Yüksel Yavuz:
"Türkiye'de de film yapmak istiyorum."
Nadir Öperli 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
"Küçük Özgürlük", Yüksel Yavuz'un Türkiye'de ticari gösterime giren ilk filmi. Uluslararası arenada küçük ama kendinden emin adımlarla ilerleyen genç yönetmen, şimdiye kadar çektiği üç filmde, daha çok bir göçmen çocuğu olarak Almanya'daki yaşadıklarından feyz alan öyküler anlatmayı tercih etti. Umarız "Küçük Özgürlük" ülkemizde hak ettiği ilgiyi görür ve Yavuz'un önümüzdeki yıllarda çekeceği filmleri de ülkemizde izleyebiliriz.
“Küçük Özgürlük”, Yüksel Yavuz’un Türkiye’de vizyona giren ilk filmi. Festival takipçileri yönetmeni “Misafir İşçi Babam” ve “Nisan Çocukları” filmleriyle de anımsayacaklardır. Yavuz, Cannes Film Festivali’nde de gösterilen ve oldukça olumlu karşılanan bu son filminde tıpkı “Nisan Çocukları”nda olduğu gibi, Almanya’da yaşayan Kürt karakterlerin kimlik sorunlarını, onların yaşamlarından küçük kesitler aracılığıyla perdeye taşıyor. Bunu yaparken, karakterlerin Almanya’da kurmaya çalıştıkları hayatta, burada geride bıraktıkları hayatın çok önemli bir rolü olduğunun altını çizmeyi de ihmal etmiyor. Genelde göç etme çevresinde oluşturulan söylemin, bunun hayatta yeni bir sayfa olduğu şeklinde ortaya konduğunu göz önünde tutunca, Yüksel Yavuz geçmişi bugünle bu şekilde ilişkilendirerek, göçmenliğe dair daha farklı bir şeyler söylemeyi başarıyor. Yavuz’la, filminin 40. Antalya Altın Portakal Film Festivali’ndeki gösterimi sonrasında, festival koşuşturmacasından kaçıp, Kültür Merkezi’nin bahçesindeki çimlere yayıldık ve hoşça sohbet ettik: Küçük Özgürlük’ü izleyip sizin yaşam öykünüz hakkında az da olsa bilgiye sahip olan birinin aklına ilk gelen, filmin ne ölçüde otobiyografik olduğu. Sizin yaşadıklarınızla Baran karakteri arasında ne tür paralellikler var? Ben de 16 yaşında, işçi çocuğu olarak Almanya’ya gittim. Bu birinci kuşak olarak Almanya’ya gelen babam gibi kişiler, çocuklarının kendileri gibi olmamalarını, burada eğitim görüp, birkaç yıl çalışıp para biriktirdikten sonra Türkiye’ye geri dönmelerini istiyorlardı. Zaten bu konuda “Misafir İşçi Babam” (“Mein Vater, der Gastarbeiter”, 1994) adlı bir de belgeselim var, hem kendi yaşamım hem ailemin yaşamı ve geçmişimize dair çok özel şeyler anlattığım, kişisel bir film. Zaten sinemaya başlamamda ailemi, yaşadıklarımızı anlatma kaygısı çok etkili olmuştu. Almanya’ya geldiğimde bir yıl kadar, yabancı çocukları mesleğe hazırlama kursları vardı, onlara gittim. Hem Almanca öğreniyorduk, hem de bazı çalışma atölyelerinde Alman iş ahlâkını öğreniyorduk. 81-82 yıllarında Almanya’da büyük bir ekonomik bunalım vardı. O esnada pekçoğumuz işsiz kaldık ve küçük işlerde çalışmak zorunda kaldık. Daha sonra üniversiteye girme imkânı bulmak bir çıkış oldu benim için. Tüm bu süreçte, kendi kimliğimizi oluşturmamız, Alman toplumu içinde yerimizi görmemiz o kadar da kolay olmadı. Üniversitede, benim gibi ikinci kuşaktan arkadaşlarla bu kimlik sorunlarına odaklanan bir dergi çıkardık, bu dergi süreci, aslında daha çok kendimizi sorgulamak içindi: Nereden geldik, nereye gidiyoruz, ne istiyoruz gibi sorulara cevap aramaya çalışıyorduk. Benim Babam filmini yapmamda da esas etkili olan bu kimlik arayışıydı. Tamam biz bu ülkede yaşamaya karar verdik, ama burada belirli bir yer edinmemiz gerekiyor. ‘Almanya bizim vatanımız mı değil mi’ sorusu zaten hâlâ çözülebilmiş değil. Ben yönetmenlik kariyerimin daha çok