"Kralın Dönüşü"
Şimdi hepimiz Orta Dünyalıyız...
Sinema.com 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
Nihayet merakla beklenen sonlardan biri daha geldi. "Matrix" efsanesinden sonra, çok daha fanatik bir kitle tarafından takip edilen "Yüzüklerin Efendisi" üçlemesinin de sonuna geldik. Yaşamlarımızdan üçlemelerin bir yaprak dökümü gibi eksildiği şu günlerde, belki de en anlamlı şey kendi içimizde bir yolculuğa çıkıp, "Yüzüklerin Efendisi" maceramız boyunca yaşama bakışımızın ne öçlüde değiştiği anlamaya çalışmak...
Hatırımızda kalanlar şunlar: “Yüzüklerin Efendisi: İki Kule” filminin son sahnelerinde ‘Miğfer Dibi’ Savaşı sona ermişti ve Orta Dünya savaşı henüz başlamak üzereydi, daha doğrusu Orta Dünya için asıl felaket yaklaşmaktaydı. İşte üçlemenin son filmi “Kralın Dönüşü”, Mordor’la Gondor arasındaki bu müthiş savaşa sahne oluyor. Üçlemenin usta yönetmeninin, Peter Jackson’un söylediklerine başvuracak olursak: “Miğfer Dibi Savaşı sadece bir çatışmaydı. Gerçek savaş bu. Bu, geleceğin belirleneceği bir savaş. Sauron mu kazanacak, insanoğlu mu”, şeklinde filmin ruhunu özetlemek mümkün. Ama biz yine de bununa yetinmeyelim ve bu efsanevi üçlemenin sonunda bizi nelerin beklediğine bir göz atalım: Merry ve Pippin de ayrı yolun yolcuları “Kralın Dönüşü”nde, ikinci film “İki Kule”de çok önemli bir role sahip olmasalar da Isengard Kulesinin Entler tarafından yok edilişine tanık olan, Yüzük Kardeşliği kurulduğu andan beri hiç ayrılmayan iki Hobbit, Merry ve Pippin’in yolları ayrılıyor. Artık çok iyi bildiğimiz merakına engel olamayan Pippin, Isengard’daki sihirli küre Palantir’e dokununca başına büyük bir bela alır. Sauron’un gözüyle doğrudan temas halindeki bu küre, karanlık güç Sauron’u, yüzük taşıyıcının Pippin olduğuna ikna eder ve Sauron tüm güçlerini Pippin’in üzerine salar. Bu, Pippin için kötü de olsa, asıl yüzük taşıyıcısı Frodo’ya zaman kazandırdığından, Orta Dünya için olumlu bir durum yaratır. Pippin’in içine düştüğü zorluğu fark eden Gandalf, onunu güvende olabileceği tek yerin Gondor’un başkenti Minas Tirith olacağına karar verir ve genç Hobbit’i yanına alarak Minas Tirith’e doğru maceralı bir yolculuğa koyulur. Başkente vardıklarında Gondor oldukça sefil bir haldedir. Lider bir kralın yokluğunda, Boromir ve Faramir’in babaları olan Denethor’un vekilharçlığında yönetilen Gondor, Mordor’un git gide gücünü arttırması karşısında umutsuzluğa kapılmış ve adeta kendisi için yaklaşan sonu beklemeye koyulmuştur. Arwen zor bir kararın eşiğinde, Aragorn soyuyla yüzleşiyor... Bu esnada, Rohan Krallığı’ın başkenti Edoras’ta bulunan Aragorn, Gimli ve Legolas’la birlikte Kral Théoden’in hizmetine girmişlerdir. Aragorn’un yolunu gözleyen çilekeş sevgilisi Arwen, yaklaşan savaş öncesi ailesiyle birlikte ormandan ayrılmakla, Aragorn’un yanında kalıp ölümlü olmak arasında bir tercih yapmak zorunda kalır. Arwen’in duygularını en iyi biçimde, bu karakteri canlandıran Liv Tyler dile getiriyor: “Sevdiği erkek olmadan sonsuza kadar yaşamaktansa umut ederek ölmeyi tercih ediyor. Etrafındaki karanlık çemberin giderek daralmasına rağmen bu umuduna sarılıyor.” Bu esnada, kızının kararı karşısında büyük bir yıkım yaşayan Elf Kralı Elrond, insanların en büyük krallarından biri olan, Aragorn’un atası İsildur’un, Sauron’un elini keserek yüzüğe bizzat sahip olmasını sağlayan antik kılıç Narsil’i Aragorn’a teslim eder. Bu, uzun süredir kaçtığı soyuyla ve damarlarında taşıdığı asil kanla yüzleşmesi için Aragorn’a cesaret verecek ve Mordor’la yapılacak büyük savaşa yetişmek için, hiçbir insanın sağ geçemeyeceğine inanılan Ölülerin Yolundan gitmeyi seçerek, kendisine meydan okuyacaktır. Orta Dünya’nın dört bir yanından, farklı ırklar, Minas Tirith’te gerçekleşecek Pelennor Çayırları Savaşı’na katılmak için yola koyulur. Bu esnada, çok iyi bir savaşçı olmasına rağmen, yalnızca kadın olduğu için geride bırakılmak istenen Eowyn, kendisine benzer bir muameleyle, yalnızca küçük olduğu için savaşa götürülmeyen Merry’yi de yanına alarak erkek kılığına girer ve orduya katılır. Özellikle Merry’nin savaşan güçlere