Kuşakları birleştiren geçmiş...
Nadir Öperli 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
Cannes Film Festivali'nde 'En İyi Senaryo Ödülü' alan "Barbarların İstilası" herkesi farklı yerlerden yakalayabilecek pek çok katmana sahip bir film. Ancak, ister film, ister roman ya da tiyatro oyunu olsun, yıllar sonra yeniden bir araya gelen karakterleri ele alan tüm anlatılar gibi, "Barbarların İstilası"nda da belirleyici olan unsurun 'geçmiş' olduğunu söyleyebiliriz.
“Barbarların İstilası” farklı katmanları olan bir film. Bu katmanların içinde ilk olarak bahsedilmesi gerekenin filmin her karesine sinmiş olan ‘geçmiş’ kavramı olduğunu söylememiz gerekiyor. Filmin merkezinde yer alan, ölüm döşeğindeki üniversite profesörü Remy’nin tarih alanında uzmanlaşmış olması, aralarının pek de iyi olduğunu söyleyemeyeceğimiz oğlu Sebastien’in hasta babasının yanına gelmesi ve son günlerinde ona destek olmaları için eski dostlarını Montreal’e toplaması, bu ‘geçmiş’in perdeye yansıdığı haliyle ilk bakışta görülebileceği noktalar. Yönetmen Arcand’ın bu gibi görülür noktalardan tutarak daha derin bir ‘geçmiş’ anlayışını filmine nasıl yedirdiğine bakacak olursak, ilk görmemiz gereken ‘geçmiş’in hem filmdeki iki kuşağın yaşamlarını farklı şekilde etkiliyor oluşu, hem de aynı kuşak içinde yer alan karakterler tarafından birden fazla şekilde anlamlandırılıyor oluşu. Şöyle ki, Remy ve onu ziyarete gelen yakın dostları, birlikte geçirdikleri o güzel günlerden konuşurken, kaçınılmaz bir biçimde, hepimiz gibi nostaljik olmadan yapamıyorlar. Bu, hem ellerinden uçup gitmiş gençliğe duyulan özlemden, hem de onları bir araya getirenin ‘ölüm’ olmasından kaynaklanan, yaşlılığa karşı gençliği, ölüme karşı yaşamı arzulamalarının sonucu ortaya çıkan bir nostalji. Öte yandan, 68 kuşağı mensubu pek çok insan gibi sisteme entegre olmak yerine bir şekilde muhalif duruşlarını korudukları, o günkü ideallerini gerçekleştiremedikleri için herhangi bir yenilgi ya da eziklik duymadıkları, savundukları değerlere ve dostluklarına hâlâ sahip çıkmaya çalıştıkları için geçmişleriyle oldukça barışıklar. Yani geçmişin bugünlerine müdahalesi, aşırı nostalji hissiyle paralize olmalarına yol açmıyor; aksine bugünü daha iyi anlamalarını, etraflarında olup bitenleri ve kendilerini daha iyi tanımalarını sağlıyor. Öte yandan, filmde ikinci kuşak konumundaki Sebastien ve babasının acılarını dindirmek için ona uyuşturucu temin eden çocukluk arkadaşı Nathalie için ‘geçmiş’, ilk anda daha mekanik bir biçimde bugünkü sorumluluklarını, ödevlerini belirleyici bir işlevle dahil oluyor filme. Nathalie’nin Sebastien’in teklifini kabul etmesinde para kadar geçmişten gelen bağların da etkili olduğunu hissettiğimiz gibi, Sebastien’in babasına gösterdiği ilginin yalnızca sevgiden değil, geçmişte babasının onun için yaptıklarından kaynaklandığını biliyoruz. Bunun en açık örneğini, daha iyi bir hastaneye geçmeyi bir türlü kabul ettiremediği babasıyla sert bir şekilde tartıştıktan sonra, her şeyden vaz geçip Londra’ya geri dönmeye karar verdiği sahnede görmek mümkün. Oğlunun bu kararı karşısında endişelenen anne, onu yanında tutabilmek için, bebekken hastalandığında babasının onunla nasıl ilgilendiğini anlatıyor ve Sebastien’i bu şekilde etkileyebiliyor. Tabii ki, genç kuşak için geçmişin sadece böyle mekanik bir şekilde filme dahil olduğunu söylemek haksızlık olacaktır. Sebastien’le Nathalie arasındaki yakınlaşmada büyük ölçüde bu kaybolmuş geçmişin tekrar su yüzüne çıkması, para kazanma hırsıyla kendini