başındayım, Almanya’da birkaç film yaptım; ama Türkiye’de de film yapmak istiyorum. Tam bir geri dönüş değil de Türkiye ile Almanya arasında gidip gelme gibi bir durum yaratmaya çalışıyorum. Burada kaynak bulabileceğimi sanmıyorum, daha çok oradan kaynak bulup burada film çekmek gibi bir şey var aklımda. Burada bütçeler çok düşük ve ben bu koşullarda film çekmek isteyeceğimi sanmıyorum. Almanya’da bütçe bulmakta zorluk çekmiyor musunuz? Eğer ilk çektiğiniz kısa ya da orta metrajlı filmlerde veya belgesellerde yeteneğinizi ortaya koyabiliyorsanız kaynak bulmak o kadar da zor olmuyor. Bu bahsettiğim “Misafir İşçi Babam” filmi, oldukça olumlu tepkiler aldı. Ondan yaklaşık üç yıl sonra çektiğim ilk uzun metrajlı filmim “Nisan Çocukları” da birkaç ödül alınca bütçe bulma konusunda işim daha da kolaylaştı. Filmin gişe geliri çok iyi değildi, Almanya’da beş kopyayla oynadı; ama sanat çevrelerinde oldukça olumlu karşılandı, hatta Almanya dışındaki bazı festivallerde Almanya’yı temsilen de yarıştı. Küçük Özgürlük de Max Ophuls Festivali’nde Büyük Ödülü son anda kaçırdı ve Cannes’da oldukça olumlu tepkiler aldı, gösterimden sonra ayakta alkışlandı. Bildiğimiz kadarıyla filmde başrolü verdiğiniz oyuncuların ilk deneyimleri. Buna rağmen onlardan çok gerçekçi performanslar almayı başarmışsınız. Bunda daha önce belgesel çekmiş olmanızın herhangi bir etkisi oldu mu? Oyuncularla çalışma konusunda uyguladığınız herhangi özel bir teknik var mı? Belgesel çekmiş olmamla ilgisi vardır herhalde. Aslında ben onlardan oynamalarını istemedim, doğal olmalarını istedim. “Bu insanlar sizsiniz, normal hayatınızda nasıl davranıyorsanız öyle olun” dedim sadece. Çok prova yapmadık, daha çok senaryo üzerinde konuştuk. Yalnızca deneyimsiz olduklarından, bazı sahnelerde kameraya alışmaları için DV kamerayla küçük provalar yaptık. Çağdaş zaten beni tanıyordu ve sette oldukça yakındık, bana Yüksel Abi diyordu. Ekipteki Alman çalışanlar da zamanla Yüksel Abi demeye başladılar. Ben de onlara sürekli güç vermeye çalıştım; onlar da buna çok olumlu tepki verdiler, seve seve sete geliyorlardı, hatta öyle bir ortam yarattık ki o gün çekimleri olmasa da sete geliyorlardı. Setteki bu sıcak atmosferin onların performanslarını önemli ölçüde etkilediğini düşünüyorum. Filmde iki dilli bir iletişim var ve bunun altını çiziyor gibisiniz. Genç kuşağın ebeveyneleriyle ilişkilerinde çocuklar Almanca konuşuyor ve babalar hep Türkçe cevap veriyor. Öz dillerini kullanmak istememelerini, genç kuşağın bu kopukluğu aşma, Alman toplumuna entegre olma çabası olarak görebilir miyiz? Bu kendiliğinden oluşup gelişen bir şey. Hayatlarının diğer taraflarında, mesela okulda, öğretmenler ve okul yöneticileri de göçmen çocukların tek kelime Almanca bilmeden okula başlamalarından şikayetçi. Bilseler de oldukça zorluk çekiyorlar. Gerçekten bu bahsettiğim paralel toplumda yaşayan kesimde çocuklar 6-7 yaşına kadar Almanca konuşamıyor, ancak okula gittikleri zaman dillerini öğrenmeye başlıyorlar. Alman dili hayatlarını belirlemede daha etkili olduğu için, ondan sonra da Türkçe konuşmaya karşı bir tür direniş geliştiriyorlar. Siz ve Fatih Akın, Ayşe Polat gibi yönetmenlerle birlikte, son dönemde Almanya’da oldukça ses getiren, uluslar arası arenada da oldukça başarılı olan bir yönetmen kuşağı var. Bu filmleri Alman sineması içinde mi düşünmek gerekiyor, yoksa o kültür içinde oluşmuş bir alt kategori olarak mı değerlendirmek gerekiyor? İlk filmlerimiz