Seymen Ağa benim kalbimi kırıyor

Esin Küçüktepepınar 1 Ocak 1970, Perşembe 02:00
Ünlü dizinin 'son' bölümü iki saatlik uzunlukta ve film formatında sinemalarımızda. Yayınlanmaya başladığı ilk günden itibaren büyük bir ilgiye mazhar olan ve son bölümlerine yaklaştıkça neredeyse tüm Türkiye'nin konuştuğu bir TV fenomeni haline gelen Asmalı Konak'ın aslında ekran üzerinden yaşanan bir toplumsal histeri olduğunu henüz idrak eden bir sinema yazarı olarak huzurunuzdayım.
Öncelikle Asmalı Konak’ın TV macerasına bir son verilmemesi ve ‘meş’um finalin’ bir sinema filmine saklanması fikri müthiş sıradan ama son derece de başarılı bir pazarlama taktiği. Yani belki de çoğu sinemayla ilgisi ol(a)mayan, evlerinin rahat koltuğunda ekrandaki eğlenceyle yetinen milyonları, dizinin tam da en heyecanlı ‘ölüm-kalım’ anında sinemaya gönderme fikri hiç de azımsanacak gibi değil. Heyecanı sinema salonlarına saklayan yapımcılar milyonlarca TV izleyicisini sinema salonuna götürmeye kararlı. Nitekim halkımız, olay sinemada patlasın diye, televizyonda sonlandırılmayan diziye verilen iki yıla yakın zamana karşı kandırılmışlık duygusuna filan kapılmış görünmüyor. Ön rezervasyonlarla Asmalı Konak’a olan bağlılık ispatlanmış, çok belli.
Film mi, dizinin finali bölümü mü? Tüm bunları bir yana bırakır, her şeyden bağımsız filmin kendini izlersek öncelikle dizinin sadık izleyicileri hiç kaygılanmasın, deriz. Zaten film ‘Asmalı Konak izleyicilerine….' yazısıyla başlıyor. Dizinin tüm karakterleri yerli yerinde. Karakterlerin yüz ifadelerini en acılı anlarda bile yumuşatan filitreli tonlamalar, muhteşem manzaralar, pastelle yumuşaklığıyla soldurulmuş canlılıkta kıyafetler, Seymen Ağa’nın bonkörlüğüyle Bahar’a sunulan evler ve de apartmanların şıklığını izlemek pek hoş. Mekana ve görüntü çalışmasına epeyce para dökülen bir film olduğunu görüyoruz. Filmdeki öykünün epeyce yer tuttuğu New York semalarından elden geldiğince faydalanılmış, lafın kısası ‘para esirgenmemiş’. Ellerine sağlık.
Amerikan bağımsızlarından Abel Ferrara ile çalışan Ken Kelsch’in görüntüleri dizinin çizgisinde, bu dev kente geniş turistik bir mercekle bakmamızı sağlıyor, kirli New York sokaklarını bile öpme duygusu uyandırıyor. Reklam sektöründe iyi tanınan Abdullah Oğuz bu ilk sinema filminde, şık görüntüleri gayet fiyakalı bir kurguyla biraraya getirerek 'bakması' keyifli bi izlence yapıyor. Hasta Bahar, onun için deli olan Seymen, Seymen’e deli olan Dicle, son olaylardan deliye dönen Sümbül hanım ve diğerleri yani herkes birarada. En azından filmin tamamında, bir şekilde perdede boygösteriyorlar.
Ancak bir Asmalı Konak izleyicisi değilseniz haliniz yaman. Baştan belirtmek gerekirse bir sinema filmi olarak Asmalı Konak dizinin final bölümü olmaktan öteye gidemiyor. Gerçi dizinin yapımcısı, filmin yönetmeni Oğuz ile senaryoyu ortaklaşa yazdığı Mahinur Ergün sanırım niyetlerinin ötesine taşmışlar ve benim gibi diziden bihaber kişileri de sinemaya çekmek için ‘geri dönüş’ tekniğiyle filmin ilk bir saatini Seymen ve Bahar arasındaki aşkın geçmişini açıklamaya adamışlar.
