
Bruce Willis Amerikan yakın sinema tarihine adını yazdırmış bir isim. İleride göğsünü gere gere anlatabileceği bir dolu filmi var. Ama en çok polis karakterinde karşımıza çıktığının altını çizmek gerekiyor. İşte şimdi Willis "Günah Şehri" ve "16 Blok"ta canlandırdığı 'kurt' polis karakterinden sonra şimdi de Zor Ölüm 4.0’de polis memuru John McClane olarak karşımıza birkez daha çıkıyor.
Bruce Willis. Hollywood'un ve Amerikan kültürünün en tipik adamlarından birisi. Zeki, esprili, yakışıklı, cesur ve kel! Evet, Bruce Willis çok farklı bir adam aslında; "Zor Ölüm 3"te üzerinde 'zencilerden nefret ederim' yazılı pankartla yem olarak kullanıldığı sahneyi hatırlayın. Ya da "12 Maymun" da serserileri öldürürken takındığı çaresiz ifadesini... Willis her kel erkeğin tesellisi öncelikle; dazlak kafası onun imgesiyle bütünleşmiş durumda.
Savaş üssünden 'blues' barlarına
Bruce Willis Almanya'da, bir savaş üssünde doğar. Babası 1957'de görevden alınır ve ailesiyle birlikte ülkesine, Amerika'ya dönmeye karar verir. New Jersey'e yerleşir aile; babası işçilik yapmaya başlar. Penns Grove'a başlayan Willis okulu sever, öğrenci heyeti başkanı olur. Bu arada tiyatroya merak salar, okulun tiyatro bölümünde geçirmeye başlar zamanını.
Seyircilerin önünde kendisini rahat hissedebildiğinin farkına varan Willis, gelecek planlarını iş alanında başarılı bir kariyerden çok macera üzerine kurar. Üniversiteyi boşlamakla başlar işe, bir taşıma şirketinde iş bulur. Bir arkadaşı iş kazası geçirince gerçekten yapmak istediği işin bu olmadığına karar veren Willis, yaşamını düzenlemeye soyunur. İlk yaptığı iş cebinde kalan son parasıyla iyi bir içki çekmek olur kendisine. Sonra blues müziğine olan aşkını itiraf ettiği 'müzisyenlik dönemi' başlar.
Loose Goose isimli bir Rhytm&Blues grubunda armonika çalar, yaşamını kazanmaya çalışır. Ancak evdeki hesap çarşıya uymaz, müzik aşkı Willis'i beş parasız bırakır.
Mavi Ay efsanesi
Bir televizyon dizisi için aktör arandığını duyar ve seçmelere katılır. Performansıyla dizinin yapımcılarını şaşırtır ve taze bir yüz arayan yapımcıları doğru insanın kendisi olduğuna dair ikna etmeyi başarır.
Bu dizi tüm dünyada bir efsane haline gelecek olan "Mavi Ay"dır. Dinamik, seyirciyi avucunun içine alan (dizide bol bol kameraya dönerek izleyiciyle konuşur), çocuksu, cesur ve çoğu zaman öngörüleri tutmayan dedektif rolüyle şöhreti yakalar ve dünyanın dört bir yanındaki televizyon izleyicilerinin sevgilisi olur.
Evet, yıllar sonra saçları dökülür, daha oturaklı ve güvenilir bir adam olur ancak hâlâ eski David Addison'dur sevenleri için... Bu arada Blake Edwards'ın "Blind Date"inde, kariyeri açısından önemli bir rol kapar.
1987 yılında Demi Moore ile tanışır ve ünlü çift Vegas'ta evlenir. Ve işte tam bu sıralarda, Hollywood yeni bir filmin hazırlıklarını yapmaktadır. Bol patlamalı, heyecan dolu, yakışıklı kahraman/güzel kadın/zeki terörist klişesinin üzerine giydirileceği bir aksiyon bombasıdır hazırlanan. Kameranın arkasında John McTiernan, önünde ise Bruce Willis vardır...
Willis varsa ölmek zor!
Böylece bugünlerde serinin dördüncü filminde yeniden izleceğimiz yeni bir kahraman doğar: John McClane. Yılbaşını ailesiyle birlikte geçirmek için Los Angeles'a giden New York'lu bir polistir McClane. Gece, karısının çalıştığı şirketin bulunduğu dev gökdelene gider ve tam karısıyla rahat rahat konuşacakken bina teröristler tarafından basılır. 600 milyon dolarlık dev bir hırsızlık planlayan teröristlerin karşısında, karısını ve kendi hayatını kurtarmaya çalışan McClane olacaktır.
Willis filmde hiç de büyük bir kahraman değildir, bol bol yaralanır, bombalanır, seyirciyi sinir eder. Üzerinde atleti, binanın en üst katlarından birisinde saklanmaktadır. Herkesten uzaktadır. Ve aslında herkesten çaresizdir. Neşeli ve umutlu bir adam olmasa hemen oracıkta öldürecektir kendisini.
