
Mesaj: 56Eşitliği Sağlamak için ‘Ölüm Emri’
Nick Hume bitkin bir şekilde merdivenlerde oturmaktadır. Karısı solgun bir yüzle, oldukça ürkmüş ve şaşırmış demek daha yerinde olur, kocasına şu soruyu sorar: “Eşitlik sağlayabileceğini mi düşündün?” ve devam eder biraz bekledikten sonra: “Evreni düzene sokabileceğini mi sandın?” Nick ne dese, Nick ne demeli? Hayatın insanoğluna sunduğu ya da insanoğlundan aldığı onca şey varken hangi cümle, hangi sebep açıklayıcı olacak kadar anlamlı olur ki: Oğlumuzu kaybettim…
Testere’nin genç yönetmeni James Wan üçüncü filminde bu sorularla yüzleştirmek mi istiyor izleyiciyi? Dünya üzerinde yaşayan her insanın sahip olmak istediği iyi bir eş, harika çocuklar, (ki ebeveyn tanımına göre bu harikalık değişir sanırım) güzel bir ev, sıkı bir iş… Tıpkı diğer zengin ya da orta üst sınıf mensubu aileler gibidir Nick’in ailesi de yani. Ve tabi hayatın her karesini olması da önemli görülen ya da hatırlanmak istenen kısımlarını bir video kamera ile kaydetmek…
Sanırım konuya girmeden önce söylediğimiz şeylerle az da olsa işin sonunun nereye varacağını kestirebiliyorsunuz. Böyle düzenli bir hayata sahip olan Nick’in ve ailesinin bir film konusu olacak kadar ilginç hiçbir özelliği yoktur aslında. Sıradan Amerikan ailesi ve Amerikan hayatı, diyerek geçebilecek iken senarist marifetiyle bir kan sıçrayıveriyor bu temiz hayata. Ya umulmadık bir aşk hikayesi ya da beklenmedik bir kaza-ölüm değiştirecektir filmin seyrini. Yönetmen vizöründen önce bunları sunuyor izleyiciye. Aslında alt mesaj olarak da şunu söylemek mümkün gibi: “Hayatınız normal seyrinde devam ediyor olabilir; ancak siz de oyuna dahil olabilirsiniz. Bu sizin isteğinizle olmasa bile birileri bu ölüm oyununa sizi de sokabilir bir gün” Zaten “gerçeğe” pamuk ipliği ile bağlı insanlar paranoya ile baş başa bırakılıyor böylece…
İşte hayat böyledir. Herkes için bir sürprizi vardır. Testere serisi boyunca sahip oldukları mutlu-sağlıklı hayatın kıymetini bilmeyen insanlar Jigsaw marifetiyle toplumdan temizlenmişti. Burada ise durum biraz daha karışık: Sahip olduğu mutlu bir yaşam vardır kahramanımızın; ancak bu hayata kan bulaştırmak istemeyen mutsuz insanlar vardır… İşte Nick Hume büyük oğluyla beraber döndükleri bir buz hokeyi maçı sonrası benzin almak için bir istasyona yanaşınca hayatlarını da değiştirecek bir “film karesi”ne girmişlerdir habersizce. Ölümün nerden geleceğini kim bilebilir ki? Amerika bir sürü kızgın insanın yaşadığı yerdir çünkü. Neye kızgındır bu insanlar; sebep o kadar çoktur ki yönetmenin buna ayıracak vakti yoktur. Önemli olan sebep değildir önemli olan yapılandır. Toparlayacak olursak; Nick’in oğlu istasyonun marketinde öldürülür, baba oğlunu öldüreni gördüğü halde mahkemede görmeğini söyleyerek katilin serbest bırakılmasını sağlar. Ne için? Hesap günü için sanırım…
Aslında filmin tanıtımlarında ya da gazetelerde çıktığı kadarıyla hiç değilse sıkı bir suç/aksiyon filmi beklerken aniden bir dram ile karşılaşıyoruz. Evet, filmin bir intikam öyküsü olduğunu söylemek de çok zor. Mesela bir dergide geçen ifade: “Nick tutuklanan katile verilen cezayı yeterli görmeyince kendi adaletini sağlamaya karar verir.” Böyle bir şey yok aslında. Verilen ceza diye bir şey yoktur çünkü, daha doğrusu yargılama sonucu katilin çok az bir ceza alacağı ihtimali Nick’i şahit olma işinde vazgeçirmiştir. Ve oğlunu öldüren katilden intikam alma hikayesi de bir öfkeden ibaret, yani öyle planlı ahım şahım bir şey değil onun yaptığı. Karısının yersiz sitemini hatırlayalım: “Eşitlik sağlayabileceğini mi
düşündün? Evreni düzene sokabileceğini mi sandın?” Sanırım başından beri Nick’in derdi bu olmadı, öldürülen oğlunun verdiği acıyla anlık bir karar ve ardından belki de “ailem” dediği insanların ve kendisinin başına gelecek trajik olaylar… Filmin hepsi ve özeti bu işte…
Bu kadar klişenin yer aldığı filmi başarılı kılacak birkaç unsur varsa bile onlar da filmi kurtarmaya yetmez sanırım. Birkaç ay önce sinemalarımızda gösterilen “The Brave One” (İçindeki Yabancı) da aynı klişeleri farklı bir tarzda dile getirmişti. İçindeki Yabancı daha iyi bir filmdi şüphesiz; ancak o da klişeler üzerinden ilerlediği için olgunlaşamıyordu.