Seymen Ağa nerede? Dizinin geniş karakterler galerisinin sürekli gözleri yaşlı bir şekilde tutkulu aşık için gözyaşı döktüğü, ‘biz geçmişte ne kadar mutluyduk, kahrolasıca hastalık, bir de Seymen Ağa’yı kaybettik’ tribiyle dolaştıkları filmde artık öykünün anlatılması için sabırsızlanmaya başlıyoruz. Lakin entrika başlamış bile. Yani diyaloglardan bunu seziyor ama sinema dili üzerinden bakınca hala TV karşısında oturduğumuzu ve geçmiş haftalarla ilgili geniş bir hatırlatma özeti izlediğimiz duygusundan kurtulamıyoruz. Dizinin masalcı-başı Meral Okayı nerelerde acaba? Dizinin Abdullah Oğuz’a gazabı mıdır, bilinmez ama New York’a tedaviye gönderdiği Bahar ile Seymen’in buradaki tedavi sürecini film yapacak hali yok. Bundan sinema filmi değil olsa olsa belgesel çıkar. O da ne yapsın, tehlikeli kentin sokaklarında Bahar’ı kafasında bir kurşunla bırakarak komaya sokuyor, Seymeni de Dicle’nin ahı tutmuş mukabilinden ‘ipleri koparmış’ bir hale düşürerek, evsizlerle birlikte sokaklarda yaşatıyor. Bu iş nasıl oldu, niye oldu sorusu ise filmin can alıcı entrika bölümünü oluşturuyor. Bu arada New York-Kapadokya hattında gidip gelen aile bireyleri ise fedakarlık denizinde boğulma raddesinde telef olarak her ikisini de yaşama döndürmek için canlarını dişlerine takıyorlar.
Aslında Asnalı Konak filmi üzerine fazla konuşmak caiz olmayabilir. Dramatik yapıyı geliştirmek yerine dış sesle anlatıyı tercih eden, kısa ve tatsız diyaloglar ile mekanların bütünleşmediği kısaca sinema tadının olmadığı bir yerdeyiz. Fiimin bir aşk ve tutku öyküsü olması, bu arada kan, kin, nefret, hasret gibi temaların sizi sarmasını bekliyorsanız da nafile. Filmde verilemeyen duyguları ancak bir dizi izleyicisinin tamamlayacağı boşluklar var senaryoda. Bırakın diğer karaklerleri, iki aşığın arasındaki tutkulu birlikteliğin bile can alıcı verilemediği, tamamen dizinin yarattığı histeriye yaslanan bir finali oluşturan bir ‘film’ çıkmış ortaya. Peki dizi seyircisi tatmin olur mu, başlıklı bilimsel sorunun yanıtı ise bendenizde mevcut değil.
Haddim olmayan bir mini sosyoljk inceleme yapma hakkımı kullanmak isterim biraz da. Hani şu kentli veya köylü farketmez, bir çok kadının Seymen Ağa çılgınlığı beni biraz üzdü ve de kendimden beklemezdim ama o benim kalbimi çok kırdı. Filmden vereceğim bu ipucu filmi izlemeyenleri de bozmaz, merak etmeyin ama Bahar’ın öldüğünü düşünen Seymen Ağa hani akılını kaybediyor ya, terapistle görüştüğünde ortaya çıkıyor ki, ağamız acılarıyla başetmek için Bahar’ı bir fahişe olarak hatırlamayı ve Dicle’yi de sevdiği karısı olarak kabul etmeyi ve böyle bir hayal dünyası yaratmayı tercih ediyor. Yani ‘maço erkek’ ile sevdiği kadın arasındaki arasındaki tapınma ilişkisi böyle bir şey! Eh, pes doğrusu senaristler! Ya da en iyisi yanıt versin psikiyatristler!
