oyununda önemli bir rol kapmayı başardı. 1979 yılında, kendisini üne kavuşturan “Mad Max” filminin kadrosuna büyük bir tesadüf eseri dahil oldu. Rivayete göre doktor George Miller, bir kavgada yaralanıp hastaneye düşen Mel Gibson'ı tedavi etmiş ve etkilendiği bu genç adamı çekmeyi planladığı filmine dahil edivermişti... Avustralya sinema tarihinde altın bir sayfa açarak bu ülkeyi tüm dünyaya duyuran “Mad Max” o kadar başarılı oldu ki, iki tane devam filmi çekildi. Karamsar, bol kanlı ve en kaba tanımıyla 'rahatsız edici' bir filmdi “Mad Max”. Shakespeare oyunlarının usta oyuncusu, dünyaca tanınan bir aksiyon filmi yıldızı olmuştu artık... Savaş filmlerinin yükselen yıldızı Birinci Dünya Savaşı’ndan bir kesit sunan Peter Weir'ın "Gelibolu"su Gibson'un sinema eleştirmenleri tarafından da önemsenen bir oyuncu olmasını sağladı ve oyuncuya Avustralya Film Enstitüsü’nün En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazandırdı. “Gelibolu”, Anzak cephesinde iki genç askerin öyküsünü anlatıyordu. Birisi Avustralya'nın milli çıkarları için burada savaşmanın onurlu bir görev olduğunu düşünüyor, diğeri ise boş yere öleceklerini söylüyordu. Çatışma sahnelerinin azınlıkta olduğu savaş filmlerinden birisi olan "Gelibolu" gösterime girdiğinde birçok tartışmayı da beraberinde getiriyor, ölen Anzak'ların sorumluluğunu İngilizlerle yanlış bir zamanda birleşen hükümete yüklüyordu. Hollywood'a taşınan Gibson, artık Amerikalı film yapımcılarının gözdesi haline gelmişti. Fiziksel güzelliği, zeki bakışları ve esprili hareketleriyle kendisine birçok kadın hayran kazanıyor ve kesat geçen 80'li yıllar Hollywood sinemasında yeni bir umudu simgeliyordu. Peter Weir'le ikinci çalışması “The Year Of Living Dangerously”, Endonezya'da Sukarno'nun diktasına karşı darbe yapmaya soyunan devrimcilerin öyküsüydü. Sigourney Weaver'la başrolleri paylaşan Gibson, filmde olayları yerinde izlemeye giden bir gazeteciyi canlandırıyordu. Mel Gibson'un rol aldığı ilk Amerikan filmi Mark Rydell'ın yönetiminde, usta oyuncular Sissy Spacek ve Scott Glenn'le birlikte çalıştığı “The River” oldu. 1980'lerin ortasında Amerikalı çiftçilerin yaşadığı sorunları, doğayla olan mücadelelerini, kurak geçen mevsimleri, ailelerin sahip oldukları arazileri varlıklı insanlara satmak zorunda bırakılmasını anlatıyordu film. Cehennem silahı patlıyor Aksiyon filmlerinin daha sonra en çok saygı duyulan isimlerinden olacak Richard Donner'la olan birlikteliği ise 1987 yılında başladı. Yeni proje, hem genç seyircinin gönlünü çelecek kadar heyecanlı, hem de orta yaşlıların beğenisine hitap edecek kadar esprili olmalıydı.. Nitekim oldu da; “Cehennem Silahı” sinema tarihinin en çok para getiren aksiyon filmlerinden birisi haline geldi. Senaryosu sinema tarihinin en çok para kazanan senaristi genç Shane Black'e ait olan "Cehennem Silahı" aslında 'çöpten çıkmış' bir proje... Shane Black yazdığı senaryoyu çok değersiz bulup çöpe atmış, ancak birkaç saat düşündükten sonra senaryosunu çöpten çıkardığı gibi Warner Bros.'a götürmüş ve evine 400.000$'lık bir çekle dönmüş. Gösterime girdikten bir yıl sonra ikincisinin çekimlerine başlanan seri, Gibson'un “Mad Max”teki sert ve pek de espritüel olmayan görüntüsünü siliyor, yerine ideal bir erkek yerleştiriyordu. Konu basitti: Tipik Amerikan aile değerlerine bağlı, 50 yaşına yeni basmış, kafasında uzun bir kariyer, güzel bir tekne, iyi bir aile gibi tipik ideallerle yaşayan bir Los Angeles'lı polis memuru; zorunlu kaldığı için intihara meyilli, karısını yeni kaybetmiş hap bağımlısı genç Martin Riggs ile çalışmak zorunda kalıyor. Silahını kendi ağzına sokup tetiği her an çekebilecek kadar tehlikeli, ama bir o kadar da cazibeli Riggs'le bu eski çınarın muhabbetleri seyirciyi mest ediyordu. İkinci “Cehennem Silahı” da hedefi ilki kadar iyi buldu ve Gibson bir kez daha film afişlerinin baş köşesine ismini yazdırdı. Aksiyon sinemasının '80'lerin sonu-'90'ların başında büyük bir canlanmaya girmesi Gibson ve benzeri oyuncuların yaşamlarını değiştiriyor, film başına alınan ücretler inanılmaz rakamlarla ifade ediliyordu. Bu arada bir hemşire olan Robyn Moore'la evlenen Gibson, özel hayatında da mutluluğu yakalamış görünüyordu.