unutmuş Sebastien’le hiçbir şeye tutunamayışının yarattığı boşluğu uyuşturucuyla kapatmaya çalışan Nathalie’nin, yakın zamanlarda yitirdikleri saflığı yeniden hissetmeleri de büyük oranda birbirleri ve çatıştıkları üst kuşak üzerinden yeniden hayatlarına giren ‘geçmiş’ sayesinde gerçekleşiyor. Filmin geçmişle, farklı kuşaklar üzerinden oluşturduğu bu resmi aşan, anlatımının dışına çıkan bir ilişkisi de var. Öncelikle, pek çok yerde yazıldığı gibi, “Barbarların İstilası”, Denys Arcand’ın dünya sanat çevrelerinde çıkış yaptığı, 1986 tarihli “Amerikan İmparatorluğu’nun Çöküşü” (“Le déclin de l'empire américain”) filminin bir uzantısı. 86’da, bir akşam yemeği için bir araya gelen yakın dostların, yaptıkları hararetli tartışmalarla nasıl bir dünya anlayışına sahip olduklarını anımsayan izleyiciler, bu karakterlerin dünyanın farklı yerlerine dağıldıktan 17 yıl sonra, Remy’nin hastalığı nedeniyle bir araya gelmelerinden farklı anlamlar çıkarabileceklerdir. İki filmi paralel okuyabilenler için, ‘geçmiş’ olgusu yalnızca bu filmdeki karakterler üzerinden değil, “Amerikan İmparatorluğu’nun Çöküşü”ndeki karakterler üzerinden de daha anlamlı bir hale gelebilir. Ancak bundan da önemlisi, yine her iki filmi izleyenlerin, izleyici olarak kendi tarihlerini de bu filme taşıma olanağına sahip olmaları, 86’da izledikleri filmi algılayışlarıyla 2003’te aynı karakterle çekilmiş yeni filmi algılayışlarını yan yana koyup kendileri üzerine de bir şeyler bulmalarının mümkünlüğü. Bu anlamda ‘geçmiş’le en büyük hesaplaşma içinde olan kişinin, her iki filmin hem yaratıcısı hem de izleyicisi konumundaki Denys Arcand olduğunu da akılda tutmak gerekiyor. Aslen tarihçi olan Kanadalı usta yönetmenin, filmde herkesi bir araya getiren Remy karakterini kendi gibi tarhiçi olarak betimlemesi, küçük bir rolde (Sebastien’e kaybettiği laptop’ı teslim eden sendika işçisi) de olsa filmde gözükmesi gibi detaylardan yola çıkarak Arcand’ın kendini bu bitmez hesaplaşmanın merkezine koyduğunu söylemek mümkün. Tabii ki “Barbarların İstilası”nın meziyetleri, ilk gençliği aşmış her insanın yaşamında müthiş bir belirleyiciliği olan ‘geçmiş’ olgusunu böyle farklı katmanlarla ele alıyor oluşuyla sınırlı değil. Baba Remy’nin oğlu Sebastien’le olan ilişkisini açığa vurduğu “O püriten bir kapitalist, bense duyarlı bir sosyalistim” cümlesinde en iyi ifadesini bulan kuşaklar arası farklılık, bu farklılığın yavaş yavaş film içinde bir gerilim unsuru olmaktan çıkması, ölüm yaklaştıkça karakterlerin birbirlerini daha iyi anlamaya başlamaları, bir değişimin, bir dönüşümün mümkünlüğü gibi ayrı yazı konuları olması gereken pek çok açılımı var filmin. En önemlisi de tüm bunları, çok zekice yazılmış diyalogların sizi çekip aldığı, yapısı çok iyi kurulmuş bir senaryoda bir araya getirilebilmiş olması. Cannes’da ‘En İyi Senaryo’ (Denys Arcand) ve ‘En İyi Aktris’ (Marie-Josée Croze) ödüllerini alan “Barbarların İstilası”, yalnızca bu haftanın değil, tüm yılın en iyi filmlerinden biri.
Henüz kimse yorum yapmamış.
TV'de bugün
Philadelphia (01 Aralık 2008 Cnbc-e, 22:00)

Tom Hanks’e En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar ödülü getiren "Philadelphia", bir dönemin AIDS hastalığına hukuki ve toplumsal bakışını gözler önüne seriyor. Bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de yayınlanacak olan "Philadelphia" yı kaçırmayın!

Replik
Gizemli Kadın
Bu dünyada iki çeşit trajedi vardır; birincisi istediğinin gerçekleşmesi, diğeri gerçekleşmemesi.
« »
Copyright © 1998-2008 Sinema.com