Hangi değerleri mübah kılıyoruz.. Bunun üzerine merakıma karşı koyamadım ve diziyi şöyle bir araştırdım. 'Asmalı Konak' ilginç bir yer, pardon bir diziymiş elbette. Benim duyduğum, basında okuduğum ve biraz izlediğim kadarıyla bu inanılmaz histeri, gözde bir TV dizisinin sıradan popülerliğinden daha fazla bir şeye işaret ediyor. Ortada güç, bu güce tapınmanın gönüllüce kabul görmesi, romantize edilmesine ve en önemlisi mübah sayılması.
Formül basit. İçinde sürüklendiğimiz fikir boşluğunda yükselen tüketim değerlerinden ne isterseniz burada var. Bizde ya da çoğunluğumuzda olmayan her şeyi bir TV ekranı karesinden bize sunuyor. Son model arabalar, konaklar, oteller, mükellef sofralar, tutkulu aşklar, aylaklılar, gezme, tozmalar…Son model jpler, ortalıklarda jipiyle dolaşan ağaların iktidarı olan dizi, popüler kültürün tüm tüketim envanterini kapsıyor adeta. Ancak burada sosyolojik çıkarımların ötesinde bir de politik okuma yapılması elzem. Mevzu karmaşık, tezahürleri muhtelif, tartışması uzun. Ancak kısaca Asmalı Konak ‘olayına’ baktığımızda önce sınıf ilişkilerinin altının fazlasıyla çizildiğini görüyoruz. Ama bu çizgi, gerçekçi bir yaklaşımdan ve memleket gerçeği olarak sunulmasından ziyade ‘Brezilya’ dizilerinin veya ‘ideale’ hizmet eden Hollywood filmlerinin rüya haliyle eşleşen bir olumlamayla sunuluyor. Üst kattaki ile altkattaki arasındaki derin uçurum öylesine yumuşak ve sorunsuz bir boşluk gibi aktarıyor ki, istenilesi bir sosyal durum gibi yansıtılıyor. Sahip ile hizmetkar arasındaki ilişki Anadolu geleneklerinin ötesinde özenilesi bir başka hal olarak idealize ediliyor. Sinema veya televizyonun ‘hayal kurdurma işlevi’ ise giderek adeta bir propoganda işlemine dönüşüyor, sınıfsal farklıklıkların ötesinde insan haklarına sığmayan boyutlara ulaşıyor mevzu. Evet yanlış okumadınız! Evin oğlu ve de ağası hizmetçi kızdan olan, dolayısıyla ailenin onaylamadığı gayrimeşru çocuğunun suratına bile bakmıyor, yani en azından filmde. Üstüne üstlük romantik bir evlilikten yaptığı, ailenin onayladığı küçük kızını çok sevdiği başkaları tarafından belirtiliyor ama bu kez de filmde bunu pek anlamıyoruz. Anadolu hanımefendisi olması gereken büyükanne, ilk torununa hiç yüzvermez ve de sofraya bile oturtmazken, onay verdiği evlilikten doğan kız torununa tapıyor görünüyor. Dışarıda bırakıldıkları aileye 'dahilmiş' gibi davranan hizmetkarlar tarafından bizzat yüceltiliyor asalet ve aristokrasi. Ve de tatlı, mutlu bir büyük aile tablosu çiziktiriliyor. Kısaca, izleyicilerin içlerini özlemle çekerek izledikleri Asmalı Konak mevsuzu ve de ‘büyük aşk’ pek de adil olmayan bir ortamda gelişiyor. İdolleştirilen Seymen Ağa ise ezici bir figür olan annesinin, sosyal değerler ve de çevrenin baskısı nedeniyle öz çocuğuna bile sevgi göstermeyen bir erkek durumunda. Seymen’in günahları.... Aslında benim anlamadıklarım çok fazla. Bir kere ; gözünden yaş eksilmeyen ‘hassas maço’ Seymen Ağa kadınlar konusunda tam bir çifte standart uygulayan bir adam. Hani Bahar’ın kanser olması neyse de onun yüzünden Dicle’nin neden hala verem olmadığı tartışılabilir. Gerçi senaryoda onun da ruh sağlığının pek iyi olmadığı ‘süslemesiyle’ günahın mecrası Seymen’den uzaklaştırılmışsa da benim iyimserlik oyların Dicle’den yana. Karşılıksız bir aşkla yaşamını ona ‘bağlamış’ bir kadına, Dicle’yi yok sayarak aynı çatı altında yaşamaktan hiç de tedirgin olmayan, çocuğuna yanaşma muamelesi yapan adamın ağlaması insanı bu sakil duruma ancak güldürebilir.