1990'ların başında bir Shakespeare uyarlaması için telefonu çalan Gibson, kuşkusuz kendisine sadece aksiyon filmlerinde şans tanıyan onca prodüktörden sonra oldukça şaşırtıcı bir teklifle karşılaşmıştı. Üstadın en çok tanınan ve sevilen oyunlarından “Hamlet”, bir kez daha, bu sefer ünlü İtalyan yönetmen, filmografisinde '68 yapımı “Romeo and Juliet”de bulunan Franco Zefirelli tarafından beyazperdeye yansıyacaktı ve yeni “Hamlet”i Gibson canlandıracaktı. Seyircinin her daim aksiyon filmlerinden aşina olduğu bu yüz, böylesine büyük bir prodüksiyon için ticari anlamda güvence anlamına geliyor, ancak aynı zamanda eleştirmen bazında göğüs gerilmesi gereken yeni sorunları ortaya çıkarıyordu. Zaten Zefirelli, film gişede iş yapsın diye kurguda bir buçuk saatlik bölümü çöpe atmış, üç buçuk saatlik film iki saate inmişti. "Hamlet" beklendiği gibi, hem eleştirmenleri hem de seyircileri çok fazla tatmin edemedi, ancak Gibson'un oyunculuğu oldukça yeterli ve böylesine önemli bir rol için iyi hazırlandığını gösterir nitelikteydi; en azından sanatçı repliklerini daha iyi söylemek için sigara içmeyi bırakmıştı! Aynı yıl hem kamera önünde hem de arkasında çalıştığı “Yüzü Olmayan Adam”, sanatçının hayranları tarafından ilgi görürken Gibson'un eli-yüzü düzgün mizanseni, yönetmenlik konusundaki yeteneğinin sinyallerini gönderiyordu. 1994 yılının en çok para kazandıran filmlerinden “Maverick”le komedi oyunculuğuna soyunduğu yazılan, oysa sadece mizahi tarafını öne çıkartan Gibson, filmde Jodie Foster'la uyumlu bir çift oluşturuyordu. Cesur film Cesur Yürek 1995 yılında tüm dünya “Cesur Yürek”in sesine kulak kesildi. Gibson, hem seyircinin hoşuna gidecek, hem de eleştirmenleri cezbedecek bir epiğin altına imza atmanın gururuyla filmini tüm dünyada tanıttı, prömiyerlere katıldı ve yapıtı sonuç olarak '90'lı yılların en çok ilgi gören filmlerinden birisi oldu. “Cesur Yürek” seyircinin ne istediğini çok iyi tespit etmiş bir yönetmenin imzasını taşıyordu; aşk, kahramanlık, mücadele hepsi bir potada eritilmiş, ortaya sürükleyici bir yapım çıkmıştı. Bu mücadelenin İskoçyalıların bağımsızlık mücadelesi olması ve sömürgeci İngilizlere karşı verilmesi filmin siyasi yönünü sivriltiyor ve insanlar filmi defalarca sıkılmadan izliyorlardı. Film, sadece En iyi Film Oscarı’nı almakla yetinmedi, aynı zamanda Gibson'a En İyi Yönetmen Oscarı'nı da kazandırdı. Mel Gibson'un bu masum ve hiçbir sahte-teknik cambazlık içermeyen filmi tüm dünyaya sinemanın gücünü ve etkisini duyuran bir film oldu son tahlilde. Bir yıl sonra, Ron Howard imzalı “Fidye”de bir uçak şirketi sahibi rolünde izledik Gibson'u. Rüşvetçi ve oldukça hırslı bir patronu canlandırdığı filmde çocuğu kaçırılan Gibson, kötü adama televizyon ekranlarından korkusuzca sesleniyordu; "Bu çantanın içindeki parayı senin başın için koyuyorum. Oğluma karşılık istediğin parayı, seni yakalayana vereceğim!" "Fidye" bir noktaya kadar Mel Gibson'un hatrına izlenebiliyordu, ancak Howard'ın tipik ahlâki temaları işin içine girip rüşvetçi patronu temiz gösterme çabaları su yüzüne çıkınca karşımızdakinin sıradan bir macera filmi olduğunu düşünmeden edemiyorduk…