Filmin “Malezyalı” yönetmeni (Türkiye Malezya olur mu diyenler vardı bir yerlerde galiba) James Wan ilk filmi ile epey ses getirmiş ve adını duyurmuştu zaten. Çok küçük bir bütçe ile çektiği farklı senaryosu ile iş yapan filmi Testere’nin ardından filmin devamlarında koltuğu Bousman’a devretmişti. Wan’ın ikinci filmi Death Silence ülkemizde gösterime girmemişti. Ancak filmi DVD’den izleyenler sanırım bana hak verecektir: Film tam bir kâbustu. İkinci işinde korku filmlerinin ucuz klişelerini kullanarak bir lanet öyküsü anlatmaya çalışmış ama Chucky’in basit bir taklidini yapabilmişti. Üçüncü filmi belki bir önceki filmine göre daha iyi ama yeterli değil. Devam eden klişeler, bir yere yaslanmayan, yani ne dediği tam olarak anlaşılmayan senaryosu, tutuk oyunculuk… Dahası benzer konulara sahip birçok film zaten vardı; en azından bu filmler etüt edilebilirdi. Ya da şu sıralar ABD televizyonlarında gösterilen Dexter dizisi incelenebilirdi. Ama buların hiç birine gerek duyulmamış galiba. Filmin uyarlandığı romanı özgün bir senaryo ile çekmek yetmiş yönetmene. Zaten filmden çok yönetmenin ismiyle, Testere filmiyle reklam yapılmasının sebebi de bu olsa gerektir.
Yani çok şey kaybetmiş olmayacaksınız bu filmi izlemediğinizde… Wan, bakalım Testere’nin kendine sağladığı şöhreti nereye kadar götürecek ya da ne zaman tüketecek?
Nick Hume bitkin bir şekilde merdivenlerde oturmaktadır. Karısı solgun bir yüzle, oldukça ürkmüş ve şaşırmış demek daha yerinde olur, kocasına şu soruyu sorar: “Eşitlik sağlayabileceğini mi düşündün?” ve devam eder biraz bekledikten sonra: “Evreni düzene sokabileceğini mi sandın?” Nick ne dese, Nick ne demeli? Hayatın insanoğluna sunduğu ya da insanoğlundan aldığı onca şey varken hangi cümle, hangi sebep açıklayıcı olacak kadar anlamlı olur ki: Oğlumuzu kaybettim…
Testere’nin genç yönetmeni James Wan üçüncü filminde bu sorularla yüzleştirmek mi istiyor izleyiciyi? Dünya üzerinde yaşayan her insanın sahip olmak istediği iyi bir eş, harika çocuklar, (ki ebeveyn tanımına göre bu harikalık değişir sanırım) güzel bir ev, sıkı bir iş… Tıpkı diğer zengin ya da orta üst sınıf mensubu aileler gibidir Nick’in ailesi de yani. Ve tabi hayatın her karesini olması da önemli görülen ya da hatırlanmak istenen kısımlarını bir video kamera ile kaydetmek…
Sanırım konuya girmeden önce söylediğimiz şeylerle az da olsa işin sonunun nereye varacağını kestirebiliyorsunuz. Böyle düzenli bir hayata sahip olan Nick’in ve ailesinin bir film konusu olacak kadar ilginç hiçbir özelliği yoktur aslında. Sıradan Amerikan ailesi ve Amerikan hayatı, diyerek geçebilecek iken senarist marifetiyle bir kan sıçrayıveriyor bu temiz hayata. Ya umulmadık bir aşk hikayesi ya da beklenmedik bir kaza-ölüm değiştirecektir filmin seyrini. Yönetmen vizöründen önce bunları sunuyor izleyiciye. Aslında alt mesaj olarak da şunu söylemek mümkün gibi: “Hayatınız normal seyrinde devam ediyor olabilir; ancak siz de oyuna dahil olabilirsiniz. Bu sizin isteğinizle olmasa bile birileri bu ölüm oyununa sizi de sokabilir bir gün” Zaten “gerçeğe” pamuk ipliği ile bağlı insanlar paranoya ile baş başa bırakılıyor böylece…
İşte hayat böyledir. Herkes için bir sürprizi vardır. Testere serisi boyunca sahip oldukları mutlu-sağlıklı hayatın kıymetini bilmeyen insanlar Jigsaw marifetiyle toplumdan temizlenmişti. Burada ise durum biraz daha karışık: Sahip olduğu mutlu bir yaşam vardır kahramanımızın; ancak bu hayata kan bulaştırmak istemeyen mutsuz insanlar vardır… İşte Nick Hume büyük oğluyla beraber döndükleri bir buz hokeyi maçı sonrası benzin almak için bir istasyona yanaşınca hayatlarını da değiştirecek bir “film karesi”ne girmişlerdir habersizce. Ölümün nerden geleceğini kim bilebilir ki? Amerika bir sürü kızgın insanın yaşadığı yerdir çünkü. Neye kızgındır bu insanlar; sebep o kadar çoktur ki yönetmenin buna ayıracak vakti yoktur. Önemli olan sebep değildir önemli olan yapılandır. Toparlayacak olursak; Nick’in oğlu istasyonun marketinde öldürülür, baba oğlunu öldüreni gördüğü halde mahkemede görmeğini söyleyerek katilin serbest bırakılmasını sağlar. Ne için? Hesap günü için sanırım…