Şizofrenimiz ve biz.... Dizi yayındayken öylesine ‘Ülkemiz dururken tedavi için nasıl New Yorklara gider’ tartışmaları çıkıyordu gerçekle hayali ayırmakta zorluk çekiyordum. Yoksa ülkemizde televizyonda izlediklerini gerçek sanıp olmadık işlere kalkışabilen insanlar mı vardı?! Diziyi bu kadar 'gerçek' kabul etmekle, ruh halimizi yansıtmış olmuyor muyduk? Toplum olarak hâlâ hayal ile gerçek arasında bir yerlerde, gelişmenin bir evresinde tıkanıp kaldığımız söylebilir mydi??!! Tabii ki bu tıkanıklık bize özgü değil evrensel bir oluşumdur nitekim. TV’nin başı çektiği iletişim araçlarını öylesine yaşamımızın merkezine almışız ki 'gerçeğin tanımı' bile değişmeye başlamış artık. Kendimizi ve dünyayı sihirli kutunun iletilerine göre yeniden tanımlıyarak, oradan gelen mesajları 'gerçek' kabul edip, onun dışındaki dünyayı ‘yalan’ belliyoruz. Kısaca; gerçekle hayal yer değiştiriyor. Korkmayın! ‘Akıl Oyunları’na kadar gitmeyeceğim.
Memleket semalarından, TV ekranlarından bizi etkileyen, beyin hücrelerimizde iz bırakan, karakterleriyle, hikayeleriyle günlük hayatın baş köşesine oturan sayısız dizisi geldi geçti. Lakin anlaşıldı ki, popüler olan köy romanlarının yerini reyting rekorları kıran köy dizilerinin almasıyla ortaya çıkan yerli dizi furyasının içinde ‘Asmalı Konak’ın yeri bir başka.
Bu konakta herkese yer var mı bilinmez ama hepinize iyi seyirler...
Film mi, dizinin finali bölümü mü? Tüm bunları bir yana bırakır, her şeyden bağımsız filmin kendini izlersek öncelikle dizinin sadık izleyicileri hiç kaygılanmasın, deriz. Zaten film ‘Asmalı Konak izleyicilerine….' yazısıyla başlıyor. Dizinin tüm karakterleri yerli yerinde. Karakterlerin yüz ifadelerini en acılı anlarda bile yumuşatan filitreli tonlamalar, muhteşem manzaralar, pastelle yumuşaklığıyla soldurulmuş canlılıkta kıyafetler, Seymen Ağa’nın bonkörlüğüyle Bahar’a sunulan evler ve de apartmanların şıklığını izlemek pek hoş. Mekana ve görüntü çalışmasına epeyce para dökülen bir film olduğunu görüyoruz. Filmdeki öykünün epeyce yer tuttuğu New York semalarından elden geldiğince faydalanılmış, lafın kısası ‘para esirgenmemiş’. Ellerine sağlık.
Amerikan bağımsızlarından Abel Ferrara ile çalışan Ken Kelsch’in görüntüleri dizinin çizgisinde, bu dev kente geniş turistik bir mercekle bakmamızı sağlıyor, kirli New York sokaklarını bile öpme duygusu uyandırıyor. Reklam sektöründe iyi tanınan Abdullah Oğuz bu ilk sinema filminde, şık görüntüleri gayet fiyakalı bir kurguyla biraraya getirerek 'bakması' keyifli bi izlence yapıyor. Hasta Bahar, onun için deli olan Seymen, Seymen’e deli olan Dicle, son olaylardan deliye dönen Sümbül hanım ve diğerleri yani herkes birarada. En azından filmin tamamında, bir şekilde perdede boygösteriyorlar.