"Zor Ölüm"ün başarısının ardından sanatçı sesiyle hayranlarının karşısına çıkar. Willis'in sesi oldukça kendine özgü ve gerçek anlamda 'cool'dur ve "Bak Şu Konuşana" nın bebeği Mikey için biçilmiş kaftandır. Filmin ikinci bölümünde de maharetlerini sergileyen Willis 90'lı yıllara "Zor Ölüm 2" ile girer. Renny Harlin'in filmi "Daha da zor bir ölüm" sloganıyla gösterime girer ve ilk filmdeki gökdelen fonunu havaalanına taşır. İlkine oranla daha heyecanlı ama daha kötü bir filmdir "Zor Ölüm 2". Özellikle Willis'in havaalanına girme girişiminde bulunduğu sahnelerde aksiyon sineması adına unutulmaz sahneler izler seyirci. İşin ilginç tarafı, McClane'in ilk filmdekinden daha da yoğun bir biçimde diğer polisler tarafından dışlanması, ancak bir kez daha söylediklerinin gerçek çıkmasıdır.
Serinin üçüncü bölümü 1995'de gelecek, yönetim yine John McTiernan'ın ellerinde olacaktır. Üçüncü bölüm çok daha özgür ve zekice kurulmuş bir yapımdır. Kendisine Simon diyen bir teröristin (eşsiz Jeremy Irons) McClane ve zorunlu olarak tanıştığı zeki dostunu New York sokaklarında parmağının ucunda oynatmasının hikâyesidir bu. Willis oldukça şanssızdır, zencilerden dayak yer, tünellerde suyla boğuşur, karmaşık 'puzze'lar ile boğuşur. Ama sonunda zeki intikamını alır.
Vizyondaki yerini alan Zor Ölüm 4.0'de ise geçen yıllarda artık yaşlanmaya başlayan polis memuru John McClane karısından boşanmış ve alkol tedavisi görmektedir. Artık polis departmanında çalışmayan McClane, devlete bağlı bir güvenlik biriminde tehlikeli bilgisayar korsanlarını takip etmektedir. Matt Foster (Lustin Long) isimli genç bir korsanı tutuklamak için yolda olduğu bir sırada, trafiğin içinde sıkışmış durumda iken, terörist saldırıların modern bir versiyonunu ilk elden yaşar. Greg Pope (Timothy Olyphant) tarafından yönetilen bir bilgisayar korsanları çetesi, Amerika’nın bilgisayar altyapı unsurlarına saldırıp, işe trafik ışıklarından başlayarak sistemleri teker teker kapatırlar. Her zamanki gibi McClane, bütün bu olayların ortasında kalıvermiştir.
Binbir Surat Willis
Willis bu kendine özgü McClane karakteri dışında tipten tipe bürünür 90'lı yıllardaki filmlerinde. De Palma'nın "Şenlik Ateşi"nde bir gazeteci, "Hudson Hawk"ta soyguncu, "Ölüm Kadına Yakışır"da estetik uzmanı, "Vuruş Mesafesinde"nde ise sahil güvenlik görevlisi olur.
Ancak bu filmler, Willis'in oyunculuk anlamında pek de kendini yenileyemediği yapımlar olarak kalır. Bruce Willis'i yeniden keşfeden yönetmen, Amerikan Bağımsızlarının manifestosuna imzasını atan Quentin Tarantino'ydu. "Ucuz Roman"ın en kritik rolünü Willis'in omuzlarına yükleyen Tarantino riskli bir oyun oynamıştır, ancak sonuç beklenenin çok ötesindedir.
Boksör Butch rolünde, Maria de Medeiros'la inanılmaz bir ikili oluşturan Willis, karmaşık karakterini ustaca yorumlar. Terli, rahat uyamayan, tedirgin, onurlu olmayı seçmiş has bir 'kaybeden'dir o. Ama sonunda kazanan yine o olur; sevgilisiyle chooper'ına atladığı gibi terk eder şehri... Filmin son karesidir bu aslında, ama Tarantino bu son kareyi filmin ortasına koyacak kadar cesur bir sinemacıdır.
Sanatçı "Ucuz Roman"dan sonra yeniden keşfedilir. Medya Willis'in eski filmlerine yeniden rağbet etmeye başlar, onun aslında iyi bir oyuncu olduğu söylenir dünyanın her köşesinde. Kendisine layık görülen övgüleri hak etmek istercesine Terry Gilliam'ın kapısını çalar Willis. "12 Maymun"da oynamak istiyordur, bilimkurgu filmlerine karşı hep bir zaafı vardır zaten.