Aslında filmin tanıtımlarında ya da gazetelerde çıktığı kadarıyla hiç değilse sıkı bir suç/aksiyon filmi beklerken aniden bir dram ile karşılaşıyoruz. Evet, filmin bir intikam öyküsü olduğunu söylemek de çok zor. Mesela bir dergide geçen ifade: “Nick tutuklanan katile verilen cezayı yeterli görmeyince kendi adaletini sağlamaya karar verir.” Böyle bir şey yok aslında. Verilen ceza diye bir şey yoktur çünkü, daha doğrusu yargılama sonucu katilin çok az bir ceza alacağı ihtimali Nick’i şahit olma işinde vazgeçirmiştir. Ve oğlunu öldüren katilden intikam alma hikayesi de bir öfkeden ibaret, yani öyle planlı ahım şahım bir şey değil onun yaptığı. Karısının yersiz sitemini hatırlayalım: “Eşitlik sağlayabileceğini mi
düşündün? Evreni düzene sokabileceğini mi sandın?” Sanırım başından beri Nick’in derdi bu olmadı, öldürülen oğlunun verdiği acıyla anlık bir karar ve ardından belki de “ailem” dediği insanların ve kendisinin başına gelecek trajik olaylar… Filmin hepsi ve özeti bu işte…
Bu kadar klişenin yer aldığı filmi başarılı kılacak birkaç unsur varsa bile onlar da filmi kurtarmaya yetmez sanırım. Birkaç ay önce sinemalarımızda gösterilen “The Brave One” (İçindeki Yabancı) da aynı klişeleri farklı bir tarzda dile getirmişti. İçindeki Yabancı daha iyi bir filmdi şüphesiz; ancak o da klişeler üzerinden ilerlediği için olgunlaşamıyordu.
Filmin “Malezyalı” yönetmeni (Türkiye Malezya olur mu diyenler vardı bir yerlerde galiba) James Wan ilk filmi ile epey ses getirmiş ve adını duyurmuştu zaten. Çok küçük bir bütçe ile çektiği farklı senaryosu ile iş yapan filmi Testere’nin ardından filmin devamlarında koltuğu Bousman’a devretmişti. Wan’ın ikinci filmi Death Silence ülkemizde gösterime girmemişti. Ancak filmi DVD’den izleyenler sanırım bana hak verecektir: Film tam bir kâbustu. İkinci işinde korku filmlerinin ucuz klişelerini kullanarak bir lanet öyküsü anlatmaya çalışmış ama Chucky’in basit bir taklidini yapabilmişti. Üçüncü filmi belki bir önceki filmine göre daha iyi ama yeterli değil. Devam eden klişeler, bir yere yaslanmayan, yani ne dediği tam olarak anlaşılmayan senaryosu, tutuk oyunculuk… Dahası benzer konulara sahip birçok film zaten vardı; en azından bu filmler etüt edilebilirdi. Ya da şu sıralar ABD televizyonlarında gösterilen Dexter dizisi incelenebilirdi. Ama buların hiç birine gerek duyulmamış galiba. Filmin uyarlandığı romanı özgün bir senaryo ile çekmek yetmiş yönetmene. Zaten filmden çok yönetmenin ismiyle, Testere filmiyle reklam yapılmasının sebebi de bu olsa gerektir.
Yani çok şey kaybetmiş olmayacaksınız bu filmi izlemediğinizde… Wan, bakalım Testere’nin kendine sağladığı şöhreti nereye kadar götürecek ya da ne zaman tüketecek?
11 Şubat 2008, Pazartesi 22:33

Mesaj: 0death sentence gerçekten etkileyici bir film.değişik bir senaryo değil.ama ilginç öğeler barındırdığı kesin.yaklaşık 2 saat önce izledim ve siteye katılmamın amacı bu film hakkında yorumları okumaktı.bence death sentence türünün dğişik bir örneği ve yadsınamayacak derece iyi bir film...
20 Şubat 2008, Çarşamba 04:57

Mesaj: 480Evet yine iyi iş çıkarmışsın nehar01 gerçektende yazdıklarını çok beğendim evet film gerçektende acıklıydı dram gerçektende türünü iyi yansıtmış filmlerden

28 Mart 2008, Cuma 18:32

Mesaj: 23Bir intikam duygusu bu kadarmı güzel aktarılır... Kevin Bacon harikaydı, konu zaten harikaydı daha ne olsun...
29 Ağustos 2008, Cuma 14:28