Ancak bir Asmalı Konak izleyicisi değilseniz haliniz yaman. Baştan belirtmek gerekirse bir sinema filmi olarak Asmalı Konak dizinin final bölümü olmaktan öteye gidemiyor. Gerçi dizinin yapımcısı, filmin yönetmeni Oğuz ile senaryoyu ortaklaşa yazdığı Mahinur Ergün sanırım niyetlerinin ötesine taşmışlar ve benim gibi diziden bihaber kişileri de sinemaya çekmek için ‘geri dönüş’ tekniğiyle filmin ilk bir saatini Seymen ve Bahar arasındaki aşkın geçmişini açıklamaya adamışlar.
Seymen Ağa nerede? Dizinin geniş karakterler galerisinin sürekli gözleri yaşlı bir şekilde tutkulu aşık için gözyaşı döktüğü, ‘biz geçmişte ne kadar mutluyduk, kahrolasıca hastalık, bir de Seymen Ağa’yı kaybettik’ tribiyle dolaştıkları filmde artık öykünün anlatılması için sabırsızlanmaya başlıyoruz. Lakin entrika başlamış bile. Yani diyaloglardan bunu seziyor ama sinema dili üzerinden bakınca hala TV karşısında oturduğumuzu ve geçmiş haftalarla ilgili geniş bir hatırlatma özeti izlediğimiz duygusundan kurtulamıyoruz. Dizinin masalcı-başı Meral Okayı nerelerde acaba? Dizinin Abdullah Oğuz’a gazabı mıdır, bilinmez ama New York’a tedaviye gönderdiği Bahar ile Seymen’in buradaki tedavi sürecini film yapacak hali yok. Bundan sinema filmi değil olsa olsa belgesel çıkar. O da ne yapsın, tehlikeli kentin sokaklarında Bahar’ı kafasında bir kurşunla bırakarak komaya sokuyor, Seymeni de Dicle’nin ahı tutmuş mukabilinden ‘ipleri koparmış’ bir hale düşürerek, evsizlerle birlikte sokaklarda yaşatıyor. Bu iş nasıl oldu, niye oldu sorusu ise filmin can alıcı entrika bölümünü oluşturuyor. Bu arada New York-Kapadokya hattında gidip gelen aile bireyleri ise fedakarlık denizinde boğulma raddesinde telef olarak her ikisini de yaşama döndürmek için canlarını dişlerine takıyorlar.
Aslında Asnalı Konak filmi üzerine fazla konuşmak caiz olmayabilir. Dramatik yapıyı geliştirmek yerine dış sesle anlatıyı tercih eden, kısa ve tatsız diyaloglar ile mekanların bütünleşmediği kısaca sinema tadının olmadığı bir yerdeyiz. Fiimin bir aşk ve tutku öyküsü olması, bu arada kan, kin, nefret, hasret gibi temaların sizi sarmasını bekliyorsanız da nafile. Filmde verilemeyen duyguları ancak bir dizi izleyicisinin tamamlayacağı boşluklar var senaryoda. Bırakın diğer karaklerleri, iki aşığın arasındaki tutkulu birlikteliğin bile can alıcı verilemediği, tamamen dizinin yarattığı histeriye yaslanan bir finali oluşturan bir ‘film’ çıkmış ortaya. Peki dizi seyircisi tatmin olur mu, başlıklı bilimsel sorunun yanıtı ise bendenizde mevcut değil.