Sanatçı filme egemen olan çaresizlik ve arayışı çok iyi yansıtan vücut diliyle, mırıltılı konuşmasıyla ve hep o üzgün ve umutsuz haliyle çeker seyircinin dikkatini. James Cole, geleceğin tarih olduğundan habersiz durdurmaya çalışır insanoğlunun zararına işleyen tik-tak'ları. Son nefesini verirken üzerinde rengarenk bir gömlek, yüzünde komik bir bıyık vardır. Öldürüldüğü havaalanında cesedinin yanından geçer çocukluğu. Küçük bir Willis'dir bu, ölümüne tanıklık ettiği geleceğinden habersiz, ailesiyle birlikte güvenli arabasına binerken gözü gökyüzüne takılır. İnsanlığın geleceğinin saklı olduğu uçağın süzüldüğü mavi gökyüzüne...
İslamcıların nefret ettiği isim Terry Gilliam ve Quentin Tarantino sayesinde sıradan bir aksiyon oyuncusu olarak kabul görmüyor Willis ismi. Herkes onun büyük işlerin altından kalkabileceğinden emin artık.
Luc Besson Fransız sinemasını Amerikanlaştırma projesinin en büyük adımı olan "Beşinci Güç"te ona başrol oynattı. Walter Hill usta, ustalık gösterisine soyunduğu "Son Adam"da garip bir kasabaya düşen ve olayları kendi stiliyle yönlendiren silahşör rolünü Willis'e verdi.
Tarantino bir bölümünü çektiği "Dört Oda/Four Rooms"da sürekli içen, kafası kıyak otel faresi yaptı onu. Caton-Jones'un aksiyon sinemasına hakaret saydığımız gülünç yeniden-yapımı "Çakal", "Gecenin Rengi", "Armageddon", "Güneşin Gözyaşları" gibi filmlerdeki kötü oyunculuklarını ise bir kenara bırakalım dilerseniz...
Ve onu 2000'lerde rol aldığı onca sırasdan film arasında sivrilten iki yönetmenden bahsedelim: Önce M. Night Shyamalan. Hint asıllı bu dahi çocuk önce "Altıncı His"te ve sonrasında da ikinci filmi "Ölümsüz"de ("Unbreakable") Willis'in küllerinden yeniden doğmasını sağladı. Herkes onun o alıştığımız duıdak bükmesiyle oluşturduğu kuşkucu yüz ifadesinin ve anlamlı olmaya çalışan bakışlarının eskidiğini düşünürken, Shyamalan Willis'te hâlâ yabana atılmayacak bir karizma olduğunu dosta düşmana kanıtlamış oldu.
Tam Shyamalan'ın sihirli dokunuşunun etkisi geçmek üzereyken Willis'e ikinci bir sihirli dokunuş, Roberto Rodriguez'den geldi. 2005'in teknik anlmada en sansasyonel filmi olan "Günah Şehri"nde ("Sin City") canlandırdığı John Hartigan adlı polis memuru, Willis'in kült karakter koleksiyonuna bir yenisini ekliyor ve onu yine ilgi odağı yapıyordu.
Yaşı ilerledikçe, Hollywood'un kurallarını iyi bildiğini gösterircesine, mütevazi filmlerde de rol almaya başlayan Willis, kariyerinin sonlarına gelmiş polis bir polis memurunu canlandırdığı "16 Blok"tan sonra, sürükleyici bir suç filmi olan "Şanslı Slevin"de ünlü kiralık katil "Goodkat" kimliğine bürünmüş ve egzantrik karakterleri canlandırma konusundaki yeteneğini bir kez daha konuşturmuştu.
Bir kuşağın unutamayacağı klasik aksiyon filmi Zor Ölüm’ün 4. bölümünde de yer alan aktör ilerlemiş yaşına rağmen hâlâ bir süper star ve en tepeye oynuyor!
- Aramızda Casus Var: Tony Scott/Jason Bourne-vari
- Gomorra: Gerçek bir öykü...
- "Mustafa" filmi için kim ne dedi?
- Türk basınında "Üç Maymun"
- Eleştirmen gözüyle Altın Portakal filmleri
- Oyum "komediye!"
- Geçmişten günümüze ‘Kara Şövalye’
- Dünyanın Merkezine Yolculuk başladı!
- Narnia Günlükleri: Prens Caspian'ın Öyküsü
- James Bond Tarihi
- “Wanted” oyuncuları yakın planda!
- Sinemanın en "şık" film karakterleri
- Kevin Spacey güzellemesi!
- Sex and the City'nin güzel, akıllı ve cesur kızları
- Macera Adası: Kendi hikayenizin kahramanı olun...


Tom Hanks’e En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar ödülü getiren "Philadelphia", bir dönemin AIDS hastalığına hukuki ve toplumsal bakışını gözler önüne seriyor. Bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de yayınlanacak olan "Philadelphia" yı kaçırmayın!

Savaşta herkes haklı olduğunu düşünür. Ama sonunda herkes ölür.









Seanslar
Fragman