katılımı, öykü açısında olmasa da, Peter Jackson’un çok önemsediği Pelennor Çayırları Savaşı’nı anlatması açısından oldukça kilit bir işlev yükleniyor. Tüm savaşı küçük bir Hobbit’in, Merry’nin gözünden anlatmayı seçen Jackson, savaşta karanlık bir tablo çizerek, tüm umutların Yüzük’ü yok etmek üzere Mordor’a doğru yolculuğunu sürdüren Frodo’ya kaymasını sağlıyor. Jackson’un ikinci filmdeki Miğfer Dibi sahnesini gölgede bırakacak savaş sahnesini bu şekilde anlatmasının derin bir boyutu olduğunu şu sözlerinden çıkarmak mümkün: “Bir bakıma bizler de Hobbitiz. Onlar, hiç savaş ve mücadele tecrübesi olmayan ancak kendilerini karmaşanın tam ortasında bulan masum insanları temsil ediyorlar.” Herkesin kalbi Frodo’yla Aslında “Kralın Dönüşü”nün ismine kanıp, filmin yıldızının Aragorn olacağını sanmak pek de doğru olmayacaktır. Gondor’daki tüm bu hengame, Pelennor Çayırları Savaşı’nda, Sauron’un karanlık güçleri karşısında pek de şansları olmadığını bile bile savaşan Orta Dünya ırklarını tek ayakta tutan, Frodo’nun kadim dostu Sam’le birlikte, Gollum’un kılavuzluğunda, Hüküm Dağı’na olan yolculuğu. İsterseniz gelin biraz da Frodo’nun yolculuğunun son filmdeki seyri hakkında bilgilenelim: Yolculukları sırasında pek çok zorluğa göğüs germek zorunda kalan Sam ve Frodo, beklenen sona yaklaştıkça Frodo, Yüzük’ün etkisine girmeye ve kendini kaybetmeye başlıyor. Dolayısıyla bu yolculukta, Sam’e büyük yük düşmeye başlıyor. İyiyle kötüyü ayırt edemez konumdaki Frodo’nun gözü ve kulağı olmanın yanı sıra, ona sürekli olarak görevini hatırlatmak, fiziksel olarak destek çıkmak ve de en önemlisi, ikiyüzlü Gollum’a karşı korumak durumunda kalan Sam, yolculuğun gizli kahramanı haline geliyor. Sam ve Frodo’nun arasındaki ilişkiye dair en isabetli yorum, filmin ortak senaristlerinden biri olan Philippa Boyens’den geliyor: Frodo’nun Sam’de bulduğu rahatlığın en büyük nedeni, her gün aynı olan gücü ve sıradanlığıdır. Sıradışı bir kötülük tarafından esir alınmaya başlayan, bu güçle her gün savaşmak zorunda kalan biri olarak Frodo için Sam, gerçeği, normalliği, nezaketi ve iyiliği temsil eden bir mihenk taşı oluyor. Bu, Frodo’nun kalbinde yaşattığı bir şey.” Son noktada, Orta Dünya’nın umutları savaş meydanında tükenirken, kendinden geçmiş Frodo ve destekçisi Sam, Sauron’un Yüzük’ü dövdüğü lav dolu çukurun bulunduğu Hüküm Dağı’nın volkanik zirvesine tırmanırken, bir yandan da peşlerine düşen, kıymetlisinden hiçbir zaman vazgeçmeyen Gollum’la uğraşmak durumdan kalıyorlar. Zirveye doğru son adımlarını attıklarında, hem savaş meydanında kanlarının son damlalarını akıtanlar hem de Mordor’da kötülüğün hükümranlığına son verecek hamleyi yapmak için çabalayanlar arasında, başladığı noktada sabitlenmiş hiçbir karakterin olmadığını anlıyorsunuz. Kahramanlarımızın her biri, belirli bir ruhsal süreçten geçerek olgunlaşmışlar, iyiyle kötülüğün mücadelesinden yaşamlarını etkileyecek önemli paylar çıkarmışlardır. “Tanıdığımız bütün karakterler, bir şekilde değişmiş olarak çıkıyor bu sınavdan,” diyor yönetmen Peter Jackson ve ekliyor: “Bu, onlar için son derece etkileyici bir tecrübe, umarım izleyiciler için de öyle olmuştur.” Gerçekten de “Yüzüklerin Efendisi” efsanesinin sonuna geldiğimiz şu günlerde “Kralın Dönüşü”nü izleyip koltuklarımızdan ayrılırken, belki de yapabileceğimiz en anlamlı şey bu: Her şeyi bir kenara bırakarak, 2001’in Aralık ayına, “Yüzüklerin Efendisi” efsanesinin ilk filmi “Yüzük Kardeşliği”ni izlediğimiz ilk günlere dönmek ve o günden bu güne güce, içimizdeki iyiyle kötünün mücadelesine bakışımızın ne ölçüde değiştiğini sorgulamak.
Henüz kimse yorum yapmamış.

TV'de bugün
Philadelphia (01 Aralık 2008 Cnbc-e, 22:00)

Tom Hanks’e En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar ödülü getiren "Philadelphia", bir dönemin AIDS hastalığına hukuki ve toplumsal bakışını gözler önüne seriyor. Bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de yayınlanacak olan "Philadelphia" yı kaçırmayın!

Replik
Frida
Zeki bir düşmanı aptal bir dosta tercih ederim.
David Siqueiros
« »
Copyright © 1998-2008 Sinema.com