Haddim olmayan bir mini sosyoljk inceleme yapma hakkımı kullanmak isterim biraz da. Hani şu kentli veya köylü farketmez, bir çok kadının Seymen Ağa çılgınlığı beni biraz üzdü ve de kendimden beklemezdim ama o benim kalbimi çok kırdı. Filmden vereceğim bu ipucu filmi izlemeyenleri de bozmaz, merak etmeyin ama Bahar’ın öldüğünü düşünen Seymen Ağa hani akılını kaybediyor ya, terapistle görüştüğünde ortaya çıkıyor ki, ağamız acılarıyla başetmek için Bahar’ı bir fahişe olarak hatırlamayı ve Dicle’yi de sevdiği karısı olarak kabul etmeyi ve böyle bir hayal dünyası yaratmayı tercih ediyor. Yani ‘maço erkek’ ile sevdiği kadın arasındaki arasındaki tapınma ilişkisi böyle bir şey! Eh, pes doğrusu senaristler! Ya da en iyisi yanıt versin psikiyatristler!
Hangi değerleri mübah kılıyoruz.. Bunun üzerine merakıma karşı koyamadım ve diziyi şöyle bir araştırdım. 'Asmalı Konak' ilginç bir yer, pardon bir diziymiş elbette. Benim duyduğum, basında okuduğum ve biraz izlediğim kadarıyla bu inanılmaz histeri, gözde bir TV dizisinin sıradan popülerliğinden daha fazla bir şeye işaret ediyor. Ortada güç, bu güce tapınmanın gönüllüce kabul görmesi, romantize edilmesine ve en önemlisi mübah sayılması.
Formül basit. İçinde sürüklendiğimiz fikir boşluğunda yükselen tüketim değerlerinden ne isterseniz burada var. Bizde ya da çoğunluğumuzda olmayan her şeyi bir TV ekranı karesinden bize sunuyor. Son model arabalar, konaklar, oteller, mükellef sofralar, tutkulu aşklar, aylaklılar, gezme, tozmalar…Son model jpler, ortalıklarda jipiyle dolaşan ağaların iktidarı olan dizi, popüler kültürün tüm tüketim envanterini kapsıyor adeta. Ancak burada sosyolojik çıkarımların ötesinde bir de politik okuma yapılması elzem. Mevzu karmaşık, tezahürleri muhtelif, tartışması uzun. Ancak kısaca Asmalı Konak ‘olayına’ baktığımızda önce sınıf ilişkilerinin altının fazlasıyla çizildiğini görüyoruz. Ama bu çizgi, gerçekçi bir yaklaşımdan ve memleket gerçeği olarak sunulmasından ziyade ‘Brezilya’ dizilerinin veya ‘ideale’ hizmet eden Hollywood filmlerinin rüya haliyle eşleşen bir olumlamayla sunuluyor. Üst kattaki ile altkattaki arasındaki derin uçurum öylesine yumuşak ve sorunsuz bir boşluk gibi aktarıyor ki, istenilesi bir sosyal durum gibi yansıtılıyor. Sahip ile hizmetkar arasındaki ilişki Anadolu geleneklerinin ötesinde özenilesi bir başka hal olarak idealize ediliyor. Sinema veya televizyonun ‘hayal kurdurma işlevi’ ise giderek adeta bir propoganda işlemine dönüşüyor, sınıfsal farklıklıkların ötesinde insan haklarına sığmayan boyutlara ulaşıyor mevzu. Evet yanlış okumadınız! Evin oğlu ve de ağası hizmetçi kızdan olan, dolayısıyla ailenin onaylamadığı gayrimeşru çocuğunun suratına bile bakmıyor, yani en azından filmde. Üstüne üstlük romantik bir evlilikten yaptığı, ailenin onayladığı küçük kızını çok sevdiği başkaları tarafından belirtiliyor ama bu kez de filmde bunu pek anlamıyoruz. Anadolu hanımefendisi olması gereken büyükanne, ilk torununa hiç yüzvermez ve de sofraya bile oturtmazken, onay verdiği evlilikten doğan kız torununa tapıyor görünüyor. Dışarıda