çıktığında, epey ilgi gördüler. Orada bir tanımlama yapmaya çalıştılar. Kimi Yeni Alman sineması dedi, kimi Yeni Alman-Türk sineması. Daha sonra göçmen sineması denmeye başladı ve o isim daha çok kabul gördü sanki. Bildiğim kadarıyla, bizim yaptığımız sinemayla ilgili master ve doktora tezi yapan birçok insan var. Bu açıdan ben bir tanımlama yapmaktan kaçınıyorum. Biz Alman sinemasının öyle bir sürecinde film yapmaya başladık ki, tüm bir sektör sadece komedi filmleriyle ayakta durmaya çalışıyordu. ‘Auteur’ sineması 80’li yılların sonuna doğru 70’lerdeki tüm parlaklığını yitimişti. Sinema sektörü de bu tür sinemayı bir şekilde yok etmeye çalıştı. Ama ne kadar uğraşırsanız uğraşın ‘auteur’ sinemasını yok edemezsiniz, çünkü sinemanın temelidir o. Nitekim Alman sineması 90’lar boyunca bu tür sinemanın eksikliği nedeniyle büyük bir düşüş yaşadı ve 90’ların sonlarında yeniden canlanmaya başladı. Biz film çekmeye başladığımızda büyük bir boşluk vardı. Alman filmlerinin o standartlaşmış anlatım kalıplarını kırarak, yeni yüzler, yeni öyküler anlatarak ilgi çektik. Kendimize özgü sinema anlayışımızı ortaya koyduk, tabii burada kendine özgü derken Fatih kendine göre yapıyor ben kendime göre, Ayşe kendine göre. Bunu bir de Alman geleneğinin dışına çıkarak yapınca ilgi çekti. Peki kendi aranızda bir dayanışma var mı? İletişiminiz nasıl? Ben, Ayşe, Buket Alakuş ve Fatih Akın Hamburgluyuz. Ben en çok Ayşe’yle yakınım, onunla pek çok şeyi paylaşıyoruz. Biribirimizin senaryolarını tartışır ve geliştiririz. Sık sık sinemaya gider, filmleri konuşuruz. Benim bu filmde çalıştığım görüntü yönetmeni Ayşe’nin her filminde çalışmış, asistanlığını yapmış biri. Fatih’le fazla bir alışverişimiz yok, karşılaşıyoruz, sohbet ediyoruz; ama mesleki bir alışverişimiz yok. Sizin kuşağınızda bir de şöyle bir hassasiyet var sanki: Yönetmen kimliğinizi sürekli olarak öne çıkarıyorsunuz ve göçmen kimliğinizin önüne koymaya çalışıyorsunuz. Almanya’da bütçe bulmaya çalışırken, sürekli göçmen hikâyeleri anlatmamız gerekiyormuş gibi bir beklenti oldu. Ama ben filmlerimdeki hikayeleri gerçekten anlatmak istediğim için yaptım. Filmlerimde her anlamda karar yetkisini elimde tutmaya çalışıyorum. Ben de çeşitli yerlerde Kürt yönetmen olarak değil Kürt kökenli bir yönetmen olarak anılmak istediğimin altını çizdim. Öncelikle yönetmen olarak bilinmek istiyorum. Filmim özellikle Cannes’da gösterildiğinde, çeşitli Kürt çevreler bunu kendilerine maletmeye çalıştılar. Bu rahatsız ediyor mu sizi? Aslında ben pek takmıyorum bunları. Onlar istediklerini düşünüp yapmakta özgür. Ben ilk etapta bir yönetmenim; ama diğer tarafta kimliğimi de göz ardı etmiyorum. Türkiye’de bir geçmişim olduğunu, ilk sosyalleşme deneyimlerimi burada yaşadığımı inkar etmiyorum. Şu an yaptığım işte buranın suyu-tuzu vardır mutlaka. Buradaki deneyimlerimle Almanya’da yaşadıklarımın bir birleşimi var filmde. Not: Bu söyleşinin uzun versiyonu Altyazı Aylık Sinema Dergisi'nin Ocak 2004 sayısında yayınlanacaktır.
Henüz kimse yorum yapmamış.
TV'de bugün
Philadelphia (01 Aralık 2008 Cnbc-e, 22:00)

Tom Hanks’e En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar ödülü getiren "Philadelphia", bir dönemin AIDS hastalığına hukuki ve toplumsal bakışını gözler önüne seriyor. Bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de yayınlanacak olan "Philadelphia" yı kaçırmayın!

Replik
Çılgın
Kendini kontrol etmeyi öğrenmelisin.
« »
Copyright © 1998-2008 Sinema.com