Hitchcock'un yapamadığını!.. Ailesine filmlerinden daha çok önem verdiğini söyleyen Mel Gibson, günümüz Amerikan sinemasının en çok ilgi gören oyuncularından birisi. Bir gün Hamlet rolünde babasının öcünü almaya çalışan, ertesi gün kıyamet-sonrası dünyasında kahramanlık yaparken izlediğimiz, Cehennem silahının kurşunlarıyla eğlenceli bir western'e fırlatılan ve her defasında seyirciyi avucunun içine alabilen Mel Gibson'u izleyici gerçekten de güzel gözleri ve düzgün fiziği yüzünden seviyordu, ancak artık Martin Scorsese ve Alfred Hitchcock'un bile sahip olamadığı En İyi Yönetmen Oscar'ını evinin görünür bir köşesinde saklama şansına sahip bir sanatçı o. Ancak bu durum, Gibson’ın kendisini çok büyük bir yönetmen olarak gördüğünü düşünmenize yol açmasın. O sadece “Cesur Yürek” gibi, gişe başarısı konusunda herhangi bir belirsizlik olmayan ve de mutlaka tarihsel bir olaydan yola çıkan projeler için yönetmen koltuğuna oturmayı seviyor. Nitekim bu hafta vizyona giren “Tutku – Hz. İsa’nın Çilesi” de yine böyle bir proje. Bu filmi gerçekleştirmek için kutsal kitap ve de İsa’nın yaşadığı dönemle ilgili araştırmalarına 12 yıl önceden başlamış. Araştırmalarına başladığı dönemde manevi bir krizde olan ve bu kriz sonrası kendi inançlarını sorgulamaya başlayan oyuncu ve yönetmen insanoğlunun acı çekerek, affederek bir bedel ödediğini ve bununla ruhunu iyileştirdiğini algılamış. 13üncü yüzyıl İskoçya'sını anlattığı filmi “Cesur Yürek”ten sonra kalbinin sesini dinleyerek sanatı bu yolda kullanmaya karar veren Gibson, modern film teknolojisini, özellikle günümüz sinemasının gerçekçi sinematografik çalışmalarını ve yapım tasarımlarını, konusu İsa’nın son saatleri olan böyle bir filmde ortaya koymayı istemiş. "Filmin taşıması gereken lirik ögelerini, sevginin yarattığı güzel duyguları da bu gerçek acı içinde kaybetmeden perdede görebilmeliyiz diye düşünmüştüm. Çünkü bu gerçek bir sevgi, umut ve inanç hikâyesiydi... Tabii bu benim bakışımdı ve bana göre gelmiş geçmiş anlatılabilecek en büyük hikâyeydi....” diye filmine fazlasıyla sahip çıkan yönetmen, “Tutku – Hz. İsa’nın Çilesi” ABD’de vizyona girdikten sonra üniversite üniversite, cemaat cemaat dolaşarak ne amaçladığını insanlara anlatmaya çalıştı. Filmin ilk anda çektiği şimşekleri yumuşatmayı başardıktan sonra da kendini yeni projelerine verdi. Gibson şu anda, kendisine şöhret yolunu açan “Mad Max” serisinin yeni filmi “Mad Max: Fury Road” için kamera karşısına geçmeye hazırlanıyor...
- Kral şimdi de Ortadoğu'da
- 'Süpürge' Ankara semalarında uçmaya hazırlanıyor
- "Görevimiz Tehlike 3"te Kenneth Branagh da rol alacak!
- Altın Lale sahibini buldu, 'iyi' olan kazandı!
- Cilalı İbo artık yok...
- Festival'in en özel etkinliklerine katılacak davetliler belli oldu.
- Biletlerinizi Saklayın; "Festival İzleyicisi"ni Ödüllendiriyoruz.
- Festivalde bugünün 'altenatif' önerileri
- Bugünün 'alternatif' filmleri
- "Damgalı Kadın" bu akşam İstanbul'da
- Festival 'cebinizde'!
- Festival bugün "Dönüş" ile açılıyor
- Festival biletleri gişede!
- Brad Pitt radyo sunucusu oldu!
- Tarantino Kill Bill'in animasyonunu yapıyor


Quanan Wang’ın yönettiği ve Nan Yu, Bater, Sen Ge ile Zhaya’nın oynadığı "Tuya’nın Evliliği" adlı film bu akşam 22:00da CNBC-e ekranlarında...

Dünyada iki tür hırsız vardır: Yaşamlarını zenginleştirmek için çalanlar ve yaşamlarını anlamlandırmak için çalanlar.
John Bridger








Seanslar
Fragman