bırakıldıkları aileye 'dahilmiş' gibi davranan hizmetkarlar tarafından bizzat yüceltiliyor asalet ve aristokrasi. Ve de tatlı, mutlu bir büyük aile tablosu çiziktiriliyor. Kısaca, izleyicilerin içlerini özlemle çekerek izledikleri Asmalı Konak mevsuzu ve de ‘büyük aşk’ pek de adil olmayan bir ortamda gelişiyor. İdolleştirilen Seymen Ağa ise ezici bir figür olan annesinin, sosyal değerler ve de çevrenin baskısı nedeniyle öz çocuğuna bile sevgi göstermeyen bir erkek durumunda. Seymen’in günahları.... Aslında benim anlamadıklarım çok fazla. Bir kere ; gözünden yaş eksilmeyen ‘hassas maço’ Seymen Ağa kadınlar konusunda tam bir çifte standart uygulayan bir adam. Hani Bahar’ın kanser olması neyse de onun yüzünden Dicle’nin neden hala verem olmadığı tartışılabilir. Gerçi senaryoda onun da ruh sağlığının pek iyi olmadığı ‘süslemesiyle’ günahın mecrası Seymen’den uzaklaştırılmışsa da benim iyimserlik oyların Dicle’den yana. Karşılıksız bir aşkla yaşamını ona ‘bağlamış’ bir kadına, Dicle’yi yok sayarak aynı çatı altında yaşamaktan hiç de tedirgin olmayan, çocuğuna yanaşma muamelesi yapan adamın ağlaması insanı bu sakil duruma ancak güldürebilir.
Şizofrenimiz ve biz.... Dizi yayındayken öylesine ‘Ülkemiz dururken tedavi için nasıl New Yorklara gider’ tartışmaları çıkıyordu gerçekle hayali ayırmakta zorluk çekiyordum. Yoksa ülkemizde televizyonda izlediklerini gerçek sanıp olmadık işlere kalkışabilen insanlar mı vardı?! Diziyi bu kadar 'gerçek' kabul etmekle, ruh halimizi yansıtmış olmuyor muyduk? Toplum olarak hâlâ hayal ile gerçek arasında bir yerlerde, gelişmenin bir evresinde tıkanıp kaldığımız söylebilir mydi??!! Tabii ki bu tıkanıklık bize özgü değil evrensel bir oluşumdur nitekim. TV’nin başı çektiği iletişim araçlarını öylesine yaşamımızın merkezine almışız ki 'gerçeğin tanımı' bile değişmeye başlamış artık. Kendimizi ve dünyayı sihirli kutunun iletilerine göre yeniden tanımlıyarak, oradan gelen mesajları 'gerçek' kabul edip, onun dışındaki dünyayı ‘yalan’ belliyoruz. Kısaca; gerçekle hayal yer değiştiriyor. Korkmayın! ‘Akıl Oyunları’na kadar gitmeyeceğim.
Memleket semalarından, TV ekranlarından bizi etkileyen, beyin hücrelerimizde iz bırakan, karakterleriyle, hikayeleriyle günlük hayatın baş köşesine oturan sayısız dizisi geldi geçti. Lakin anlaşıldı ki, popüler olan köy romanlarının yerini reyting rekorları kıran köy dizilerinin almasıyla ortaya çıkan yerli dizi furyasının içinde ‘Asmalı Konak’ın yeri bir başka.
Bu konakta herkese yer var mı bilinmez ama hepinize iyi seyirler...
Henüz kimse yorum yapmamış.


Philadelphia (01 Aralık 2008 Cnbc-e, 22:00)
Tom Hanks’e En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar ödülü getiren "Philadelphia", bir dönemin AIDS hastalığına hukuki ve toplumsal bakışını gözler önüne seriyor. Bu akşam saat 22:00'de Cnbc-e'de yayınlanacak olan "Philadelphia" yı kaçırmayın!

Selvi boylum, Al Yazmalım
İlyas: elimi uzatsam benimle gelir mi?
Asya: seninim işte alıp götürsene beni...
İlyas: elimi uzatsam benimle gelir mi?
Asya: seninim işte alıp götürsene beni...








Seanslar
Fragman


